Deneme

DURU -18-

En sonunda nihayet tamamen işine odaklanabildi. Hızla ve kararlılıkla yapılması gerekenlere koyuldu. Nispeten kafası rahatlamış bazı sıkıntılarından ve yüklerinden kurtulmuştu. Hazır bu sakin ortamdan istifadeyle bir çırpıda yazılarını, hikâyelerini tamamlamalı, bir yandan yayınevleri, dergiler vs. ile temaslarını sürdürüp gerekli atılımları, anlaşmaları yapmalıydı. Dinlenmeye de fazlasıyla ihtiyacı vardı aslında. Hiçbir şey düşünmeden, yaşlıları, parayı, çocukların sorunlarını vs. şöyle sakince durmalı, kafasını toplamalıydı bir müddet. Bu dünyanın sorunu biteceğe benzemiyordu ki öyleyse nedir bu insanların kendini yoktan yere helak etmesi?

İlk iş yeni kitaplarının basımı için yayınevi ile görüşmek oldu. Daha önceden taslakları göndermiş, metinler incelenmiş ve oldukça da beğenilmiş olduğundan yayınevi kitapların basımı konusunda ısrarlıydı ve onun bütün şartlarını kabul ettiler. Doğrusu bu kadarını beklemiyordu, baskı maliyetlerini üstlenmeyi, ona ödenecek telifleri peşinen ödemeyi de kabul etmişti yayınevi, bundan daha harika bir şey olamazdı gerçekten. İşte şansı dönmeye başlamıştı. Her şey sürekli ters gitmez ki öyle değil mi? Kısa bir sürede basılan kitapları o kadar hızlı satılıyordu ki, hayranları günbegün çığ gibi büyüdü, her yerde ondan bahsediliyor, röportaj talepleri geliyor, önemli dergiler ona ve eserlerine yer vermek için yarış ediyorlardı. Bir yandan kendi çalıştığı yayınevi yeni baskılar için onunla yeni sözleşmeler yapmak istiyor bir yandan diğer birkaç yayınevinden kitapların yeniden basımı için daha cazip teklifler geliyordu. Galiba maya tutmuştu. O ise daha rahatlamanın ve gördüğü itibarın gururuyla harika bir moral yakalamış yazdıkça yazıyor adeta kendini durduramıyordu. Elinde çok eski yıllardan beri biriktire geldiği muazzam bir arşivi zaten mevcuttu fakat buna rağmen uçarcasına yazmaya devam etti. Sevinçle, mutlulukla… O şiiri yazamayacağını biliyordu, o hikâyeyi veya romanı da yazamayacağını biliyordu, ufka yürümek ve asla o çizgiye gelememek gibi bugüne kadar hiç yazılamamış olan yani, yine de ömrünün sonuna kadar deneyecekti. Çünkü bir yola çıkmaktır önemli olan dedi, bir sürü güzel yerlere varılır ve hep daha da güzeli, farklısı vardır. Yaklaşmaktır belki de güzel olan, kiminin içinde kalmak, kiminin içinden, bazısının civarından geçip gitmektir, bazen uzaktan bakmak tamamını görebilmektir. Galiba insan anlayabildiği, hissedebildiği kadar önemsediği bir hayatı yaşıyordu. Aslında her insan bir ufuk değil midir ufukta bir gemiden bakınca?

İtibar, işte bu kelime onun için bir takıntı olmuştu. Son yıllarda itibarının epeyce zedelenip, örselendiğini düşünüyordu. Şu gelinen noktada bunun da aslının olmadığını, gerçekte yüksek bir egodan başka bir şey olmadığını algılar gibiydi. Bir şey neyse o’dur her şartta. Taş taştır, hava havadır, insan da insan, olması gerektiği gibi, özü, sözü gibi.  Daha çok yakın çevresinin onun yanında yer almayan, suçlayıcı tutumlarıyla bir ara kendi de değersiz, beş para etmez biri olduğuna inanır gibi olmuştu neredeyse. Ne kadar ayıp! İlk kitabını da büyük bir kabahat işler gibi, gizlice, çünkü herkes karşı çıkarıyordu söyleyecek olsa, imkânsızlıklar içinde bastırmış ve önü birden açılmıştı işte. Alın size itibar dedi içinden acı bir gülüşle, yaşadığı zor süreçte neyin ne olduğunu, kimin kendisine nasıl davrandığını öyle güzel görmüş, anlamıştı ki, ömrü boyunca unutmasına imkân var mıydı? Çoğu insanın itibardan kastının sadece ve maalesef makamla, parayla bir bağlantısı vardı oysa onun konu ettiği bir kişinin dürüstlüğüydü. Netice olarak ortaya koydukları nedeniyle salt halktan gördüğü ilgi ve itibar asıl olandı ona göre ve bu nedenle çok mutluydu.

Bir yandan onu tüm sıkıntılarından kurtaran, ona yeni bir soluk, doğrusu şans ta getiren, öyle olduğuna inanıyordu, arkadaşıyla da sıkça beraber olmaya, çocukluklarına dönmeye başladılar. Seyrek görüşülen bir hayatta kader yollarını tekrar birleştirmiş her fırsatta beraber olmaya başlamışlardı. Hayatta ne kadar büyük konuşma varsa insanın başına gelir misali ellisinden sonra dostluğa falan inanmıyorum derken hata etmişti demek. Kısmet. Birlikte yeni projelere koşuyorlar, akıllarında ne kadar fikir varsa birbirlerinden aldıkları güç ve enerjiyle hepsini hayata geçiriyorlar, başarılı da oluyorlardı. En sevdikleri ise birer ev yapıp, çocukluklarındaki gibi yine komşu oldukları köyde sakin, huzurlu doğada, o tertemiz havayı solumak, toprakla, ağaçla uğraşmaktı. Biraz yorulunca çaylarını yudumluyorlar, akşam olunca da ateş yakıp bir iki kadeh rakılarını içiyorlar, yeni parlak fikirlerini, yapacaklarını konuşuyorlar, sonra şiir, şarkı, bolca da edebiyat yapıyorlardı. Dinleniyorlardı, keyifliydi. Evet, işte başarmıştı, Cengiz’in en büyük hayali gerçek olmuştu. Yeni evi çok güzeldi. Enfes bir doğanın içinde sakin bambaşka bir âlemdi. Öylece sessizliğe bırakıp kendini saatlerce durabilir, kalabilir insan. Usulca akıp giden zamana kimi kuş sesleri, kimi suyun şıkırtısı eşlik ediyor, bazen hayvanların çıngırak sesleri hepsini birden bastırıyordu. Sanki kalabalık bir orkestra tarafından her seferinde yeni, eşsiz bir eser besteleniyor, havaya, suya karışıp gidiyordu. Gökyüzü, inanılmaz, kusursuz mavisiyle yakın bir ufukta yemyeşil ormanla kaplı dağlarla öpüşüyor, arada bir toprağa birkaç elma düşüyordu. Bir müddet sonra insan burada bütün seslere alışıyor, hangi ağacın hangi sesi çıkardığına kadar hepsini gözü kapalı bilmeye başlıyordu. Kara bir kedi meraklı gözlerle bakıyor, sonra fark edilince utanmış gibi çalıların arkasına saklanıyordu. Güneş şuradan sağ taraftan battığına göre orası batı olmalıydı. O halde tam tersi doğu, gökle ormanın kesiştiği yer güney, arka bahçe de kuzeye doğru uzanıyordu.    Kapının önünden eski yoldan yani bir Allahın kulu geçmez mi? Kırk yılda bir belki, geçmiyordu kimse. Sadece kocaman hayvanlar sabahları o tarafa, akşamları bu tarafa. Geçerlerken durup bakıyorlardı farklı bir şey görmüş gibi evden yana. Galiba alışınca onlar da bakmaz olurdu bir zaman sonra. Burada yaşayabilirmiydi acaba? Geceleri korkmadan uyuyabilirmiydi? Şimdi ilginç gelen her şey kısa bir süre sonra sıkıntı vermeye başlarmıydı acaba? Pek zannetmiyordu, yaşanacak yerdi burası ve mutluluktan uçabilirdi. Köye gelmek için iki farklı yol var. Biri henüz kasabaya gelmeden sola sapıp önce şirin bir köyden geçilip ardından ormanı katedip iniyor. Diğeri kasabadan sola sapılıp beş on dakika gidildikten sonra derenin üstündeki köprüden geçilip bu kez aşağıdaki ormanın içinden yukarı çıkıyor. Yani hangi yoldan gidilirse gidilsin kimi küflü, tertemiz havasıyla, devasa bilge ağaçların kolları ile kucaklıyor insanı orman.  Sanki o ana kadar bildiği her şeyi unutuyor orada insan, sanki orada şaşkınlık, hayranlık ve bambaşka bir mutlulukla yüzü, gözü yeni bir dünyaya açılıyor, ruhu arınmaya başlıyor. Önceleri biraz da korkuyla geçilen bu yollara sonra sonra alışılıyor hatta duruluyor, iniliyor, kimi yerlerde kuşburnu, böğürtlen, kızılcık toplanıyor. Kırmızı top top yılbaşı çiçekleri oluyor son aylarda. Yerlerde kozalaklar, meşe palamutları. Patika yollar kıvrılıyor ormanın içerlerine doğru. Fındık, ceviz, türlü türlü ağaçlar ve tabi çamlar, çamlar, karışmışlar, sarışmışlar birbirlerine… Kimi suskun, kimi fısıl fısıl fısıldaşıyorlar. Bazen de kapılıp fırtınalara, yağmurlara öfkeyle hop oturup hop kalkıyorlar. Ama genelde sakin, sevecen duruyor, duruyorlar orada öylece sabırla mevsimlerce duruyorlar. Sonra köyüne varılıyor. Evine, cennetine. İki göz oda, küçük bir sofa, değişmez ki saraylara. İstemez ki başka bir dünya. O gelince sanki ışıldıyor toprağı, seviniyor susamış ağaçları, daha bir mutlu gökyüzü. Esintisi bile değişiyor rüzgârın o gelince, nefesini tutup sıcacık öpüyor özleminden kimi, kimi savuruveriyor sevincinden her şeyi yaramaz çocuklar gibi. Orada özgürlüğü aslında esen bir türkü kadar bitimsiz ve içten, orada gayreti, alınteriyle suladığı toprağı yediveren. Orada adalet, metanet var. Orada sevgi, saygı, hoşgörü, neşe var, muhabbet var, umut var. Her fırsatta kaçıverdiği, rahatça yazmaya koyulduğu yeni bir hayat bulmuştu. Düşlediği, inandığı, onunla kalan, vazgeçmediği hayali sonunda gerçek olmuştu, mutluydu, huzurluydu.  Oturup evde daha da yaşlanmayı bekleyebilir çokları. Huzur içinde rutin bir yaşam sürmektir gayeleri, çok da mantıklı fakat bazılarının da arayışları, hayatta yapacakları bitmemiş gibi bir ruh hali olabilir Cengiz gibi.

Ve Aslı. Karı, koca genelde didişerek geçirilen bir ömür. Bir ömür ama çoğu geçimsizlikle gelinmiş bile olsa, kimi zaman heyecan da kalmasa bir ömür, daima çok kıymetlidir. Ne kadar sinir olduğu tarafları da olsa Aslı’nın evinden ve çocuklarından başka bir meşgalesi olmadı, çırpındı durdu sağ olsun diye, biraz da kendini suçlayarak, içinden geçirdi Cengiz. Çocuklar büyümüştü, eşler artık eskisi gibi kavga etmiyorlar, birbirlerini, her şeyi daha kabullenmiş görünüyorlardı. Hayatta ikisinin de birbirlerinde emin oldukları dürüstlük ve kimseye haksızlık edemeyecek olmalarıydı. He Aslı açısından Cengiz’e kadınlar konusunda güvenmek mümkün değildi o ayrı tabi. Ama onun haricinde insanlığına, adaletine, iyiliğine, mertliğine asla söz söylemedi ve kimseye de söyletmedi.  Son zamanlarda tünelin ucundaki ışığı görünce suçlamaları kesmiş, köydeki ev ve bilhassa kocasının edebiyat alanında yakaladığı başarı rüzgârıyla son derece mutlu olmuştu ve onun çok daha iyi yerlere gelmesi gerektiğine inancı tamdı, olacak diyordu, çok daha iyisi olacak göreceksin.

Devam Edecek

Yazan:Bekir Mutlu Gökcesu 2017    

Bu denemenin her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir