Emanetçi

Emanetçi

Bir gün bir şey oldu. Dükkânın kapısının altından özensizce zarfa konmuş bir mektup bırakılmıştı. Merakla zarfı hatta mektubun da bir kısmını yırtarak çabucak okumaya çalıştı. Mektubu yazan kendisinden ne kadar nefret ettiğini bildiğini ancak hayatta ondan başka güvenebileceği kimsenin olmadığını hatta kimsesiz olduğunu, sayılı günlerinin kaldığını söylüyor ve kendisine yardım etmesi için yalvarıyordu. Ne kadar parlak günleri olduğunu ki bunu mektubu okuyan zaten biliyordu, ne kadar çok hatalar yaptığını ve önce eşinin sonra iki çocuğunun kendisini haklı olarak reddedip terk ettiklerini uzun uzun anlatan bir mektuptu. Birebir şahit olduğu zaten yaşadığı şeyleri bir film şeridi gibi tekrar seyrediyordu adeta okurken. Öfke dolu, içinden küfürler ederek okumaya devam etti. Mektubun devamında kanı donmaya başlamıştı zira bu rezil adam ilk kez duyduğu bir hikâye anlatmaya başlamıştı ona ve inanılır gibi şeyler değildi yazdıkları. Evet, ben bunu da yaptım dedi, istersen gel ve öldür beni, hastanede yatıyorum zaten öleceğim. Bu mektubu sana bırakmak için birkaç saatliğine kaçtım hastaneden. Ablanın oğlu benim oğlum, elimde mal mülk bir şey kalmadı ancak Teşvikiye’deki evi bilirsin bir tek o kaldı bankaya ipotekli ödeyemediğim krediler nedeniyle, bu işlerle uğraşacak gücüm de, zamanım da yok, bu evi bir şekilde sana bırakacağım, devredeceğim her neyse, borçları kapatmanı kalan parayı oğluma vermeni istiyorum, tabi ki kendi hakkını aldıktan sonra zira sana manevi borcum hiçbir şekilde kapanmaz biliyorum ama  sen de al ki ruhum biraz olsun huzur bulsun,  ne yapmak lazımsa sen gerekeni bilirsin. Bu yükü sana yüklemek istemezdim ama başka çarem yok, hayatımda ilk kez doğru bir şey, adil bir iş yapmama yardım dileniyorum senden, sana yalvarıyorum.  Beyninden vurulmuşa döndü öleceğim falan diyordu ya hani koşarak gidip eceliyle ölmeden yetişip öldürmek geçti içinden. Hareketleri kontrolsüzdü, ne yapacağını bilemeden dolanıyordu dükkânın içinde. Ya ablası bunu nasıl, ne ara yapmıştı, acaba önce ablasını mı vurmaya gitseydi. Ya yeğeni, tüm bu olanlar içinde tabi ki en günahsız olandı. Güvende olduğu bir ailesi, kursağından haram lokma sokmayan temiz bir babası, yani öyle sandığı, vardı. Bir kocası varken bu şerefsiz, babası hatta dedesi yaşındaki adama nasıl yem olduğuna inanamıyordu ve de kocasından olma bir kızı varken. Canından çok sevdiği  ablası yani, böyle bir şey nasıl olabilir dedi dört dönerek, nasıl yapar bunu diye kafasını duvarlara vurmak istedi. Hayattı bunu yapan, hayat. İyi halt etmişti ben öldürdüm derken adamı, ablası gerçek katili bilse herhalde onunla olmazdı. Mecbur mu bırakmıştı acaba mendebur, para için mi yaptı ya da ne bileyim âşık mı oldu hoş bu iğrenç adama nasıl âşık olunabilirdi. Tekrar olayları düşünmeye bu adamın bunları doğru söyleyip söylemediğini tartmaya başladı. Bu mendeburdan her şey beklenebilirdi ama dediği gibi ölümcül bir durumdaysa, hem böyle bir hikâye durduk yere uydurulamazdı. Annesi bu adamın yanında işe koyduğunda çocuktu daha, sabah okula gidiyor öğlende adamın dükkânına geliyor, temizlik yapıyor, misafirlere çay ikram ediyor, akla gelebilecek ne iş olsa yapıyordu orada. Bir ara bu adamı babası yerine koyduğunu düşündü, babasını hiç hatırlamıyordu, ablasının anlattıklarından bir dev hayali yaratmıştı kendine. Bir kötülük edeceği, yanlış bir iş yapacağı zaman o devin yüzü hemen asılı verirdi ve sırf babasının hayalinin öyle karşısına dikileceğini düşünüp doğru şeyler yapmak isterdi. Çünkü kendince doğru olanları yaptığında babası ona o kadar güzel gülümserdi ki. Fakat bu adam yanlış bir adamdı, araba alım satımı, emlakçılık, turizm vs. adı altında bir sürü işler çeviriyor, özellikle zengin ve dürüst insanlara yapışıp kazıklamaya çalışıyordu, tefecilik de yapıyordu. Küçücük yaşında onun için böyle bir yer hayra alamet olabilir miydi? Annesine kızacak oldu ama ne yapsın çaresiz kadın diyerek vaz geçti. Annesi ve ablasıyla babalarını kaybettikten sonra feci bir bilinmezliğe sürüklenmişti hayatları kendiliğinden. Büyük şehirde bir kadın, bir kız ve küçük bir çocuk, sahipsiz, parasız çok zor. Anne temizliğe gider, bazen abla da gider anneyle, küçük okusun isterler fakat para kiraya bile yetmez, yani bu galeriye girmesi bir mecburiyetti başka bir şey değil. Üç beş kuruş üç beş kuruştu işte. Yıllarca okulla işi beraber götürdü, yarım gün okul yarım gün iş. Sonra büyüdükçe arabaları tanıdı, iyi bir şoför de oldu, az çok motordan, markadan anlar da oldu. Gelen müşterilere otoları tanıtmaya, fiyatlarını söylemeye de başladı gün geldi. Ortaokul bitmiş yaz tatili gelmişti. Bir gün bir şey oldu. Bir alacak verecek meselesi yüzünden dükkâna kalabalık kirli yüzlü adamlar geldi ve patronu epeyce tartakladılar. Bir takım senetlerden bahsedip onları almak için direttiler. Patron da vermemek için direndi. Adamlar tekrar gelip, senetleri hazır etmezse dükkânı başına yıkacaklarını söylediler. Bu sefer fahiş komisyona borç para verdiği adamın arkası kuvvetli çıkmıştı. O patronuna kesin bir itaatle onun asla yanlış bir şey yapmayacağını mutlaka haklı olduğunu düşünüyordu. Sonraki günlerde telefonlar kesilmedi, senetleri almak için bastırıyorlar, tehdit ediyorlardı. Patron karşı tarafın patronunu galeriye çağırıp evrakları bizzat kendisine vereceğini söyledi. Kararlaştırılan günde buluşma gerçekleşti. Adam tek başına geldi konuşulduğu gibi, çocuk misafirin ve patronun çaylarını verip bürodan çıktı aradan yarım saat geçmemişti ki içeriden iki el silah sesi duyuldu. Çocuk ile diğer çalışan endişeyle odaya girdiklerinde kara yağız adamı yere düşmüş gördüler ve adam onlar içeri girer girmez oracıkta öldü. Patron hızla elindeki tabancayı çocuğun eline tutuşturdu, sen yaptın, böyle olması gerekiyor dedi. Neye uğradığını şaşırmıştı ki çocuk silah seslerine vurulanın dışarıda bekleyen adamları içeriye koştular, silahlarını ateşlemeye fırsat kalmadan yandaki karakolun tüm polisleri galeriye doluştu. Annesini, ablasını düşündü bir an, babasının yıkılmış hayaline dayanamayıp kapattı gözlerini çocuk. Bu çocuk yaptı, bu bir çocuk bu nasıl yapar, beni vuracaktı, bu çocuk beni babası kadar sever, bana zarar gelmesin diye yaptı işte, sen mi yaptın çocuk, evet ben yaptım, bir gün her şey bitti onun için, hayatı boyunca katil damgasıyla yaşamak, bu olanaksız bir şeydi. Daha da acısı onun için babasının kederli hayaliydi, her an en çok canını yakacak olan buydu. Patron annesini ve ablasını hiç merak etmemesini onlara iyi bakacağını söyledi. Çocuğa da zaten çocuk olduğunu, bu dertten kısa sürede kurtaracağını söyledi, garanti veriyorum diye onu ikna etmeye çalıştı. Anne ve abla yıkıldılar olayı duyunca, nasıl yaptın dediler, yaptım dedi, başka bir şey demedi. Cezai ehliyeti olmadığından ıslah evine gönderildi çocuk. Patron gerçekten de çok güzel bakmış bilhassa ablasına, kahretsin dedi kahretsin, hatırladıkları onu tekrar kahrediyordu. Avucunun içinde buruşturduğu mektubu düzeltmeye çalıştı. Ablasını vurması gereken bir durumdu bu evet insan bu durumda vurur diye kendini ikna etmeye çalıştı. Artık o çok sevdiği, ona babasını anlatan ablası da bitmişti. Ablası anlattığına göre acaba babası da sandığı gibi iyi yürekli bir dev değil miydi yoksa. Hayır, ama babası emsalsiz biriydi, bunu hep böyle hissetmişti. Şu utanmaz adama bakar mısınız diye papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu. Hayatımı mahvediyor, emanetlere hıyanet ediyor ve şimdi de kalkmış benden yardım istiyor. Sakinleşmeye çalıştı, adam ondan yardım istemeyip de herkesin düzenini bozsa daha mı iyiydi peki. Ablasını, bir fenalığını görmediği eniştesini ve ufacık yeğenini düşününce bu sırrı taşımaya ve bu meseleyi usulca halletmeye karar verdi ama nasıl yapacağını gerçekten bilemiyordu. Birinin sizi sevdiğini sanırsınız, bu sizin için bir yaşama sevinci ve hayatla aranızda kalın bir bağdır. Bir gün aslında sevmediğini hissettiğinizde çok yıkılırsınız, bir anda birçok şey anlamını yitirir, boşluğa düşmek gibi. Umutlarını yıkmak evini yıkmak gibidir birinin. İki yıl ıslah evinde kaldıktan sonra tüm öfkesine karşın hala bir nebze babalık umduğu adama ki ne de olsa bir kucak açmıştı ona zamanında, patronun yanına gitti, başka gidecek bir yeri yoktu. Fakat karşılanışı umduğu gibi olmadı, işlerin bozulduğunu, bir sürü borcu olduğunu, bir ortak almak zorunda kaldığını vs. vs. anlattı durdu. Ona borçlu olduğunu çok iyi bildiğini, zaten karısının da kendisini terk ettiğini, işlerini düzeltince mutlaka onu arayacağını, yanına alacağını falan söyledi. Anlaşılan oydu ki feci bir kazık yemişti. Karşısındaki adamın bir nebze adamlığı kalmamıştı. Duruma bakılırsa her gece içiyordu, kadınlarla düşüp kalkıyor, kumar oynuyor, borçlanıyor, bir yandan düzenbazlıklarına hızla devam ediyordu. Ortağım dediği kişiyi de dolandırdığı, pembe tablolar çizip parasını aldığı besbelliydi. Maddi durumu güçlü aynı zamanda yeraltı dünyasının önemli isimlerinden birinin maşalığını yapıyor, bu sayede o kişi tarafından bir miktar korunuyordu. Zira işyerindeki o ölüm hadisesinden bu kadar kolay sıyırması asla mümkün olamazdı. Kaç kez gelip dükkânı yerle bir etmek istemelerine rağmen,  o güçlü şahsiyetin korumasıyla hala nefes almaya, havayı kirletmeye devam ediyordu. Galericiye diş geçiremeyince kuduran adamlar tabi ki sözde esas katili rahat bırakmayacaklardı. Pusu kurulmuştu, çocuğu bir gece kuytu bir yerde sıkıştırdılar. Altı kişi öldürene kadar dövdüler ve sonra silahlar çekildi sıra delik deşik etmeye gelmişti, kendinden geçmiş bir halde ölümü ciğerinde hisseden çocuk saplanan kurşunlarla olduğu yerde zıplıyor, maruz kaldığı duruma anlam veremiyor ve babasının hayaline suçsuzluğunu anlatmaya çabalıyordu bir yandan. Silahlar patladı ardı ardına, polisler yetişti olaya, adamlar dağıldı. Çocuk düpedüz ölmüştü herkese göre, kendine göre, bir tek babasının hayali yakıştıramadı ölümü ona. Bir polis yaşıyor galiba dedi, koşturdular acile, günlerce öldü dirildi. Günlerce kendini bilmeden yattı, bir dizi operasyonlardan geçti. Bir gün bir şey oldu, ne oldu bilinmez, gözlerini açıp anasına baktı, yaşayacak oğlum dedi kadın, yaşayacak dedi ablası da. Ve yaşadı gerçekten de, biraz kahrederek, biraz küskün kaderine. Aylar sonra kalktı yatağından, ayakları onu galeriye götürmek istedi bir kahraman gibi, fakat patronun aylardır ziyaretine gelmediği, halini hatırını bile sormadığı aklına gelince tüm gücünü yitirdi, yarı yoldan döndü. Ölse daha iyi olurdu diye düşündü, gidecek bir yeri bile yoktu. Babasının mezarı neredeydi acaba? Sürekli hayaliyle yaşadığı babasının mezarının yerini bilmeye bile hakkı yoktu demek. Ona söylenen, gurbete gitti baban orada öldü diye geçiştirirdi annesi, lafa bak. Bir ölünün mezarı olmaz mı, bilinmez mi, bir gün gidebilme ihtimali olmaz mı? Her şey ne kadar saçma ve anlamsızdı.  İnsanın hayatta güvenebileceği bir kişi dahi olmaz mıydı? Çok bedbaht günler, geceler geçirdi. Cebinde beş parası yoktu. Artık ablasına da gitmek istemiyordu. Eniştesi fena bir adam değildi ama onun için ne yapabilirdi ki zaten evinin geçimini zor sağlayan biriydi ve annesini evinde kabul etmesi dahi büyük bir nimetti. Ona bir arkadaşının derme çatma gecekondusunda bir oda ayarlamış olması da. Her gün iş bulma hayaliyle çıkıyor çoğu zaman bir sürü yollar arşınlayıp yorgun ve üzgün varoşlardaki berbat odasına geri dönüyordu. Birkaç kez saatlik, yarım günlük işler bulursa seviniyor hiç olmazsa bir iki gün aç kalmayacak kadar parayı denkleştirebiliyordu. Yine bir gün iş bulma umuduyla dolanırken şehrin meşhur bir sokağına yolu düşmüştü. Bir tabelaya takıldı gözleri, içinde bir kıpırtı hissetti. Sanki yeni bir buluş gibi bir heyecan. Tabelanın altındaki daha çok barakayı andıran dükkâna yaklaşıp camından içeriyi görmeye çalıştı. İçerisi epeyce karanlık ve karmakarışıktı. Gözlükleri gözünden düşmek üzere olan bir ihtiyar küçük masanın üstüne eğilmiş bir şeyler okuyor veya karalar gibi bir şeyler yazıyordu. Uzun bir müddet seyretti, adamın bu kadar ciddiyetle ne yaptığını çok merak etmişti. İçeri girmek adamla konuşmak ona bir şey bırakmak istedi fakat düşününce iki teklikten başka ona bırakabileceği bir şeyi olmadığını fark etti ve oralarda biraz daha dolanıp uzaklaştı. O günden sonra her fırsatta yolunu oraya düşürmeye ve hep aynı hareketle camdan içeriye bakmaya ve hep aynı tabloyla karşılaşmaya o kadar alışmıştı ki. Kaç kez gittiği halde yaşlı adam onu fark etmedi. Çok az da olsa para biriktirmeye başladı. Kendisine bir yüzük alacaktı kafasına koymuştu. İş arıyor, bulduğu her işte çalışıyor, kimi bulaşık yıkıyor, kimi limanda yük taşıyordu. Sonra çarşılarda gezip vitrinlere bakıyor, ablasının anlattığı gibi babasının yüzüğüne benzer burgulu, tek taşlı altın bir yüzük aranıyordu. Fakat yüzüğü de bulacağı yoktu. Bulsa da kim bilir ne kadar paradır diyor ve ümitsizce dolanıyordu. Hem ablası anlattığına göre bunun da koca bir yalan olma ihtimali vardı.

Bir gün ıslah evinde tanıştığı bir çocuğa rastladı, konuştular ayaküstü, kılıp kıyafeti yerindeydi gencin. Durumunu anlatınca zaten birine ihtiyaç var bizim orada beraber çalışalım dedi genç. Ne seçme şansı vardı, ne de reddetme lüksü, sevindi bir işe yarayacağım diye. Beyoğlu’nda bir mekâna geldiler. Bir sürü masalar yeşil örtülü, iyi giyimli baylar, bayanlar bir kumarhaneydi burası. Müdürle tanışma faslından sonra yapacağı işin garsonluk fedailik karışımı bir şey olduğunu anladı. Giydirip, kuşattılar, saat mefhumu yoktu öğlene doğru geliniyor, ertesi sabaha kadar kalınabiliyordu. Bazen hiç eve gitmiyordu. Efendi biri olduğu için sevilmeye başlandı. Efendi biri aynı zamanda bir katil. Ölümden dönmüş ve yüzündeki yara izleri birer gurur vesikası gibi.  Bunların bu âlemde hiç şüphesiz bir ağırlığı vardı. İki hafta olmuştu çalışmaya başlayalı ve maraza çıkmamıştı, çıksa ne yapacaktı bilemiyordu, bir yandan da korkuyordu bir sorun olur da üstüne kalırsa yine diye. Babasını düşünmemeye çalışıyordu, hayali de uğramıyordu zaten artık. Bir yıl geçti aradan, olası marazalarla karşılaşıyordu, adam tartakladığı da oluyordu istemeden, hırpalandığı da fakat bunlar bir kumarhane için orada bulunan bir fedai için sıradan vakalardı. Çok az zamanı olmasına rağmen genelev sokağına gidip girişteki barakaya, yaşlı adama bakmayı da ihmal etmiyor, kafasını kaldırıp tabelaya baktıkça hissettiği güvenle içi ısınıyordu. Evet, şu dünyada bu yaşlı emanetçiden başka güvenebileceği hiç kimse yoktu. Kendisinden haberi dahi olmayan bu yaşlı adam bu kadersiz genç adam için bir güven abidesi ve o emanetçi yazılı tabelanın altındaki baraka güvenilir bir mabetti. Sayısını hatırlamadığı kadar gittiği bu sokakta bir kez dahi kapıdan içeri adım atmamıştı. Parası yoktu mamafih ilk zamanlar zaten bir kadınla olmayı hiç hayal etmedi, parası olduğunda da etmedi. Çünkü o, parasıyla bile bir insanı alıkoyup kullanamayacak kadar değişik bir yüreğe sahipti, bu ruhu anlatması çok güç. Artık parası olmaya başlamıştı, arada annesini ve yeğenlerini görmeye gidiyor, hatta bir miktar para sıkıştırabiliyordu çok şükür ki annesinin eline. Varoşlardaki odasına artık o kadar sinir olmuyordu ancak işine yakın uygun kiralı küçük bir ev denk gelince, annesi de yanına gelir düşüncesiyle hemen kiraladı. Sıkı kumarbazlar tanıdı, iyi insanlardı çoğu, kumara müptela olmak herhangi bir şeye kafayı takmak kadar kötüdür. Özde iyi insanlardır kumarbazların çoğu fakat işler güçler ters giderse kötü insan olur, hayırsız insan olurlar maalesef. Kumar bir kumarbazın engelleyemediği bir hayat tarzıdır. İş harici saatler, anlamlı günler, tatiller hep kumara adanmış zamanlardır onlar için. Bir kumarbaz değilseniz bir kumarbazla yaşamak büyük bir ıstıraptır. Bir kumarbazın eşi, çocuğu veya bir yakını olmak gerçekten çok zordur. Zamanları ve paraları ömürleriyle beraber akıp gider ve geriye büyük pişmanlıklar, öfkeli eşler, çocuklar kalır. Herhangi bir kumar kazanma olasılığı çok düşük matematiksel bir formüle dayanır. Ticaret anlamında en olmayacak, tutmayacak bir işin dahi, sabretmek koşulu ile yalnız, olabilirliği daha yüksektir. Üstelik herkesin her şeye hakkı olamaz hayatta bu çok kesin. Mesela İstanbul bağlantılı iş yapan şu iş adamı hadi bir derece, parası pulu var, işi gücü yerinde görünüyor, kumar zevki için bir gerekçesi, yani kaybetse üzülmeyeceği kadar çok parası var, en azından öyle görünüyor. Belçika da şirketi olduğu söylenen bir zat, ayda birkaç kez gelir ve çat pat Türkçe’si ile  bizimkine takılmadan duramazdı, iyi bahşişler verirdi zorla. Bir gün yemeğe davetli olduğunu ve bond çantasını ona emanet etmek istediğini, muhtemelen yemekten sonra geleceğini, biraz poker oynayıp oteline geçeceğini, ertesi günde uçacağını söyledi, çantayı bırakıp gitti. Fakat pokerci o gece gelmedi, epeyce zaman geçmesine karşın günlerce de gelmedi. Delikanlı çanta yüzünden işli güçlü olmuştu. Bu adam iş adamı çantada çek, senet belki para kıymetli her şey olabilir diye huzuru kaçmıştı adamakıllı. Epeyce zaman daha geçti yok adam toz olup uçmuştu. Delikanlı çantayla yatıyor, çantayla kalkıyordu, pantolonu gibiydi adeta arkadaşları, kumarbaz müdavimler ona takılıyorlar, çantayı açması için onu zorluyorlardı. Aradan aylar geçti, içinde ne olduğunu bilmediği bir çantayla yaşar olmuştu. Bir gün iş adamını tanıyan kumarhaneye çok ender uğrayan biri gelip pokercinin aylar önce öldüğü haberini verince gözler delikanlıya çevrildi. O ise ne yapacağını bilemez bir halde çantayı bir masanın üstüne koyup açmaya yeltendi fakat tüm gözler çantaya çevrilince bundan vaz geçti. Açsana dediler aç bakalım ölene kadar o çantayı dolaştırmayacaksın herhalde. Ve çanta açıldı içinden birkaç tane çek defteri, hesap cüzdanları, kredi kartları ve kalın bir kâğıt öbeği ile adamın puroları çıktı. Kâğıtları eline alan müdür gözlüklerini takıp içine girince olamaz dedi, bunlar hisse senetleri, Türkiye deki önemli bir şirketin bir servet değerindeki hisse senetleriydi müdürün elinde salladığı tomar. Müdürün elinden çekip aldı senetleri hızla, çantayı düzenledi, milyarderin kartvizitini çıkardı sadece, çantayı kapattı. Yırttın, köşesin, çak ortak vs. laflar uçuşuyor havada, şaşkınlıklar, kahkahalar gırla gidiyordu. Delikanlı ölüm haberini getiren adama rica edip Brüksel’deki şirketi telefonla arattı ve adamdan durumu bir yakınına anlatmasını istedi.  Oğluyla görüşme sağlandı, oğlu birkaç gün içinde İstanbul’a gelip emaneti alacağını söylemiş.  Gerçekten de iki gün sonra çok şık giyimli ve yakışıklı bir adam kimliği ve sadece müdürün gözlüklerini bir edayla takıp çok anlarmış gibi baktığı ve başka kimsenin umurunda bile olmadığı gerekli bir sürü evrakla gelip emaneti aldı.  Mükâfat olarak emanetçiye hatırı sayılır bir para vermek istedi, delikanlı almadı, oradakilerin teşviklerine, zorlamalarına rağmen almadı. Adam sonunda kartını verip çok teşekkür ederek bir şeye ihtiyacı olursa kendisini her zaman arayabileceğini söyleyerek ayrıldı.  O günden sonra oradakilerin nezdinde delikanlı çok farklı görülmeye başlandı, çok sayılan ve sevilen bir pozisyon kazanmıştı. Zaman içinde insanlar delikanlıya sıkça paralarını, çantalarını, giysi, kitap vs. bırakmaya başladılar. Müdür emanetleri de koymak üzere ona bir oda hazırlatmak zorunda kaldı. Bazen kumarhaneyi ona emanet ediyordu. Biriken paralar kumarhane sahibinin hesabına yatırılmak veya bazen elden götürülmek üzere emanetçiye teslim ediliyordu.  Babasının yüzüğünü bulamayacağına inanmaya başladığı bir gün burgusuz ama tek taşlı bir yüzük ilişti gözüne dükkânın birinde hiç yoktan iyidir diyerek yüzüğü aldı. Hatta ince bir de altın kolye aldı. Zira yüzüğü azımsamıştı ihtiyar emanetçiye vermek için. Nihayet o dükkândan içeri girecek yüzüğünü ve kolyesini ihtiyara teslim edecek ve böylece onunla tanışacaktı. Ne heyecan diye geçirdi içinden.

O gün tıraş oldu, yeni kıyafetlerini giyindi, saçlarına daha bir özendi, parfüm sıktı fazlaca. Kesinlikle taşralı bir hali yoktu, resmen bu şehirliydi, her haliyle her yere mesela en sosyetik yerlere bile yakışabilirdi. Ama o emanetçiye gidiyordu hızlı yavaş adımlarıyla, kapının önünde duracak gibi oldu, hemen hareketlendirdi ve itiverdi içinden bir güç onu içeriye. İhtiyar içeri birinin girdiğini fark etmemiş gibi masasındaki kağıtlara bakıyordu.

-İyi günler.

-İyi günler dedi ihtiyar ve devam etti buyurun.

-Kolyem bi de yüzüğüm

-tamam verin

-buyurun

-bunların ederini biliyor musunuz, kabaca da olabilir

-biliyorum yeni aldım, yüzük 850, kolye 450

-peki, isim neydi, teşekkür ederim bunlar için 19,5 peşin ödeyeceksiniz

-peki, buyurun size bir 20’lik

-yazıyorum bir dakika üstünü vereceğim

-gerek yok üstü kalsın

-hiç gerek yok bozuk var

-tamam sorun değil kalsın

-peki uzatmayacağım

-görüşmek üzere

-görüşmek üzere.

Bu birkaç sefer aynı şekilde devam etti. Sonraki karşılaşmalarda nasılsınız iyiyim siz nasılsınız şeklinde konuşmalara geçildi. Bir sonraki sefer ihtiyar genç adama vaktiniz varsa çay söyleyeyim dedi ve çaylar içildi. En son sefer biraz sohbet edildi. Biraz daha yakınlaşıldı ve biraz daha birbirlerine açılındı.

-Bu gözler neler gördü burada. Bir keresinde içeriden bir vesikalı sekiz aylık çocuğunu emanet etti bana.

-Nasıl yani?

-Evet, o içeride müşterisi varken bebek ağlasa olur mu? Her işin bir raconu var. Her sabah buraya getirdi, şuracığa bir beşik koyduk, geldi gitti baktı, uyuttu, emzirdi. Akşam ben giderken de gelir alırdı yavrusunu.

-Sonra?

-Sonrası filim olur, bir gün dedi ki benim Adana’ya tayinim çıktı, gitmem lazım fakat bunu alamam, yalvardı yakardı, nasıl olur dedim hanım eve koymaz ki. Birkaç ay dedi sadece birkaç ay ne diller döktü, gelip alırım hiç buralarda bırakabilir miyim onsuz yaşayamam zaten dedi. Bu işin oluru yok kızım dedimse de anlatamadım, dinletemedim. Ve bir gün o çekip gitti ben de çocuğu alıp eve götürdüm. Götürdüm amma az sonra evde hanımın koparacağı fırtınayı da biliyor ona ne diyeceğimi tasarlamaya çalışıyorum kafamda.

-Sizdeki de iyi cesaret bari önceden haber verseydiniz eşinize.

-İmkânı var mı öyle bir şeyin hayatta kabul etmezdi. Uzatmayalım aldım yavruyu birkaç parça eşyasıyla gittim eve. Hanımın gözleri büyüdü önce nerden peydahladın bunu dedi. Yavaş ol o nasıl laf deyip hemen konuya girip ben emanetçiyim bu benim kaderim. Bu bebek te bize Allah’ın emaneti bir müddet bize misafir, aksi de mümkün değil sokağa atacak halimiz yok deyip konuyu oldubittiye getirmeye çalıştım. Bizim hanım açtı ağzını yumdu gözünü ama yine de umduğumdan çabuk yumuşadı çocuğa bakmaya başladı bile söylenerek de olsa, vicdanlı kadındır nemelazım hakkını yiyemem o bakımdan.

-Eee oldu kabul etti yani, peki kadın gelip aldı mı bebeği.

-Geldi gelmesine… Geldi gelmesine de geldiğinde çocuk on yaşına basmıştı.

-İnanmıyorum. E gelmeseydi bari artık.

-Geldi, misafir oldu bize, hanım bir ton söylendi yine haklı olarak çocuk da biz de aile olmuştuk. Almasından korkuyordu ve üzülüyordu fakat kadın bir misafir gibi yanımızda iki gün kaldı onun bizleri anne baba, bizlerin onu evlat gördüğümüze şahit olunca misafir geldiği evin çocuğunu sever vaziyette ona doymaya çalışarak tekrar gelirim diyerek gitti.

-Bu sefer kaç sene kayboldu ortadan?

-Bu dediğim dört yıl önceydi o gün bugün haber yok.

-Anlattıklarınız inanılır gibi değil. Siz de eşiniz de ne büyük insanlarsınız. Sizin gibi insanlar var bu dünyada yani bunu biliyordum bu yüzden bir şey beni de çekti size, gizli gizli gelirdim izlerdim, tabelanızı, yüzünüzü görmek bana hayat ışığı gibiydi. Peki, çocuk hala sizi anne baba biliyor ya annesi çıkıp alacam evladımı derse.

-Bu kaderi biz yazmadık ki biz bozalım, derse yapacak bir şey yok ama bu saatten sonra demese iyi olur. Onu kendi evlatlarımızdan ayırmadık ben de eşimde. Gözümüz gibi baktık emanete, her şeyden sakındık, kendi öz çocuklarımızdan bile daha çok sakındık.

-Siz sadece emanetçi değil, kutsal emanetçisiniz.

-Herkes yapardı

dedi ihtiyar gülerek.

Gözlerinde biriken yaşları göstermemeye çalışarak, kalkıp kapıya doğru yöneldi delikanlı.

-Ne o evlat erkencisin işin var herhalde

-evet gitmem gerek

-üzülme delikanlı, duyduklarınla yaşadıkların depreşti biliyorum ama üzülme, herkesin yaraları vardır, bunlar zamanla kapanır, bazıları zamanla kanar tekrar,  bulunduğun noktadan aklınla bakmak zorundasın hayata, hep yüreğinle bakarsan aklın karışır, çok karışabilir toparlaması güç olur sonra

-tamam görüşürüz

-tamam güle güle.

Yatağına uzandığında aklı hayli karışmıştı zaten. Nasıl bir dünyaydı bu? Kendi yaşadıkları, lanet patronu, hasımları, melek anası, dev babası, onu hayal kırıklığına uğratan ablası, masum yeğeni, bir fenalığını görmediği eniştesi, her fırsatta emanetçi ihtiyara kaçıp sığınmak istemesi vs. vs. vs. Bir de ihtiyarın vesikalıdan olma evlatlığı çıkmıştı, bir o eksikti. Neden biraz kıskanmıştı bu çocuğu acaba? Yok canım dedi saçma geçiştiriverdi kafasındaki bu aptalca düşünceleri. Bahtsız çocuk hikâyelerine eklenen biri daha ne olacak işte dedi, benim gibi kandırılmış dünyadan bihaber bir çocuk.  Hem dedi benim babam, dev bir adam sürekli beni görür yattığı yerden, o beni daima korur, mesela adamlar öldürene kadar dövdüğünde, hatta öldü dediğinde herkes kimse bilmiyor tabi beni kimin koruduğunu, babam tabi, onun sevgisiydi beni koruyan, o anda hiç acı duymadım ama babamın sesini duydum. Gözüm hiçbir şey görmedi ama babamın hayalini gördüm, gördüm evet resmen gördüm. Babam bana benziyor ama benden daha güzel, çok güzel bir adam benim babam. Hiç konuşmasa olur hani o, sadece gözleriyle her şeyi anlatabilir bana. Sadece gözlerine bakarak dediği her şeyi anlayabilirim.

Sonraki gidişinde genelevin emanetçisine, yaşadıklarını, her şeyi daha etraflıca anlattı, bir gün onun emanetçi tabelasını gördüğünü gizli gizli onu izlediğini, sonra sık sık buraya geldiğini de tekrar anlattı. İhtiyar can kulağıyla dinledi, çok az şey sorarak dinledi ve çocuğun uğradığı haksızlık onu gerçekten kahretti, patronun yaptığı yani, hadi gerisi kaderdi. İhtiyar elinde olmadan sarıldı genç adama, öyle bir sarıldı ki evladı gibi sarıldı, bu yaşadıklarına rağmen kaybolmamış, kendini kaybetmemiş bir insan olduğu için sarıldı. Ne kadar yüksek ruhlu biri olduğu için sarıldı. Bugün burada olduğu için sarıldı. İkisi de ağlıyordu, hem de tutmadan kendilerini, doyasıya. Tam durdular biraz ikisi de, ihtiyar tekrar hıçkırıklara boğuldu, kendini kaybetti gözyaşları içinde. Genç ilk geldiğinde yüzüğünü ve kolyesini bırakmış, emanetçi onları kaydedip emanet ücretini almıştı ki, gencin dönüp gidişi, saçlarının havada dalgalanışı gözlerinde canlandı, bu genç genelev kapısından gireceğine sokağa doğru yukarı yürümüştü. Tövbe estağfurullah demişti o an evet çok iyi hatırlıyordu, anlam verememişti sokak yukarı yürümesine, oysa şu an bu hareketi anlaşılmış bulunmaktaydı. İşte buydu ihtiyarın sarsılarak ağlamasına neden olan. Bugüne kadar vesikalıdan başka anormal emanetler bırakmak isteyenler olmuştu ihtiyara. Mesela biri yarış atını bırakmak istemişti. Uyuşturucu bırakmak isteyen de olmuştu birkaç sefer mesela. Fakat bu acayip isteklerin dışında normal şartlarda erkekler geldiler kimi parasını veya kıymetli bir eşyasını, bazıları çanta veya bavul, valiz türü bir eşyalarını veya ellerindeki o an için kendilerine külfet bir yüklerini, en fazla silahlarını bırakıp kapıdan içeri yürüdüler. Ve bir müddet sonra kimi mutlu, kimi mutsuz bir şekilde emanetlerini geri alıp çıkıp, gittiler. He bu arada emanetini almayan ya da unutan bir sürü kişi de olmadı değil, bu dükkânın karmaşası ve bu adamın düşünceli hali, kafasının doluluğu ve işli güçlülüğü de zaten hep bu bilerek veya bilmeyerek emanetlerini bırakıp giden insanlardan ileri gelmektedir. Onların belki hemen hepsi bir daha bu dükkâna asla uğramayacaklardır ancak bu yaşlı adam yaşadığı sürece daima emanetlere sadık kalacak ve sahipleri her an gelecek gibi hazırlıklı olacaktır. Hatta adam ölürsem ne olurun hesaplarını binlerce kez yapmaktan binlerce kez uykusuz, bir o kadar yorgundur. Zamanında daha doğrusu gençliğinde komiser muavini iken devlette önemli bir zatın koruma müdürlüğüne atanmış, epey süre bu önemli konumda kalmış, epeyce çevre edinmiştir. Ancak en büyük çocuğu olan oğlu epeyce haylaz çıkmış, babasının konumunu da kullanarak uygunsuz yerlere ve işlere girip çıkmıştır. Bu halleriyle babasını çok uğraştırmış, çok peşinden koşturmuş  ve oğlundan, yaptığı işlerden çok utanan baba çok başarılı olduğu, sevilip, sayıldığı konumdan çeşitli bahanelerle affını isteyerek, istifa etmiş ve  kendi kendini uzaklaştırmış, kendi kendine hiç hak etmediği bir ceza vermiştir. Oralardan emanetçiliğe diye düşündü hem de genelevin emanetçiliğine. Evet, bu bir hataydı dedi kendi kendine, insanlar başlarına neyin gelebileceğini asla bilemezler. Hiç düşünmedikleri, düşünemedikleri şeyler gelebilir insanın başına. İnsanın evladı bile bir gün bir canavar olarak çıkabilir karşısına. Böyle bir durumda dahi realiteden ayrılmamak lazım, her zaman insan sadece elinden geleni yapmalı. Bir utanç rüzgârıyla savrulmak, işinden gücünden olmak bunlar olacak şeyler mi. Karısı ayrılma işinden derken elbette haklıydı. Kadınlar genelde birçok şeyde haklıdırlar. Erkekler onların haklı olduğunu bile bile onları üzer ve kırarlar. Oysa kadınlar genelde erkeklerden daha gerçekçidirler ve haklıdırlar. Erkekler genelde korkak ve kaçaktırlar hayatın gerçekleri karşısında. Kafasından birçok şey geçti. Sonraki günlerde hayırsız oğlundan ve onun yediği nanelerden, bunlar karşısında ne kadar zor durumlarda kaldığından bahsetti genç emanetçiye. Hala da onunla ilgili bir sürü endişeleri olduğunu, nerde akşam orada sabah yaşadığını anlattı oğlunun. Bunları anlattı ki, genç adamın hayatı anlamasını istiyordu, ders almasını bir nebze. Yani sen babanı tanımıyorsun bile ama güzel bir yüreğin var. Bu en büyük zenginliktir demek istiyordu. Benimse bir oğlum var beni utandıran. Oğlumun bir babası var ben yani, asla sevmedi beni, gibi, gibi, gibi… Bir oğlum daha var o daha küçük, çok seviyorum, o da beni çok seviyor ama hep bir korku ya annesi gelip alırsa? Hayat aslında kolay ve yaşanılası bir yer evlat dedi fakat keşke biz insanlar zorlaştırmasak.

Öyle çok kitap okumuş ve okuyordu ki genç adam, bu onun gerçekten her şeyle baş etmesinde, tüm olumsuzlukları alt etmesinde öyle etkili olmuştu ki. İlkokul öğretmeni ona kitap okuma sevgisini aşılamıştı. Onu hep çok büyük bir sevgiyle anıyordu, bu kitaplar olmasa ne yapacağını, ne olacağını cidden düşünmek bile istemiyordu. Yaşadıkları nedeniyle iyi bir tahsil alamamış hatta yarım kalmıştı ancak o kadar güzel kitaplar okumuş, bir yönden kendini o kadar güzel tamamlamıştı ki tarihi, coğrafyayı, dünyayı, insanları, felsefeyi, sanatı vs. ortalama birinden daha iyi biliyordu. Dünyanın görmediği yerlerini görmüş gibi biliyor, önemli şahsiyetleri sanki yüz yüze gelmiş kadar tanıyor, yaşamadığı şeyleri bile yaşamışçasına hissedebiliyordu. Çünkü hep okumuştu. Kitap sevgisi onu hayata bağlayan en kuvvetli bağlardandı. Kitap okuyan biri, objektiftir, gerçekten de kolay kandırılamaz. Kitap okuyan biri, objektiftir, kimseyi kandırmaya çalışmaz.

İki sene daha geçmişti. Bu süre zarfında gence emanet edilenler neredeyse odasından taşmak üzereydi zira kumarhane dışından özellikle de öğrenciler nereden duydularsa kitaplarını, mezun oldukları sınıflara ait kitapları seneye almak üzere ona bırakıyorlardı. Fakat işleri bitince genelde bir daha peşlerine düşmüyorlar ve genç emanetçinin elindeki ders kitapları, roman, hikâye vs. kitaplar çoğaldıkça çoğalıyordu. Bu arada kumarhane müdavimi kıramayacağı bir mirasyedi 1959 model  playmouth station marka otosunun anahtarını ona bırakmıştı. Ve o da uzun süredir ortalıkta yoktu. Kimilerine göre ne güzel iş bu. Ama bu işi bihakkın yapan biri için sancılı, sıkıntılı bir iş kesinlikle emin olabilirsiniz.  Bir gün bir emanet sahibinin gelmeyeceğine adı soyadı kadar bile emin olsa bir emanetçi onun emanetine yine de hıyanet edemez. Bu ne demek şu demek yani o emaneti ne sahiplenebilir ne de başka birine verebilir/satabilir bu kadar basittir bu konunun önü ve arkası. Sen dedi ihtiyar bu kapıdan giren ama şu genel ev kapısından girmeyen ikinci kişisin bu güne kadar gördüğüm. Evet, sadece iki kişi hatırlıyorum buradan yokuş yukarı giden, şehre karışan yanılıyor olamam kafanızı çevirip, saçlarınızın havada dalgalanışı bile o kadar birbirine benziyordu ki, yıllar önce gelen genç bir adam canlandı gözlerimin önünde.

Bir gün bir şey oldu. Kumarhane aniden kapatıldı, mühürlendi. Günler geçti fakat açılacağı yoktu. Bekleşip durdu çalışanlar, müdavimler, fakat yok, bir türlü açılmıyordu. Dava sanıldığından da büyüktü galiba, kumarhane sahibinin başka taraklarda sıkıntılı işleri olmalıydı. Genç emanetçi kumarhane girişindeki duvara, sokağın ucundaki direğe ve daha başka çeşitli yerlere emanet bırakanların bir an önce emanetlerini almaları aksi takdirde mesuliyet kabul edilmeyeceği yönünde  yazılar yazıp durdu. Fakat bu bir iki kişiden fazla kişiyi harekete geçirmedi. Kimsenin umurunda değildi, ya da kimse durumun farkında değildi.

Aslında çok bitirim işler yapabilir, çok paralar kazanabilirdi bu noktadan sonra. Her meslekte, yeraltı veya üstünde ciddi, disiplinli adamlara ihtiyaç vardı pek tabi ki. Birçok insan onunla çalışmak, ona yeni bir iş bulmak istedi. Müdür böyle gider de mekân açılmazsa kendisi bir mekân açacağını söyleyerek beraber çalışalım dedi ama bunların hiç birini kabul etmedi. Çünkü şimdilik zamanını çok sevdiği bir ihtiyarın yanında geçiriyor, ona yardım ediyordu. Genelevin girişindeki emanetçi dükkânında işe başladığında neredeyse mutluluktan uçacaktı. Nedenini çok iyi bilmiyordu fakat ya bu işi kendine çok uygun bulmuştu, ya da deli olmalıydı. Son derece az kazançlı bir emanetçi dükkânının çırağı olmak nasıl bir duygu veya ruh hali olsa gerek ya da kaderine okkalı bir küfür mü acaba? Her sabah erkenden gelip dükkânı açıyordu, çayıyla simidi veya poğaçasını yiyordu. Sabah erkenciler de olurdu kapıda ama onlar ne emanetçiyi görürler ne de emanet edecek bir şeyleri olmazdı çoğu zaman. Sonra tek tük insanlar yanaşır saatler, kolyeler, para vs. emanetçiye bırakılır, emanetçi bunları özenle not eder, adamlar huzuru kalp içinde icraata giderlerdi. Şu itibara bakar mısınız? En kıymetli eşyalar emanetçilere emanet edilir. Bununla beraber artık baba demeye başladığı ihtiyar onun emanetçilik yapmasını istemiyor fakat daha cazip hale getirmemek için fazla da diretmiyordu. Zaman geçtikçe ve kumarhanenin açılmasından ümit kesilip handaki mekânın akıbetinin ne olacağı iyice belirsizleşince genç adam yüzlerce emanetine yer aramak zorunluluğu hissetti. Yeri yeterli olsa kesinlikle yanından ayrılmayacağını fakat bir dükkân tutmasının gerekli olduğu yönünde ihtiyara epeyce dil dökmüştü. Bu dükkân daha çok emanetleri koymak içindi, yoksa yine hep babasının yanında olacaktı. İhtiyarda dışarıdan dersleri vermesi ve liseyi bitirmesi ve sonrasında üniversiteye gitmesi koşuluyla kabul ederim demişti kendisine. Ve bu suretle Kadıköy’de çukurda bahçesi olan bir alt kat kiralayarak emanetleriyle oraya yerleşmeye çalıştı. Dışarıdan bakıldığında emanetçiden çok eski eşyalar satan bir eskiciyi veya antikacıyı andıran bir dükkândı. Kitaplar, en fazla yer kaplayan elbette ki kitaplardı.  Playmouth kapıda duruyordu. Hatta son zamanda yine kıramadığı bir yazarın aynı zamanda av meraklısı bir yazarın puanteri de kadroya eklenmişti. Günleri kendi dükkânı ile baba dediği adamın dükkânı arasında gidip gelmekle geçiyordu.

Öyle bir dalmıştı ki, elindeki buruşturduğu mektup ve alnında boncuk boncuk biriken terlerle, epey süredir dükkânın kapısından kendisine bakan kızı nihayet görmüştü. Kız ondan ödünç aldığı romanı ona verip bir yenisini alabilir miyim diye sormuştu ancak genç adam bunların hiç birini duymamıştı bile sonunda kızı görünce bir eliyle alnındaki terleri silmeye çalıştı ve affedersiniz dalmışım diyebildi sadece.

-Tabi ki istediğiniz birini alabilirsiniz, siz hızlı okuyorsunuz

-evet hızlı okuyorum, hele seversem bir solukta bitiveriyor

diyerek güldü, sonra romanlar, hikayeler bölümünde bulunan kitapları karıştırmaya başladı.

Genç adam ertesi sabah hastane koridorunda odalarda yatan hastalara bakarken bir yandan da bir görevli hemşire veya hastabakıcı kolluyordu. O sırada ortadaki bankoyu fark etti oraya yaklaşıp görmek istediği hastanın adını soyadını söyledi. Verilen oda numarasına doğru yöneldi. Kapı kapalıydı, kapıya vurdu birkaç kez ve içeri girdi. İki kişilik bir odada iki kişi yataklarında uzanmış yatıyorlardı, daha yaşlı olanın başında muhtemelen karısı olan bir kişi duruyordu. Diğer yataktaki adam sakalı uzamış ve hayli solgun, bitkin bir biçimde gözlerini tavana dikmiş duruyor, içeriye giren ile de pek ilgilenmiyordu. Bir anlık bir duygu seli yaşadı, bir ziyaretçisinin olabileceğine ihtimal dahi vermeyen şu adam zamanında kendisi için ne denli önemli bir adamdı. Şiddetli bir öfke duymadı. Gerçekten çok hasta olduğu gözleniyor fakat acıma vs. herhangi bir şey de hissetmiyordu ona karşı. Yatağına yaklaştı, başucunda durdu, adam gözlerini tavandan alıp ona yöneltti, onu tanımamıştı, öylece bir müddet karşılıklı bakıştılar, genç tam kendini tanıtıp geçmiş olsun diyecekti ki, adam hızla yatağından doğrulup aynı zamanda gözleri dolarak hoş geldin dedi. O da geçmiş olsun dedi. Epey bir suskunluktan sonra hayat dedi hasta adam, hayat dedi genç adam.  Çocukluğundan bahsetmek istedi eski patron, aslında her şeyin başında çok da fena biri olmadığını, olayların, yaşadıklarının onu olmak istemediği kılıklara falan soktuğunu güçlükle anlatmaya, günah çıkarmaya çalışıyordu. Ailemi de seni de keşke kaybetmeseydim, hayattaki en büyük üzüntüm bu, keşke sizlerin kıymetinizi bilseydim diyerek çocuk yaşta yanına gelen bu genci de ailesinin bir ferdi gibi gördüğünü ima etmeye çalışıyordu. Genç hiçbir şey söylememeye özen gösterdi. Bir an önce esas konuya, ne yapılacağına geçmek istiyordu aslında. Fakat sabırla hasta adamın anlattıklarını dinliyor, zaman zaman yorulup susmalarını bekliyordu. Adam belki yarım saat usul usul konuştu, sustu, tekrar konuştu. Bu süre zarfında genç adam hemen hemen hiç konuşmadı. Konu yeğeni ve ablasına geldiğinde kalp atışlarının hızlandığını, bir öfke krizine doğru hızla ilerlediğini görünce, derin nefes almaya ve sakinleşmeye çalıştı. Yüzündeki iklim değişikliği elbette ki fark edilecek cinstendi. Hasta yatağındaki eski patronu onun bu durumunu fark etmiş ve tamamen ve sonsuza kadar haklı olduğunu, ona küçücük yaşında ettiklerinin asla affedilecek şeyler olmadığını söylemiş fakat ablasına olan öfkesinin belki şu anlatacakları ile azalabileceğini, ablasını affedebileceğini söylemişti. Nedir der gibi baktı adama. Adam devam etti, o günlerdi, yani dükkânda adamın ölmesinden senin ıslah evine girmenden sonraki günlerdi, ben seni kurtarmak için avukat tuttuğumu söylemiştim ve ablan seninle ilgili gelişmeleri takip etmek için arada sırada galeriye uğruyordu. Allah benim binlerce kez belamı versin, verdi de zaten mamafih, ablandan çok hoşlanmaya başlamıştım. Genç gözlerini kapatıp, yumruklarını sıktı derin derin nefes almaya çalışıyordu. Adam konuşmasına devam etti, onsekizinden sonra ceza alman ve hapishaneye girmen söz konusuydu, yani durum çok kritikti, annen ile ablan senin için çok endişeleniyorlardı ve umutlarını bana bağlamışlardı. Ve ben bu durumu kullandım, zavallı ailenin paraları yoktu ve bu işler için yani seni kurtarmam için bir sürü para gerektiğine ablanı inandırmıştım. Yani ablanı seni kurtarmam karşılığında rezilce çaresiz bırakan bendim, ona yine de kızabilirsin ama bana ister inan ister inanma bu konuda ablan suçsuzdur, bunu senin için yapmıştır ve asla isteyerek de yapmamıştır dedi. Sonra tutulan avukat kanalıyla adamın beni vuracağı sırada senin olaya müdahale etmen nefsi müdafaa gibi değerlendirilerek onsekiz yaşından sonra ceza alman engellendi dedi. Bundan sonra hukuken vs. yapılması gerekenleri, borçların nasıl ödenebileceğini, evin ne kadar edebileceğini anlattı patron ona. Teşvikiye’deki evi borçlar ödendikten sonra kendisi ve ablasından olan oğlu arasında pay edeceğini bilerek huzuru kalp içinde ölmek istediğini söyleyerek ondan son bir özür diledi her şey için ve ona son bir teşekkür etti her şey için. Genç adam eski patronunun bütün sözleri bittikten sonra, borçların ödenmesini evin satışını sağlayacağını, kendisinin herhangi bir pay almayacağını peşinen söyledikten sonra. Yeğenine bu gerçeklerden asla bahsetmeyeceğini, ablası ile de bu konuyu asla konuşmayacağını söyledi. Fakat diğer iki çocuğunun da bu miras üzerinde hakları olduğunu belirtince, patron onların kendisini ret ettiğini, eşinin birkaç yıl önce öldüğünü tesadüfen duyduğunu, çocuklarının ise nerede olduklarını bilmediğini söyledi. Genç adam şöyle devam etti, o halde evin borçları ödenecek, satışı yapılacak, çocuklarınız bulunacak, durum kendilerine anlatılacak ve adilce üç çocuğunuz arasında pay edilecek, ben bunu yapmak zorunda mıyım değil tabi ki ama nasıl bir kaderse, çocukken,  minicik avuçlarıma tabancayı sıkıştırıp hayatımı mahvetmiştin. Seneler sonra yine beni bulup dükkânımın kapısının altından şişman bir zarf sıkıştırıyorsun hayatıma, kurduğum düzenime, nasıl bir kaderse zaman zaman yollarımızı buluşturuyor ve mahvettiğin her şeyi benden düzeltmemi, yoluna koymamı istiyorsun, bunu yapmam için bana yalvarıyorsun. Susup sakinleşmeye çalıştı. Evet, yapacağım, sizin için değil çocuklarınız için dedi. Hasta adam gencin dürüstlüğü ve her şeyi olması gereken bir şekle sürüklediği için son derece memnun ve minnettar bir şekilde üçe değil kendini de katarak dörde bölersen mirası en doğruyu yapmış olursun evlat diyerek bu kez gerçekten son kez ona sağ ol dedi.  Bundan sonra bir kez de banka borcunun taksitlendirilerek yapılandırılması, tapu, ipotek ve noterdeki işlemler için bir araya geldiler. Öncelikle Teşvikiye’deki evi biraz tadilattan geçirip kiraya verdi. Her ay kiranın üzerine cüzi bir miktar eklediğinde dört senede borç ödenmiş olacaktı. Genç adam yoksulluktan gelmiş biriydi ancak kumarhanede kazandığı paranın çoğunu biriktirmiş olduğundan hali hazırda ciddi bir para sıkıntısı bulunmamaktaydı. Karınca kararınca emanetçi, zamanla sahaf ve nihayetinde antikacıyı da andıran dükkânından da üş beş kuruş kazanıyor kendi yağında kavruluyordu. Dükkânın üzerindeki daireyi de kiralamış böylece evi işi yan yana olmuş, çok da iyi olmuştu.

Gece yatağına yattığında eskisi gibi hemen uyuyamadığını fark etti. Aklına takılan son zamanlarda, ışıltılı ela gözler ve duru bir tebessümdü. Ortak yönleri vardı, ikisi de kitap okumayı, şiir ve edebiyatı seviyordu. İkisi de ağır başlı, ciddiydi. En ortak yönleri ise güler yüzleriydi. Kız okuduğu kitabı iade ettiğinde genç adam daha önce okuduğu halde o kitabı büyük bir keyifle tekrar okuyor, genç adam aynı kitapta sanki daha önce farkına varmadığı bazı şeyleri fark ediyordu. Bu dünyayı yeniden keşfetmek gibi bir şeydi, yeniden keşfetmek ama her şeyi çok daha iyi anlayarak yeniden keşfetmek. O gün ikindine doğru kızın en son okuyup iade ettiği kitabı okumaya koyuldu. Birbirlerini çok seven iki gencin aşklarını anlatan hikâye tarzı ince bir kitaptı. Hikâyenin ortalarına doğru babasının hariciye görevi nedeniyle kızın ailesiyle beraber başka bir ülkeye gitme zarureti doğuyor. O sırada üniversitede okuyan kızın gittikleri ülkedeki bir üniversiteye devam etme durumu gündeme geliyor. Erkekse tıbbiyeden mezun olmuş bir hastanede yeni göreve başlamıştır.  Tabi âşıklar bu durumdan çok tedirgin oluyorlar, onca sevgi, aşk, onca duygular, yaşananlar, ileriye dönük hayaller gerçekten de zor bir durum ile karşı karşıyadırlar. Bunları okurken sayfaların arasında küçük bir kâğıt gördü genç adam, kâğıtta yazılı olan sözcükleri okudu. Bu kadar severken bu ayrılık niye?/ben olsam gitmezdim sevdiğimi bırakıp/hiçbir yere diye yazılmıştı kâğıda. Gülerek ben de diye tekrarladı içinden genç adam. Kitaplar, yazarlar hakkında konuşuyorlar, birbirleriyle sohbet etmekten büyük bir keyif alıyorlardı. Emanetçi dükkânının karşısındaki binanın ikinci katında ailesiyle yaşayan güzel kız eczacılık fakültesi üçüncü sınıfa geçmişti. Genç adam için tahsil elzem hale gelmişti. Mutlaka liseyi dışarıdan bitirecek ve hedeflediği üniversite tahsilini kesin yapacaktı. Uyandıklarında ilk işleri birbirlerini görmek olmaya başladı. Sanki bu, güne ve her şeye başlamak için ilk koşuldu. İlk uyanan hemen pencereye koşar, perdeler kapalı ise açılır ve direk karşıya bakılır, o aralarda ya aynı anda ya da yakın zamanlarda gözler birbirini görür, gülümsenir ve artık güne başlanabilirdi.  Kızla oğlan arasında hem sosyal hem kültürel açıdan seviye farkı varmış gibi görünmesine karşın delikanlı sağlam karakteri, iyi yüreği ile epeyce kitap okumuş alt yapısı ve güzel olan her şeye çabucak adapte olan tarzıyla kızın yanında hiç sırıtmıyordu. Kız gerçekten de sadece kitap alış verişi amacıyla girip çıktığı bu dükkânda her seferinde birkaç cümlelik sıradan konuşmalar sırasında farklı bir insanla muhatap olduğunu fark etmiş, kibarlığından etkilenmişti. Genç adam yine kızın bir gün okuyup iade ettiği bir kitabın sayfaları arasında şu satırlara rastladı. “inanmazdım/sevmenin insanı bu denli hafifleteceğine/inanmazdım yüreğimin yüreğinin/gözlerimin gözlerinin takipçisi olacağına/şu gökyüzü üstümüzdeki/şu ağaç aramızdaki/şu sarmaşık tutunan pencereme/şu bir çift kumru/ ve beni saran her şey/şahittir sana olan sevgime…” Bir sonraki görüşmelerinde delikanlı kıza okumasını önerdiği bir kitap verdi. Genç kız heyecanla kitabı okumaya başladı, ilerleyen sayfalar arasında bulduğu minik kâğıt yüreğinin çarpıntısını artırdı. O minik kâğıtta yazılı dizeleri okurken adeta kendinden geçecekti. Şöyle diyordu genç adam, “seni görene dek/ dikkatimi çekmemişti/hiçbir çift göz/ve hiçbir yürek/ne aşka yolum düşmüştü/ne denizlerde gezmiştim/hayallere de dalmamıştım/düş de görmemiştim/seni görene dek…/bu hissettiğim ilk/çağlayan su/uslu bir nehre dönüşür/seni düşündükçe içimde/duru hayalini seyre dalarım gecelerce/evet sana nehirler birikiyor içimde/yaşama sevinci bu/aşk bu galiba/bu heyecanım sana…”

Bir gün bir şey oldu. Genç emanetçinin zili aralıksız çalıyordu. Uykusundan fırlayan adam ne olduğunu anlayamadan kapının otomatiğine bastı. Kan ter ve telaş içinde kendisine yaklaşanı önce tanıyamadı, adam bir çırpıda kendisini ona hatırlatıp, fazla vaktinin olmadığını, polislerin peşinde olduklarını ve bırakacağı paketi kendisi için saklamasını söyledi. Bu nedir falan demeye fırsat vermeden sadece sakla gelip alacağım şeklinde komut vererek hızla geldiği gibi pür telaş içinde uzaklaştı. Paket elinde kalakaldı genç adam. Sonra paketi kenarından açarak ciddi bir miktarda uyuşturucu olduğunu tespit etti. Elbette ki ne yapacağını şaşırmıştı, insanın başına neler geliyordu elinde olmadan gerçekten bu çok şaşırtıcıydı. Ve işin enteresanı bu adam onun dükkânını, hadi dükkânı bir derece ama evini nereden biliyordu? Demek ki ummadığımız bir sürü şey, yani bize ait olan, hiç ummadığımız kişiler tarafından biliniyor olabilir. Bu adam baba dediği yaşlı emanetçinin hayırsız oğluydu ve zaman zaman kumarhaneye de gelirdi, daha çok oradan merhabaları vardı. Genç adam paketi bırakanın yaşlı emanetçinin oğlu olduğunu biliyordu, ancak o adam babasıyla bu genç adam arasındaki ahbaplıktan, bağdan haberdar mıydı acaba bu tam bir soru işaretiydi cidden. Genç adam o sabah perdeleri açamadı ve ne yapacağını bilemedi. Hatta perdeleri açılmayınca endişelenen ve kapısına gelen kız arkadaşını dahi apar topar çok önemli bir işi olduğunu söyleyerek kapıdan uzaklaştırdı. Uzun uzun düşündükten sonra kararını vermişti ve bu yaşlı emanetçiye anlatılması gereken bir meseleydi. Yoksa bu işin altından kalkması mümkün görünmüyordu. Evet, düşündüğü gibi yaptı bir poşete koyduğu paketi alarak doğruca babaya gitti ve durumu anlattı. Yaşlı emanetçi onu can kulağıyla dinleyip düşünmeye başladı, sessizce düşündü ve sonunda telefonu çevirdi. Teşkilatta hala onu sayıp, seven can arkadaşlarından birine ulaşıp görüşmeleri gerektiğini söyledi. Randevu alıp iki emanetçi birlikte emniyete gittiler, çok iyi karşılandılar. Yaşlı emanetçi genci işin içine hiç karıştırmadan oğlunun durumunu ve paketi teslim etmek istediğini belirterek ifade verdi ve teslimat yapıldı. Her zaman olması gerekenler yapılmalıdır. Olması gerekenler yapıldığında sorunlar giderek azalır. Olması gerekenlere kim karar verir? Bu tabi önemli bir nokta olması gerekenleri tespit edenler en olması gerekenleri biliyorlarsa her şey git gide iyiye gider, değilse sıkıntılar çoğalır. Birkaç gün sonra akşamüstü zil tekrar aralıksız çalmaya başladığında, genç adam o kadar heyecanlanmadı. Çünkü bu bir kez yaşanmıştı ve en olmadık, akla gelmeyecek şey ile karşılaşılmıştı. Bu sefer en fazla ne olabilirdi ki? Adam gelip paketini isterdi. Fakat zaten olması gereken yapıldığından endişe edecek bir şey yoktu. Evet, paketi almaya geldim dedi.

-Paket yok

-o ne demek, paket nerde

-poliste

-poliste mi? Ben sana polise mi ver dedim

-senin bir şey demene gerek yok, ben polise verdim.

-Delirdin mi sen beni bitirirler.

-Bu senin bitmemiş halin mi?

diyerek güldü genç adam ve olanları, babası ile ahbaplığını, babasının da devreye girerek paketin polise teslim edildiğini söyledi. Böyle bir şeyin asla mümkün olamayacağını, bunu duyarlarsa kendisini yaşatmayacaklarını söyleyerek ciddi marazalar çıkarmaya yüz tutan adam, babası kapıdan girince sustu. Babası bu olanları haber almış ya da hissetmişçesine orada nasıl bitti bilinmez ama böyle bir ortamda bulunması elzem ve ideal bir zamandı. Bana bak evladım dedi beni sevmediğini biliyorum ama ben beni sevmeni değil kendini sevmeni istiyorum senden, bu senin yolun yol değildir, bugün olmasa yarın sen bu yolda kırılırsın, bir köşede kalakalır kıvrılırsın, eşin, yavrun var senin canların, benim canımdan çok canlarım, gel bu yanlış yoldan vazgeç oğlum.

-Ben seni neden sevmeyim baba dedi. Baba biraz kısık sesle çıktı ağzından.

-Ben seni neden sevmeyim.

-Bilmiyorum bana olan sevgini hissetmedim hiç, hoş dedim ya sevmesen de darılmam çocuğunu sev, karını sev bana daha makbuldür, onlara daha çok lazım senin sevgin

-ne okulum, ne tuttuğum işler, arkadaşlarım istediğin gibi olmadı, hoşnut etmedi seni, seni memnun edemedikçe ben de memnun olmadım, öfkelendim, sana düşmanlığım bana düşmanlığımdı baba, sen iyi bir adamdın Allah için, affet beni, ne olur affet.

-Oğlum ben seni daima sevdim, hep sevdim, toz konduramadım üstüne, hep benim oğlum ne yaptığını bilir dedim son ana kadar ve hala da öyle çok inanıyorum ki sen ne yaptığını bileceksin ve bir gün saygıdeğer bir adam olacaksın.

Sarıldılar. Baba dedi yarın benden utanmayacaksın sana söz veriyorum. Birkaç gün sonra  gazetelerde maşanın itirafı, düğüm çözüldü, uyuşturucu şebekesi çökertildi manşetlerini okurken genç ve yaşlı emanetçiler ağlıyorlardı. Ve onun için dua ediyorlardı.

Sen benim sokak lambam/gecemi aydınlatan/sen benim güneşim/sabahıma doğan/yaşama sevincim/incitmekten korkarım seni/narin kelebeğim/gelmesen bile/sadece seni/seni sadece ömrümce beklerim… Fırsat buldukça mahalleden kaçıp kırlara çıkıyorlar, bazen sinemaya, tiyatroya gidiyorlar, kimi sahaflarda yorgun düşene dek saatlerce gezip, çay içiyorlardı.  Aralarındaki sevgi bağı gün geçtikçe öylesine kuvvetlendi ki, gerçek aşkı bulduklarını düşünüyorlardı. Kız genç adamın dışarıdan liseyi bitirmesinde, üniversite sınavlarına hazırlanmasında öyle çok yardımcı oldu ki. Her fırsatta onu çalıştırdı, ona ödevler verdi, kaytarmasına asla müsaade etmedi. Her zaman olduğu gibi gayretler yerini buldu ve bir gün bir de baktılar hukuk fakültesi öğrencisiydi artık genç adam. Bu ne inanılmaz bir şeydi, rüya gibi.

Nihayet banka borcunun son bir taksiti kalmıştı. Eski patronu ile hastanedeki karşılaşmalarından sonra hukuki işlemler için son bir kez daha buluşmuşlar ve ondan yaklaşık iki ay sonra hastaneden bir telefon gelmiş ve adamın ölüm haberi hayattaki yegâne yakını olarak kendisine bildirilmişti. Koşup hastaneye gittiğinde kimsesizler mezarlığına gömülmek üzere bir takım işlemler başlatılmıştı ki genç adam bu işlemleri durdurarak onun kimsesiz olmadığını, kendisinin yakını hatta baba yarısı olduğunu belirterek bizzat normal bir cenaze töreni yapacağını belirtmişti. Ve gerekli tüm işlemleri tamamlayarak cenazeyi defnetti. Çok sade bir tören oldu, cami cemaatinden başka ne tanıdığı ne de tanımadığı bir Allah’ın kulu yoktu cenazede pek tabi ki. Defin sırasında görevlilerin dışında yine tek başınaydı, mezara inip iki görevlinin uzattığı kefene sarılı cansız bedeni başka bir görevliyle beraber alıp çukura koymak da ona düştü. Bu adama borçluymuş gibi katbekat bedelini ödettiriyordu hayat ona sanki. Oysaki bu adamdan katbekat alacaklıydı. Şu halde olup biten insani bir vazifeden gayri bir şey değildi. Tabi ki pek çokları insan olmayana insanlığın lüzumu yoktur diye düşünür. Doğrudur da fakat bazıları hak edene dahi sırtını dönüp gidemez. Hangisi iyidir bilinmez. Lakin şu da var ki hayat bazı şeylere mecbur kılar insanları, kaçamazsınız.  Adam öldüğünden çocuklarını aramak, babalarının ölüm haberini vermek aklından geçmişti fakat bunun için zaman yoktu, kendi kendine onun öleceğine inanmadığı ve çocuklarını bulmadığı ve haberdar etmediği için kızmıştı o gün ama artık yapacak bir şey yoktu. Nerdeyse dört yıl olmuştu öleli ve onun borcunu ödemişti bankaya, ona olan sözünün ilk adımını tamamlamıştı. Nasılda hızla geçiyordu zaman hayret verici diye geçirdi içinden ve şimdi sıra eski patronunun çocuklarını bulmaya gelmişti. Patronun oğlu kendiyle akrandı hemen hemen kız ondan dört beş yaş daha büyüktü, onları nasıl bulabileceğini düşünmeye başladı. Babası, tabi ya babasının polis arkadaşları bu işi halledebilirlerdi, hem de şipşak. Adresleri, telefonları tespit edildi. Oğlu evlenmiş ve İzmir’e yerleşmiş bir bankada çalışıyordu. Kızı ise İstanbul’da oldukça zengin sanayici bir işadamıyla evlenmişti. Genç adam onları telefonla aramak yerine mektup yazmasının daha uygun olduğunu düşündü ve genel hatlarıyla durumu özetleyen bir mektup yazarak uygun bir zamanda bir araya gelerek görüşmeleri ve bazı şeylere karar vermeleri gerektiğini ve bu emaneti ilgili kişilere teslim etmek istediğini belirtti. Mektubuna iki kardeşten de cevap almış ve görüşme günü kararlaştırılmıştı. O gün geldiğinde dükkânda hazin bir karşılaşma oldu, çocukluktan tanışıklık vardı haliyle, dünkü küçükler bugün büyümüşler ve bir araya gelmişlerdi. Belki de bu çocuklar da bu genç adamı babalarının yanlarında çalışan ve bir cinayete karışan katil olarak hatırlıyorlardı. Kendilerine o konuyla ilgili ne anlatılmıştı acaba veya belki de evde konu dahi edilmemiş olabilirdi. Neyse dedi içinden konu bu değil zaten ve babasının mektubunu göstererek isterlerse bu mektubu okuyabileceklerini belirterek her şeyi onlara anlattı, ablasından olan küçük kardeşlerini de. Abla kardeş anlatılanları üzüntüyle dinleyerek babalarının mirasını istemediklerini söyleyiverdiler bir çırpıda. Fakat daha sonra oğlu aslında babasına olan kızgınlığından mirası reddettiğini fakat makul düşününce neden almasın ki, alabileceğini söyledi. Kız da paraya ihtiyacı olmadığını fakat bunun farklı bir şey olduğunu, alacağını, gerekirse erkek kardeşine vereceğini söyledi. Sonuç olarak miras paylaşılıyordu evet. Genç adam yeğeninin bu sırrı asla bilmemesi gerektiğini onlara hatırlatarak, bu konuda söz aldı, yeğeninin hakkını kendisinin alacağını ve zamanı gelince onun için kullanacağını veya ona bırakacağını söyledi. Abla kardeş ona müteşekkir olduklarını gerçekten büyük bir insan olduğunu, bu davranışının inanılmaz asil olduğunu belirttiler ve sanki babaları ile söz birliği yapmışçasına kendisinin de mirastan pay alması gerektiğini, mirasın üç yerine dörde bölünmesi gerektiğini söylediler. O ise böyle bir parayı almayacağını sadece banka borçları için her ay eklediği paraları alacağını söyledi ve ödediği paraların banka makbuzlarını göstermek istedi. Onlar bu yaptığının onca fedakârlıklarının yanında komik kaldığını söyleyerek gerçekten bu makbuzlara bakacağımızı düşünmüyorsun değil mi diyerek ona hayretle güldüler, bu nasıl bir adamdı gerçekten de.   Kız bir ara öyle bir daldı ki eski günlere, bu evi hatıralarıyla beraber acaba ben mi alsam diye düşündü fakat babasının yaptıkları, annesinin üzüntüleri ve hep genelde acı olaylar doluşmaya başlayınca aklına hemen vaz geçti. Ve birden çocuğa dönerek babamın yüzünden senin hayatın da mahvoldu fakat çok düzgün birisin, kurtarmışsın kendini inan buna çok sevindim ve daima dostun olduğumu bilmeni isterim dedi.  Genç adam babasının yüzünden hayatının mahvolduğu kısmına takılarak soran gözlerle kıza baktı. Ben her şeyi biliyorum dedi genç bayan babamla annem münakaşa ederlerken duymuştum. Zavallı çocuğun da başını yaktın diye bağırıyordu annem babama. Genç bu iki kardeş tarafından katil olarak hatırlanmayacağı için son derece mutlu bir şekilde tebessüm etti.  Ve haydi bakalım her şey çözümlendiğine göre, sizi benim için çok önemli biriyle tanıştırmak istiyorum dedi ve o sırada yanlarına gelen kız arkadaşına dönerek çocukluk arkadaşlarım diyerek onları tanıştırdı. Sonrasında da köfteler benden, şu minicik dükkân var ya şu köşedeki dünyanın en güzel köftesini yapıyor, inanmazsanız gelin de görün. Gülüşmeler eşliğinde dükkâna geçildi, bunlar gerçekten de bir dönem kaderleri keşişmiş ve hala da ahbaplıkları devam eden, edecek kişilerdi. Keyifli bir arkadaşlığın, kadim bir dostluğun kapıları yeniden açılmıştı yıllar sonraki bu buluşma ile.

Genç adam banka borcu bitip ipotek kalktığından, birkaç ay içinde iyi bir bedel üzerinden evin satışını gerçekleştirip alacaklarını tahsil ettikten sonra, parayı üçe böldü ve iki kardeşe paylarını teslim etti. Genç adam, kız arkadaşı ve iki kardeş yine güneşli güzel bir günde buluşup banka işlemlerini tamamlayıp hoş bir gün geçirdiler bu sayede aynı zamanda. Yeğenine düşen parayı yatırmak üzere kendi adına yeni bir vadeli hesap açtı, bu hesaba hiç dokunmayacak nemalarıyla beraber birikecek parayı zamanı gelince yeğenine teslim edecekti. İşin en zor kısmı yeğenine nasıl anlatacağıydı durumu fakat bunu şu anda düşünmek istemiyordu zira sırlardan, sorumluluklardan oldukça yorulmuştu. Zaman içerisinde doğruyu bulacak ve uygun bir dille durumu anlatarak yeğenine emaneti teslim edecekti nasıl olsa.  O hayata adeta bir emanetçi olarak gelmişti. Doğası gereği en iyi yaptığı iş buydu. Ve hayat durmadan ona böyle bir pozisyon hazırlıyor, sürekli böyle bir konumun içine sokuyordu. Ya da bu tamamen yüksek sorumluluk ruhu nedeniyle omuzlarına oturmuş veya sırtına yüklenmiş bir yüktü ki tamamen kendinden kaynaklanan bir durumdu. Hayata ve insanlara en başından beri duyarsız kalsa, çevikçe sırtını dönüp çekiliverse tek bir derdi, sorumluluğu olmazdı oysa. Çocukken güvenecek birilerine çok ihtiyaç duymuştu. Belki de bu yüzden güvenilecek biri olmak hoşuna gidiyordu, bilinmez. Fakat işin enteresan tarafı yaşadıklarından da bir şikâyeti yoktu, e bu durumda tamamen kendisiyle ilgili bir durumdu, kendi bilirdi elbette.

Güzel bir mezuniyet töreniydi. Annesi, ablası, kız arkadaşı, baba dediği adam hepsi törende bulundular ve hepsi sevinç gözyaşı döktüler. Genç avukatlar, haklıyı savunacaklar, haksıza göz açtırmayacaklardı. Emanetçi gerçekten de kendine yakışır bir emanet olarak diplomasını  almıştı. Güvenilir bir adamdan ne iyi bir avukat olurdu düşünebiliyor musunuz? Emanetçi avukat, avukat emanetçi diye kelimelerin yerlerini değiştirerek sürekli içi bunu tekrarlıyordu. Evet, o adamlığına harika bir halka eklemişti, evet o gerçek bir emanetçi ve cevval bir yasa adamıydı artık. Önemli bir bankanın hukuk danışmanlığına kabul edildiği günün gecesinde ablasına akşam yemeğine gitti. Ailesiyle hasret giderdi, eniştesinin onun şerefine aldığı rakıdan ikişer kadeh içtiler. Yeğeniyle ilgilendi, konuştular biraz, içi rahatladı akıllı bir çocuk olacaktı bu evet ve aslında dayısında önemli bir emaneti bulunan bu çocuk şanslı sayılabilirdi bu bakımdan. İyi eğitim alması, güzel okullarda okuması için dayısı ona gereken desteği sağlayacak ve bu dayı hayatı boyunca bu çocuk için belki de hayatındaki en önemli insan olacaktı. Önceleri yani genç yaşında dayı ona gerçekleri anlatamayacaktı maalesef zira gençlik çok kritik bir dönemdir. Bir şekilde atlatılması gereken, bir şekilde derken bunun pek bir şekli de yok işte aslında, gençler, aile, çevre, şans derken yırtarlar çoğu zaman pek bir cahillik ve aptallık döneminden, Allahtan çoğu yırtar. Yırtamayanlar da neyse oraya hiç girmeyelim o büyük bir yürek yarasıdır en başta ana baba için, sonra herkes için. En ilgisi olmayan insan bile böyle yırtamayan gençleri görünce çok bozulur, zira hayatta böyle durumların olabileceği ihtimali, kendi çoluk çocuğunu, torun tombalağını düşünen herkese ibret olur, epeyce dert olur neticede. En azından iyi bir eğitim alacak diye tekrarladı içinden genç adam, bu akıllı çocuk en azından iyi bir eğitim alacak bundan sonra ve gerekmedikçe ki neden gereksin ki geçmişiyle ilgili bir gerçeği öğrenmesine de ne şimdi ve de ne de daha sonra hiç gerek yok. Evet, bu gece ablasına yemeğe gelmesi ne de önemli kararlar almasına neden olmuştu aslında, süper diye düşündü, kafası adamakıllı rahatlamıştı. Bu çocuğun avukat bir dayısı vardı, üstelik yeğenini çok seven bir dayı, olamaz mı? Ve onun eğitimi ile yaşantısı ile yakından ilgilenen bir dayı evet hepsi bu kadar basit.

Bankanın hukuk danışmanlığı sayesinde önemli tecrübeler kazanan genç avukatımızın aşk hayatı aynı bayanla hızla evlilik yolunda ilerlerken, emanetçi sahaf antikacı karışımı dükkânı idare etme işi yaşlı emanetçinin hayırsız ancak son atraksiyonlarıyla hayırlı ve şerefli bir insan olma yolunda hızla ilerleyen oğluna kalmıştı. Evet, bir yandan uyuşturucu şebekesini polise ispiyonladığı için başıma bir iş gelir mi acaba diye paranoyak olmuştu ama bir yandan da dürüst bir adam olmanın hafifliği çok başka bir şeydi. Nihayet babasının sevgi dolu gözlerine, bakışlarına mazhar olmanın mutluluğu, evde karısı ve çocuğuyla huzuru, mahalle esnaflarıyla sıradan güncel yaşamı, üç beş kuruş kazanmanın hazzı, her şey, her şey çirkin işler yapmaktan çok daha güzeldi. Hatta kendi buluşu ile ilaveten tahta boyama kursu açması hem mahallede yaşayanlar için hem kendi açısından öylesine güzel bir faaliyet olmuştu ki hemen herkes çılgınca tahta boyuyor, gelen hocayı can kulağı ile dinliyor ve oracıkta açıverecekleri sergiye en güzel eseri yetiştirmeye çalışıyordu.

Böyle herkes için farklı bir yanından anlamlı bir hale gelen dünya, nasıl da güzel bir yerdi…

Avukat birkaç yıl sonra banka avukatlığından istifa ederek kendi bürosunu açtı. Amacı haklının yanında olmaktı. İmkânı olmayan haklı onun için daima daha makbul oldu, imkânı olmayan ancak haklı biri onun daima tercihi oldu.    İmkânı olan istediği herkesi bulabiliyor ve herkese ulaşabiliyordu nasıl olsa. O hem fakir hem zenginlerin hemen herkesin aradığı bir avukat haline geldiği gün inanılmazı başarmıştı, adı duyuldu, başarıları konuşuldu.

Bir gün bir şey oldu. Babası, yani baba dediği baba saydığı adam onu telefonla aradı ve belediyeden bir yazı geldiğini,  genelevin kapatılacağını, bu nedenle civardaki işletmelerin de filanca tarihe kadar kapanması gerektiğine dair yazıyı ona okudu. Ertesi sabah erkenden babasının yanına gittiğinde belediyenin yazısını tekrar okudu. Konuyu aralarında tartışıp, değerlendirdiler, hukuki açıdan neler yapılabileceğini vs. konuştular. Fakat burada yapılması gerekenlerden en önemlisi, bu barakadan ibaret emanetçinin emanetlerinin öncelikle bir yere taşınması gerekliliğiydi. Kadıköy’deki genç avukatın veya emanetçinin evindeki odalardan birine buradaki emanetlerin konulmasına karar verildi. Belediyenin öngördüğü süre dolmadan önce genç emanetçi yaşlı emanetçi babasına yardım edecek oradaki malları, eşyaları her neyse kutulara koyup genç emanetçinin dükkânının da bulunduğu aynı zamanda ikamet ettiği binadaki dairesindeki bir odaya yerleştireceklerdi. Bir gün genelev önündeki barakadaki emanetleri toplamaya ve kutulara yerleştirmeye başlamışlardı ki genç emanetçi avukatın herhalde rüyasında görse inanamayacağı bir şey oldu. Bordo renkli kadife bir kese ters düz edilince içinden tek taşlı burgulu bir yüzük düştü masanın üstüne. Genç adam dondu kaldı, yaşlı adam ona bakakaldı, evet genç adam bir yüzükten bahsetmişti ihtiyara ama detaylarından söz edilmemişti, fakat şu yaşanan şaşkınlıklar birbirlerine bakakalmalar sanki birden tüm hikâyeyi anlatmış kadar gerçekti. Bu babamın yüzüğüne çok benziyor diyebildi. Yaşlı yıllar öncesine savruldu, bu saçları sana benzeyen, saçlarını dalgalandırıp yokuş yukarı giden adamın diyebildi belli belirsiz. Sonra eski bir defteri aramaya koyuldu yaşlı emanetçi. Çok eski bir defteri aradı durdu ve sonunda buldu, sanki tüm ömrü huzur buldu. Bu yüzüğün sahibi dedi Ahmet Vefik Temizsu. Genç avukat kalbi gümbürdercesine atarak nüfus cüzdanını çıkardı ve baba adını ispatlarcasına babası yaşlı emanetçiye uzatarak gösterdi. Nüfus cüzdanında baba adı Ahmet Vefik Temizsu yazıyordu. İnanılmazın gerçekleşmesiydi bu. Ömür boyu aradığı emanet, hayatta en güvendiği, tek güvendiği adama emanet edilmişti. Ve o yaşlı emanetçi hayatı boyunca kendisine emanet edilen ancak hiçbiri alınmayan bir tek emaneti yani o yüzüğü kılını kıpırdamadan, büyük bir huzurla gerçek sahibine, Ahmet Vefik Temizsu’nun oğluna teslim etti.    (Bitti)

Yazan:Bekir Mutlu Gökcesu

Bu hikayenin her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir