Deneme

Hisli Duygular Manzumesi

Cinnah’tan Kuğulu’ya doğru yürüyordu. Az önce çok uzun bir süredir görüşmediği avukat arkadaşının bürosundan çıkmıştı. Yolu bu taraflara düşünce lise arkadaşı aklına düşmüş ve illaki onu görmek istemişti. Ona kimseyi pek özlemediğini ama nedense onu çok özlediğini söylemişti açık yüreklilikle. Müge’de ona az sitem etmekle beraber her zamanki gibi koyu bir sohbete dalıverdiler kahvelerini içerlerken. Suat son yıllarda nasıl çetrefilli işlerin içinde boğulduğunu özetleyip, başkaca hiçbir şeye ve kimseye bakamadığını anlatarak bir anlamda günah çıkartmıştı.  Müge bir ara ben kanser oldum dediğinde kalakaldı, büyük bir üzüntüyle ona baktı Suat, diğer bütün konuşulanlar o an anlamını kaybetti, ne diyorsun, nerden çıktı, ne kanseri diyebildi Suat. Müge 2013’de meme kanseri dedi, bir ameliyat olduğunu, epeyce tedavi gördüğünü söyledi. Fakat çalışmayı seven, dirayetli biriydi Müge, işini hiç bırakmamış, hasta moduna girmemiş. Avukat hanımın başka bir randevusu olduğu için kısa bir görüşme oldu. Suat onu çok sevdiğini yazarak şiir kitabını imzaladı, hemen bu gece okuyacağım diyen Müge’ye ve epeyce sarılıp vedalaştılar. Gitmeden önce rakı içiyormusun kız dedi Suat, tabi canım deyince Müge, fazla arayı açmadan bir dahaki sefer rakı içmek üzere buluşmaya karar verdiler.  Arkadaşını görmekten mutluluk fakat onun rahatsızlığından duyduğu üzüntüyle iniyordu yokuş aşağı. Kafasından onunla görüşmediği yılları hesaplamaya çalıştı galiba beş yıl belki de daha fazla olmuştu. Müge’nin arakadaşın öldü de diyebilirlerdi sana lafına takıldı, gerçekten de öyle diye düşündü. Kuğulu Park, aynen gençliğindeki gibi duruyordu, banklar, insanlar, oradaki kafe, simitçiler, piyangocular. Gözleri biraz soluklanacak bir bank bulamayınca parkın içinden yavaşça geçip Tunalı Hilmi’ye çıktı. Evet, burası da aynen yerinde duruyordu. Sağlı, sollu kafe, pastane, dükkânlar, bankalar bir insan kalabalığı, adım başı müzik yapan, hem de başarıyla yapan, güzel gençler. Eskiden piyasa yapmak denirdi bu caddede yürümeye, belki hala deniyordur diye geçirdi içinden. Sonra o eski, çok eski sandviççi, önünden geçerken giriverdi içeri, bir sosisli ile ayran dedi o eski, çok eski alışkanlıkla. Aynı küçücük mekân, yalnız bu kez içeride duramadı ben dışarıda yiyeceğim diyerek minik bir masada minik bir tabureye oturup ama caddeyle içli dışlı sosisliyle ayranı keyifle götürdü. Aynı tat. İnsan neden acaba yıllar sonra eskiyi ve o tatları arıyor, bulunca da mutlu oluyordu? Gerçi genelleme de yapmamak lazım, eskiden olmayan sokak çalgıcıları da mutlu ediyor insanı ona bakarsan dedi. Tüketmek istemese de Bülten Sokak’tan sola sapınca Tunalı bitti ama oralarda eskisinden çok fazla hareketli ve neşeliydi. Tunus’a çıkmadan gayriihtiyari zamanında girip çıktığı bir apartmanın üst katlarına çevirdi kafasını, ikinci kat mı, üçüncü kat mıydı acaba diye düşündü sonra perdesi havalanan kapısı açık bir balkona dikti gözlerini sanki biri çıkıverecek gibi.  Güzel bir kadındı dedi, çok da ateşli ama hiç imkân var mı hala orada olmasına. Yürüdü. Tunus Caddesi’nden Bulvara çıktı ve aşağı doğru devam etti, geçtiği yerlerde mutlaka bir yaşanmışlık vardı, ilk aklına gelen anıya takılıp kalıyor, bu arada insanları, yüzleri incelemeyi de ihmal etmiyordu. Bakanlıklar’dan kitapçıların olduğu yere ilerledi işte gençlik oradaydı ve çoğu ders kitaplarının peşinde, bir pırıltı, bir cıvıltı, devamı Karanfil Sokak’da gençlerin, kafeler tıka basa dolu, bir nargiledir fokur fokur fokudatmalar, çaylar, fallar. Bir sürü saray, simit sarayları. Değişik tabi. O sokakta eskiden müdavimi olduğu kahve de duruyor hala. Sonrasında Kızılay’a Sakarya Caddesi’ne kadar uzandı hatta birkaç kere etrafında turladı oraların. Kaybettiği sevdiği bir eşyasını bulmanın şaşkınlığı, sevinci, neden kaybettim veya neden daha önce bulamadım hüznü gibi karışım duygular. Kızılay çocukluğu demekti, yukarlarsa gençliği. Kuruyemiş aldı, tütün aldı. Sonra yorgun düştü, az yol değildi nereden nereye gelmişti şaka maka. Bütün gördüklerinin içinde üç mekân yerli yerinde duruyordu, önce öyle gibi geldi ona. O sandviççi, kıraathane ve Meşrutiyetteki pastane ah o pastane, az oturmamışlardı Filiz ile orada. He bir de lokanta vardı eskilerden aynı şekilde duran, başka yerlerde vardı, aslında çok yer vardı aynen duran düşününce abartma dedi.  Bu şehir neredeyse aynen bıraktığım gibi duruyor be yerli yerinde. Fakat ona farklı gelen bir durum vardı ortada, gerçekten çok farklı gelen. Eskinin tersine zamanla şehir merkezinden uzak yerlere gitti insanlar. Suat’da öyle bir yerde oturduğundan ve uzun süredir merkeze gelmediğinden olsa gerek hem çok özlemiş mutlu olmuştu hem de kendini çok yabancı hissetmişti. Nedenine gelince, eskiden Cinnah’tan, Tunalı ve Bakanlıklar’dan Kızılay’a gelene kadar bir iki ahbaba, en azından bir sürü tanıdık simaya rastlanırdı, inanılır gibi değil, ne oldu da böyle oldu? Çoklarının İstanbul’a veya başka yerlere gittiklerini biliyoruz, bir sürü insanların vefat ettiklerini de keza denildiği gibi bir sürü insanın şehir merkezleri diyebileceğimiz semtleri terkedip daha, hatta daha da uzak semtlere taşındıkları da malum. Ama yine de eş dosttan da geçtik hadi, tek bir tanıdık simaya rastlamamak ona cidden çok koydu. Bu, bir bakıma devri kapanmak, modası geçmek hani, yabancılaşmaktı. Elbette bu şehirliliği özümsemiş biri olarak bir ürkeklik hissetmiyordu, insanların da onu dışladığı falan yoktu ama bu farklı bir şeydi, insanlarını kaybetmek gibi veya bir zamandan tünele girip çok farklı bir zamandan çıkmak gibi. Başka bir şehire gitmek gibi. Biraz şaşkınlık, biraz üzüntü ve hüzün ama yine de eski iki dostu görmenin Müge ve şehir yani    daha baskın mutluluğu ile Kumrular’dan dolmuşa atladığı gibi soluğu Ümitköy’de aldı. Daha sık gideyim diye düşündü içerilerine şehrin daha çok gideyim ki bu kadar çok yabancılaşmayım hem de sevdiğim bir şey oralarda dolanmak.     

Şehrin epeyce ötesindeki rutin yaşamı oldukça sakindi. Şehrin epeyce ötesindeki evinin epeyce ötesindeki işyeri ise hepten dağların, ovaların sınırında sessizliğe gömülü henüz yeni yerleşilmekte olan toplu konutlardaydı. İnsanlar oldukça mütevazı hatta alt tabaka olarak nitelendirilebilecek bir toplum katmanının ahalisiydi. Suat gitgide şehirden, her şeyden uzakta aklındaki dağa doğru emin adımlarla yaklaşıyordu galiba. Aslında işyeri gayet huzurluydu, orada rahatça çalışabiliyor kimse tarafından rahatsız edilmiyordu. Fakat son yıllarda yaşadığı maddi sıkıntıları ona neredeyse gülmeyi unutturmuş, bakışlarını endişe, korku karışımı bir pus bürümüştü. Korkaklık ona hiç yakışmıyordu, o mucizevi, her zorluğu kolay eden adama böyle aciz ve çaresiz bir duruş hayır, hayır kesinlikle yakışmıyordu. Çok özlüyordu eski halini, dimdik duruşunu, yiğitliğini, çok.

Geçen ki şehre inme macerası, kendini yapayalnız hissedişinin üzerinden iki gün geçmişti daha, tekrar yolu aynı yerlere düştü. İşte bir deneme şansı daha çıkmıştı, acaba yine tanıdık birine rastlamayacak mıydı? Yine kendini yapayalnız mı hissedecekti? Dikmen’de işini hallettikten sonra ağır ağır caddeden Polisevi’ne doğru yürümeye başladı. Niyeti Kızılay’a kadar yürümekti ama çok kısa bir süre sonra içini sıkıntılar basmaya başlamıştı bile. Böyle hissetmesinin de tek nedeni yine yapayalnız hissedişiydi. Arayabileceği bir kişinin dahi olmamasıydı. Ben nasıl becerdim bunu diye kendine sordu, ben nasıl başardım bu kadar kimsesizliği? Müge geldi aklına ama daha yeni görüştüler, o kadar zaman arama sonra birden tekrar tekrar ara falan saçma geldi tabi, kadın zaten hem çalışıyor hem canıyla uğraşıyor, onun durumuna da üzüldü yeniden bunları düşünürken. Geçmekte olan dolmuşa el edip atladı Kızılay’a indi. Güven Park’ta oturdu, hayatında ilk defa bu kadar boş ve gayesiz kalmıştı, orada oturanlara hiçbir zaman iyi gözle bakmamıştı nedense. Sonra ne yapacağını bilemez bir halde üst geçitten geçip Sakarya’ya kadar yürüdü karnı acıktı, paraya kıyıp bir ayranla döner ekmek aldı, afiyetle yedi, daha iyi hissetti. Hem oralardan ayrılmak istemiyor hem de bir an önce kaçıp gitmek istiyordu. Saçmasapan bir durum yani. Yok, kalabalıklar içinde tek bir insan yok, selamlaşacağı, iki laf edeceği veya ne bileyim hafif meşrep bir kadın da olabilir hani kesişip, takılacağı ama yok. Bir koşuşturma, bir ruhsuzluk, aymazlık insanlarda, herkesin acelesi, yetişeceği bir yer var galiba. Bitmiş arkadaş dedi bitmişim ben bu şehirde. Hızlı adımlarla metronun deliğine ilerlemeye başladı Çayyolu istikametini bulup hareket etmek üzere olan vagona attı kendisini.

Berbat olmasa da hissettikleri çok keyifli değildi. Epeyce önceki yıllardan beri kendi kendine yetebileceğini düşündüğünde genelde bir yandan ne telefonları duruyor ne gelenleri gidenleri eksik oluyordu. O halde onun durumunda herhangi bir değişiklik olmamıştı ki başkalarının davranışlarıydı değişen. Hal böyleyse zerre kadar üzülecek bir şey yoktu bunda. Aslında üzüldüğü bunlar değildi, kabaca bir yüzyılın içine sığan çocukluğu, gençliği ile ilişkilendirdiği insanlarının eriyip yittiğini, silindiğini görmekti onu üzen. Bir de arkadaşlarının birer ikişer göçüşü veya gidici oluşuydu dayanamadığı. Fakat şu az önceki ‘değişen başkaları’ muhakemesinden sonra daha iyi hissetti, onlar lazım değil ki zaten dedi, kimse lazım değil ama sevdiklerimi de bırakmayım artık dedi ve anlaştı kendiyle. Hayat hala güzeldir, incecik bir cigara sardı kendine, hayatın güzellikleri bitmez ki onun için.  İnsanlar ne zaman dürüst olmayı başaracak acaba? Aslında herkes tertemiz doğuyor, önce yalanı kimse akıl edemiyor. Kimsenin başta kandırmak gibi bir niyeti yok. Fakat nasıl oluyor da gün geliyor kötüler, kötülükler türüyor? Basit bir yaşamı art niyetliler nasıl da karmaşık, içinden çıkılmaz bir hale getirebiliyorlar? Sonu olmayan bir yola, tamamlamayı asla başaramayacakları, düşük bir ihtimalle başarsalar bile asla mutlu olamayacakları hayırsız bir yola nasıl çıkabiliyorlar?  

Hafta başı tekrar sakin yaşantısına dönmüş, o şehirden çok uzaktaki mekânında çalışmaya başlamıştı. Havalar soğumuş, rüzgârın homurtusu duyulmaya başlanmıştı. Güzelim yaz gitti gidiyor, bitti bitiyor işte. Uzun süredir çalmayan telefonuna baktı, keşke biri arasaydı. Evet   çaldı, numarayı tanımıyordu. Tereddütlü bir şekilde açtı. Arayan kişi Nermin adında bir bayandı ve telefonunu internetten bulduğunu evini restore ettireceğini söyleyip ilgilenip ilgilenemeyeceğini soruyordu. Aslında Suat tesadüfen girdiği bu tadilat işlerinde umduğunu bulamamış ve bu işleri yapmamaya karar vermişti. Fakat arada sırada da olsa bu şekilde arayanlar oluyordu. Bir an tereddüt yaşadıktan sonra evi görebileceğini söyleyip zamanını kararlaştırıp kapadılar telefonu. Yine netice çıkmayacak bir iş, keşke şu an müsait değiliz veya yapmıyoruz artık bu tip işleri deyip kestirip atsaydım diye söylendi Suat kendi kendine. Bunu hep yapıyordu aslında kaçıncı kez yapmayacağım diyor biri arayınca da red edemiyordu. Neyse dedi gidip bir bakarız neticede çok da sorun değil.  Kendisine bir kahve hazırlamak için yerinden kalkıp mutfağa geçti.  Kahvesini içerken fazlaca bir şey düşünmemeye çalışıyor sadece yazıyordu. En son yazmayı iş edinmişti çünkü sadece yazmayı ama bulaştığı işler de işte peşini bırakmıyordu bir yandan. Ne restoresi be dedi, ben bir yazarım, iyi bir şairim duyguları restore edebilirim sizin pis evlerinizi değil. Sahi nasıl olup da gelip yapışmıştı bu iş ona hiç anlam verememişti buna, ne kadar düşünse de anlam verememişti. Ama bir nedeni olduğundan da emindi bir yandan. Henüz bulamamış olsa da bir nedeni vardı ama neydi?  

Suat ertesi gün kararlaştırılan saatte verilen adrese gittiğinde tahminin üstünde hayli lüks bir siteye girmiş 33 nolu konutun önüne gelmişti. Villanın önüne park etmiş araca bakılacak olursa bu Nermin Hanım epeyce varlıklı biri olsa gerek diye içinden geçirdi. İlerledi kapı açıktı yine de geldiğini duyurmak için önce zile, zil çalışmayınca kapıya vurdu. İçeriden hoş bir ses, Suat Bey mi buyurun dedi. Henüz yüzyüze gelmemişlerdi. Girişden ilerleyip kocaman bir salona geçtiğinde sarışın oldukça güzel, kırklı yaşlarda olsa gerek, gülümseyen bir bayanla karşılaştı.   İsimlerini tekrarlayıp tokalaştılar. Nermin Hanım Suat’a evle ilgili planlarını, isteklerini anlatıyor arada sorular soruyordu. Kendinden emin ve otoriter görüntüsünün yanısıra evde yapmak istedikleri konusunda tatlı bir heyecan yaşıyordu. Suat bazı ölçüler aldı, notlar aldı, birkaç yerin fotoğraflarını çekti. Sonra tekrar sohbet derinleşti. Nermin Hanım genelde duvarları yıkmak istiyor mümkün mertebe aydınlık ve geniş bir mekân hayal ediyordu. Doğrusu Suat Nermin Hanımın bu evde kaç kişi yaşayacağını merak ediyordu ama elbette onu ilgilendirmeyen bir konuydu neticede. Bir müddet sonra fazla odaya ihtiyacım yok bir kızımla ben dediğinde Suat’ın az önceki sorusu cevaplanmış oldu. Üst kata çıkılıp orada yapılabilecekler tasarlandı. Nermin Hanım oradaki büyük odanın kendisine ait olacağını söyleyip terası işaret ederek burayı da boydan boya cam istiyorum dedi. Ve yanındaki iki odayı aradaki duvarı kaldırarak birleştirilebilir miyiz diye sordu. Suat olabileceğini hatta kızı için bir gardolap ile soyunma odası tarzı bir bölüm yapılabileceğini söyleyince Nermin Hanımın hiç beklemediği kahkahasıyla şaşkına döndü. Nermin Hanımın gülmesi bir türlü bitmedi. Suat çok tuhaf bir şey mi söyledim acaba diye düşünürken kadın kızım diye bahsettiğinin kedisi olduğunu söyleyip tekrar gülmeye başladı. Sonra bu kadar çok güldüğü için pişmanlık duymuş gibi afedersiniz dedi, haklısınız tabi nereden bilebilirdiniz ki. Görüşecekleri konular bitince Suat izin isteyerek ve çizimlerle, teklifi kendisine bir iki gün içinde ileteceğini söyleyerek ayrıldı oradan. Nermin Hanımdan epeyce etkilenmişti Suat. Kısa sürede özenli bir çalışma yaptı onun için ve hazırladığı teklifi mailine gönderdi. Birkaç yazışmadan sonra Nermin Hanım işin ne zaman bitebileceğini, kış bastırmadan oraya yerleşmek istediğini söyledi. Sözleşme aşamasında tekrar evde buluştular. Evet, Suat pek de ummadığı bu işi doğrusu zorlanmadan kolaylıkla almıştı duruma bakılacak olursa. Bu Nermin Hanım biraz sert ve kibirli duruşunun yanısıra oldukça rahat davranan ve konuşan, kafa tabir edilebilecek cinsten, gülmeyi seven doğal biriydi. Fakat yapılacak işlerin de itinalı olması elzemdi zira titiz biriydi aynı zamanda, memnun olmazsa çok değişik bir yüzü de ortaya çıkabilecek gibi hani. Fiyatlara ses etmemesi, pazarlıkçı biri olmaması da insana ayrı bir sorumluluk yüklüyordu doğrusu. Suat iyi bir ekiple hızla işlere girişti. Kısa bir sürede epeyce yol katedildi. Evin gerek içi gerekse dışı sihirli bir değnek değmişçesine epeyce şirinleşmişti. Nermin Hanım arada bir uğrayıp yapılan işleri görüyor, gerekli müdaheleleri yaparak genelde olup bitenden memnun ayrılıyordu. Suat onun geleceği zamanlarda mutlaka orada bulunuyor, ona bilgiler veriyor, sohbetler de biraz daha derinleşiyordu. Nermin Hanım aslında şu an oturduğu evini de çok sevdiğini, geceleri şehrin panoramik manzarasının onu çok mutlu ettiğini söylemişti. Fakat bir yandan da yüksek oluşu, kalabalık bir sitede bulunuşu ve şehrin trafiğinden de biraz sıkıldığını söyleyerek arada kafamı dinlemek istiyorum, kuş sesi duymak istiyorum, bahçeyle içiçe biraz tabiat istiyorum anlayacağınız demişti ona. Tabi yapabilirmiyim onu da bilmiyorum ama deneyeceğiz olmazsa diğer evime dönerim. Tabi dedi Suat, deneyin belki de burada daha mutlu olursunuz. İnanın bilmiyorum, deneyip göreceğim diyerek o hoş kahkasını attı. Tekstil mühendisi olduğunu mezun olduktan sonra yurt dışında yüksek tahsiline devam ettiğini, orada bir hayat kurduğunu fakat sonrasında değişen durumlarla ve hem de ülkesini çok özleyip döndüğünü de sohbetleri esnasında anlatmıştı. Suat onun hakkında baştakine nazaran çok fazla şey biliyordu ama bilmediği kimbilir daha ne kadar çok şey vardı. Zaten bilmesine de gerek yoktu nihayetinde bu sadece bir işti. Sonunda Nermin Hanımın villası bitmiş, arzu ettiği gibi keyifle yaşayabileceği bir mekân ortaya çıkmıştı. İş esnasında bazı aksaklıklar onun uyarılarıyla isteklerine göre düzeltilmiş, Suat hiç fiyat konuşmayan bu kibar hanımefendiye jest yapma ihtiyacı duymuş olacak ki konuşulmayan bazı şeyleri de canıgönülden ücretlendirmeden yapmıştı. Hatta ona güzel bir de sürpriz hazırlamıştı. Sürprizi bahçeye koyduğu orijinal ahşap eskitme bir salıncaktı. Bunu son anda bahçeye monte ettirmiş ve sadece sürpriz yapmak istediğini ancak beğenmemesi halinde hemen kaldırtabileceğini de kendisine ifade etmişti. Doğrusu nasıl tepki göstereceğinden pek de emin olmadığı Nermin Hanım salıncağı görünce adeta küçük bir kız çocuğuna dönüşmüş, sevincinden bir uçmadığı kalmıştı. İnanamıyorum size bu harika bir şey, ne kaldırtması çok mutlu oldum ve kesinlikle böyle bir şeye ihtiyacım vardı fakat aklıma da gelmezdi sanırım demişti. Hatta koşarak salıncağa oturdu sonra yan dönüp ayaklarını uzattı ve Suat’a baktı. Suat ne demek istediğini sanki hemen anlamış gibi onun yanına yaklaşıp hafifçe salıncağı hareketlendirdi. Hanımefendi yüzüne yayılan tebessümle gözlerini kapatırken fısıltıyla harika dedi. O sırada Suat az ötedeki ağaca dayandı ve rahatladı olanlardan duyduğu keyifle. Bir müddet öylece kalındı, biraz daha uzadı süre öylece kalınmak istercesine. Sonra iyice yayılmışlığından sıyrılarak birdenbire kallktı Nermin Hanım. Dağıldığını sandığı saçlarına elleriyle belli belirsiz dokunup, kabarttı, çekidüzen verdi kendince. Çok stil elbisesinin bacaklarını açan katlanan eteğini düzeltirken daha çok açılmasına neden olunca Suat bakışlarını onun üzerinden başka yöne çevirdi. Gerçekten harika bir finaldi Suat Bey beni çok mutlu ettiniz size bu inceleğinizden dolayı çok teşekkür ederim dedi. Suat’da onun memnuniyetinden duyduğu sevinçle ve duygularını gizlemeden siz en güzeline layıksınız dedi. Bu sözün üzerine bir an kalakalmış gibi sustu Nermin Hanım, gözlerinde buğulu bir hüzün fark edildi. Sonra hemen geçiştirmek istercesine çok kibarsınız diyebildi. Yok dedi Suat, ne kadar zarif, zevkli ve iyi biri olduğunuz apaçık ortada, size hizmet etmek benim için büyük bir keyifti inanın dedi. Karşılıklı iltifatlar, teşekkürler sürerken Nermin Hanım saatine bakıp eyvah toplantım vardı dedi ve apar topar kapıyı kitleyip çıktılar. Nermin Hanım orada bekleşen ustalara teşekkür ederek gaza basacaktı ki Suat koşarak bunlar size lazım olacak diyerek yeni evinin anahtarlarını ona verdi, güldüler.     

Suat’ın bu son yaptığı iş sayesinde morali yerine gelmiş maddi açıdan da bir nebze rahatlamıştı. Fakat sıkça Nermin Hanımı düşünmesine engel olamıyordu. Ondan epeyce etkilenmişti. Bazen sıcacık bakışı, bazen şaşırtıcı kahkası aklına geliyor, kimi zaman salıncaktaki o küçük kız. Ne yalan bazen de sütun gibi bacakları ve cömertçe sergilediği göğüsleri, vücudunun narin kıvrımları aklına takılıp kalıyordu.  Sonra kendi kendine boş hayaller kurmaması gerektiğini hatırlatıyordu. Günler bu şekilde gelip geçti. Nermin Hanım ile işleri bitmiş olamazdı, sonradan yapılması gereken bir sürü teferruatlar, aksayan şeyler olmalıydı ama epey zaman geçmiş olmasına rağmen ondan hiç ses çıkmadı. Zamanla onun aramayışına alışmaya, hatta onu hatırlamamaya başlamıştı ki telefonu çaldı, arayan oydu. Suat heyecanla ve hemen kendine çeki düzen vermeye çalışarak en hoş sesini de takınarak buyrun Nermin Hanım dedi. A hemen hatırladınız diyip kahkasını atıverdi. İşte bu dedi Suat içinden özlediğim ses ve kahkaha. Hatırlamam mı hiç ben de kayıtlısınız. Nasılsınız Suat Bey, bu kadın nereye kayboldu demişsinizdir. Ben hala taşınamadım daha doğrusu seyahatlerim vardı uzun süreli, o gün sizle evden ayrıldıktan sonra bir daha eve de hiç gidemedim inanabiliyor musunuz? A ciddi misiniz dedi Suat, bu kez biraz suçlu hissederek ben de arayacaktım rahatsız etmek istemedim. Yok, rahatsız olurmuyum hiç sizden ve şimdi bana çok lazımsınız, sizi istiyorum deyip sıkı bir kahkaha patlattı. Tabi dedi Suat içi bir hoş, ne demek ne gerekiyorsa çekinmeyin lütfen elimden geleni yaparım. Biliyorum dedi Nermin, biliyorum sizi, çekinmiyorum kırk yıllık dostmuşuz gibi, öyle, sizi yakın hissediyorum kendime. Çok teşekkür ederim dedi Suat, sizin için ne yapabilirim? Çok şey çok Suat Bey fakat görüşsek daha iyi olacak galiba sizin yeriniz neredeydi ben gelebilirim. Şey tabi nasıl isterseniz, isterseniz siz hiç yorulmayın biraz uzaktayım çünki, ben de gelebilirim nereye isterseniz. Sahi mi harikasınız Suat Bey o halde benim işyerime buyrun yarın akşam müsait misiniz? Tabi ki altı uygun mu size, adresi gönderin bana. Evet, çok uygun hem de, adresi iletirim size, bekliyorum görüşmek üzere. Görüşmek üzere. Suat’ın gözleri parladı fakat biraz da şaşırmıştı, bu yüzyüze görüşülecek mesele de neyin nesiydi, telefonda görüşülemeyecek bir şey miydi? Yoksa bu kadın resmen ona asılıyor da o yüzden mi görüşmek istiyordu? Birdenbire böyle bu kadar samimiyet falan şaşırtıcıydı elbette. Ertesi gün kapısında o meşhur markanın adının yazılı olduğu büroya geldiğinde Suat şaşkınlık içinde,  konuşamayacak haldeydi. Yoksa bu kadın bu koca firmanın sahibi miydi? Fakat bu kadarı da olamaz dedi belki üst düzey bir yönetici burada. Çok güzel bir sekreter adını öğrendikten sonra kapıyı açıp buyrun Suat Bey Nermin Hanım sizi bekliyor dedi. Kalbi son derece hızlı çarparak ama sakin olmaya çalışarak içeri adım atmıştı ki Nermin Hanım son derece lüks ve zevkli döşenmiş büroda yerdeki halının ve dizlerinin üzerinde katalogları karıştırıyordu.  Zarif topuklu ayakkabılarını çıkarmış elinde bir kupa galiba içinde kahve, işyerinde değil de evinde gibi gayet rahat bir vaziyetteydi. Suat’ı görünce çok kadim bir dostunu görmüş gibi coşkuyla yerden kalkıp elini sıktı hatta belki de sarılıp öpmek istedi fakat karşısındaki adamın tedirginliğinden olsa gerek sıcacık gülmekle yetindi. Hoş geldiniz Suat Bey nasılsınız? İyiyim Nermin Hanım teşekkür ederim siz de gayet iyi görünüyorsunuz. İyiyim sanırım, sizi gördüğüme sevindim, ne içmek istersiniz dedi. Suat kupasını göstererek kahve içiyorsunuz galiba ben de alabilirim, sade olabilir dedi. Evet, Suat Bey sizin işleriniz, keyfiniz nasıl? İyi dedi Suat fena değil işler de keyfim de, idare ediyorum işte. Güldü Nermin Hanım, bu kadın ne iştir diye düşünüyorsunuz herhalde. Yo olur mu öyle şey. Hep böyle kibar ve yumuşacık mısınız siz Suat Bey, kahkasını atarak devam etti siz hiç kızıyor musunuz, yani sizi sinirlendirebilen bir şey var mı dünyada? Bu kez Suat güldü, oluyor tabi bazen ama genelde böyleyim işte, mizaç meselesi. Ben açıkçası sizin yanınızda iyi hissediyorum. Ne güzel sevindim dedi Suat. Bir de itiraf etmeliyim ki o evi değil ama oradaki salıncağı çok özledim. Ciddi misiniz o kadar sevdiniz yani. Evet, inanın öyle, evi bilmiyorum yaşamadım çünki ama o salıncakta iki dakika sallanmak bana o kadar iyi gelmişti ki ara ara hep düşündüm, aklımdan usul usul sallandım bunaldığım zamanlarda. Bazen parayla pulla sahip olamayacağımız mutluluklar var. Haklısınız dedi Suat. Epeyce konuştuktan sonra özetle Nermin Hanım Suat’dan elektrik işleri, bahçenin peyzajı, yeni seçeceği eşyaların temini ve taşınması konusunda kendisine yardımcı olmasını rica etti. Yapılması gereken ne varsa ricacı oldu. Bu bayanın bu işleri yaptırabileceği bir sürü elemanı olması lazım ancak özellikle bunları benden istediğine göre bir bildiği olsa gerek diye düşündü Suat.  Ve hanımefendi de bu yönde bir açıklama yapmakta gecikmedi zaten. Yeni evimin çok fazla bilinmesini istemiyorum, işyerimdekilerin falan da yani, halen oturduğum evdeyim bilsinler şimdilik diyorum ve dediğim gibi kafamı dinlemek istiyorum orada zaman zaman. Yani duruma göre iki evde de oturacağım açıkcası, bazen orada bazen öbüründe. Anlıyorum dedi Suat ve ne gerekiyorsa yapacağını söyledi onun için. Sonraki günlerde yapılması gerekenlerin hepsi zaman içerisinde tamamlandı. Kimi birlikte mağazalara gidilerek, kimi evde beraber işleri takip ederek, ortaklaşa kararlar ve işbirliği içerisinde işlerin hepsi tamamlandı. Nermin Hanım epeyce para harcamış ama doğrusu değmişti, ev muhteşem olmuştu. Nermin Hanım yoğun işleri arasında güvenebileceği harika ortağı Suat sayesinde kısa sürede hayallerini gerçekleştirebilmişti.  Çünki Suat zamanının neredeyse tamamını Nermin Hanıma, onun işlerine tahsis etmişti. Harika eşyalar, dört dörtlük bir bahçe, her şey rüya gibiydi. Artık,  hanımefendi ne zaman isterse yeni evinde yaşamaya başlayabilirdi. Suat Bey benim için yaptıklarınızdan dolayı size müteşekkirim, birlikte bir yemek yiyelim ve bunu kutluyalım istiyorum, umarım beni kırmazsınız. Onur duyarım Nermin Hanım dedi Suat. O akşam lüks bir restorantta yemekteydiler, görkemli bir sofrada güzel bir şarapla ve samimi bir sohbetle keyifli bir zaman geçirildi. Nermin Hanımın kahkaları hepsinden güzeldi. Suat önce tedirgin dursa da gitgide rahatlamış hatta edebiyat yapmaya bile başlamıştı. Nermin Hanım o tarz bir kadının, yani pek de karşısındakinin konuşmalarına odaklanamayacak görüntüdeki bir kadının aksine Suat’ın konuşmalarını ilgiyle dinliyordu ve fazlasıyla keyif alır bir görüntüdeydi. Galiba bu kadın Suat’ın felsefesine, gizemine ilgi duymuş, heyecanlanmıştı. Bundan istifade ile Suat daha bir güvenle iç dünyasının kapıları aralanan bayana sevgiyle bakıyor, karşısındaki kadından aynı sıcaklığı hissediyordu. Güzel bir gecenin sonunda ikisi de araçlarına binip ayrılacaklarken Nermin Hanım kendisine refakat etmek isteyen Suat’a gerek yok ama bir kahve ikramımı kabul ederseniz peşpeşe gidebiliriz dedi. Suat hemen kabul etti. Bu kez Nermin Hanımın muazzam dairesindeydiler. Gerçekten şehir ışıltılarıyla aşağı doğru uzanmış yıldızlı sema ise elini uzatsan dokunacak kadar yakındı. Çok güzel buradan bakmak dedi Suat, evet ben de seviyorum diye karşılık verdi Nermin Hanım. Sonra hazırladığı kahveleri getirdi. Salonun bir bölümü gotik tablolarla nadide parçaları olan bir müzeyi andırıyor, oturma bölümü ise oldukça sade, rahat koltuklardan oluşuyordu. Karşı duvarda kocaman bir televizyon duruyor, pencerenin önünde ise şık iki tane berjer koltuk vardı. Nermin Hanım kısık sesli bir müzik açtı, salonun ışıklarını biraz azalttı ve gelip kendisini karşıdaki koltuğa bıraktı. Evet, işte benim dinlenme modum dedi gülerek. Oldukça dinlendirici dedi Suat. E Suat Bey siz hiç anlatmıyorsunuz tabi benden sıra gelmiyor ki size, kendinizden bahsetmek isterseniz zevkle dinliyebilirim dedi. Suat bu hayatı çok renkli kadına ne anlatabilirdi ki, basit bir hayatı olmuştu, Ankara’da doğup büyümüş, bütün ömrü bu şehirde çalış çabala geçmişti. Ama yine de anlatmaya başladı, çocukluğundan, ailesinden, anne, babasından bahsetti. Üniversite günleri, şiirler, öyküleri ve hayalleri, onlardan söz etti. Nermin hiç kesmeden dinlemişti onu. Ne güzel dedi sade bir yaşam. Fazla sade sanırım sizinkine göre dedi Suat. Sustular. Sonra evli misiniz diye sordu Nermin. Hayır dedi Suat, yıllar önce boşandık. Çocuk? Evet, iki çocuğum var daha doğrusu yetişkinler tabi kızım tıp okudu, oğlum da üniversite son sınıfta arkeoloji okuyor. Büyütmüşsünüz ne güzel dedi Nermin. Evet büyüdüler.   Mimarlık ve yazarlık hala bir tercih yapamamış görünüyorsunuz fakat Suat Bey dedi Nermin Hanım. Aslında gönlüm yazmaktan yana ama hala para kazanmak zorunda olduğum için mimarlığı da bırakamıyorum işte. Yazarlık para etmiyor değil mi dedi Nermin Hanım. Ben para için yazmadım yani hiç o gözle bakmadım hobiydi benim için ama doğrusu para kazanabilsem tercihim çok net tabi, yazarlık. Gülüştüler. Nermin Hanımın gözleri küçülmeye başlamış belli ki uyku bastırmıştı, ben müsaadenizi isteyim gece için de, kahve için de çok teşekkür ederim, çok güzeldi dedi Suat. Nermin bundan hiç hoşnut olmadı biraz daha kalsanız. Suat şaşırdı, ben uykunuz geldi diye. Öyle bir ağırlık bastı ama bakın size harika bir konyak ikram edeceğim, içeriz değil mi? Koşup bir şişe ile iki kadeh getirdi. Sonra yine koşup çikulata ile kuruyemiş getirdi. Az sonra yine bir şeyi unutmuş gibi koşup bir mum getirdi yaktı, gidip müziği değiştirdi, ışıkları biraz daha azalttı. Bu koşup gelmeleri bir kelebeğin tekrar tekrar uçup, konuşu kadar narindi. Bu arada pencerinin önündeki berjerlere geçmişlerdi. Nermin Hanımın geceyi bitirmeye galiba niyeti yoktu. Suat için zaten bütün bunlar rüyadan farksızdı. Suat’ın tek şüphesi kadıncağızın akıl sağlığının yerinde olup olmadığıydı. Eğer yerindeyse gidişat harikaydı. Suat Bey dedi Nermin Hanım, Suat Bey lütfen beni yanlış anlamayın fakat ben size hayran oldum. Suat gerçekten utanmıştı ve bu kadın benle dalga mı geçiyor acaba diye de aklından geçirdi bir yandan. Heyecanla gülerek cevapladı Suat teşekkür ederim ama sizin gibi son derece zarif, her şeyi elde etmiş bir bayanın bana hayran olması şaka gibi, lütfen beni bağışlayın ama benim hayran olunulacak bir yanım yok ki bana göre. Size göre öyle olabilir ama benim çok geçerli nedenlerim var Suat Bey, herhalde önüme gelen her erkeğe hayran olacak biri de değilim, yoksa sizde öyle bir intiba mı uyandırdım? Yo hayır olur mu hiç öyle şey sadece çok mutlu olmakla beraber şaşırtıyor beni ilginiz o kadar yani ve ben de düşündüklerimi paylaşıyorum sizinle samimi olarak. İşte dedi Nermin işte bu samimiyetiniz, bu diğer insanlardan farklı saflığınız, içtenliğiniz, en önemlisi dürüst ve kaya gibi kişiliğiniz, daha sayayım mı diyerek kahkahasını patlattı sessiz geçenin ortasına. Loş ortama usulca karışan müzik, konyağın keskin tadını yumuşatan çikulatanın tatlı aroması, hatta şehrin binlerce ışığı Nermin’in o güzel gözlerindeki ışıltının yanında sönük kaldı. Suat çok hoş yeni bir heyecan dalgasıyla savrulur gibi oldu. Galiba Nermin’de aynı heyecanı duyuyor olmalıydı ki gözlerini kapatıp fısıltıyla müziğe katıldı. Sonra gözlerini açıp bir de dedi, bir de asla soru sormuyorsunuz işte ben buna da bayılıyorum. Sizinle her şey doğal yaşanıyor, doğaçlama yani ve bu bir özgürlük, muazzam bir özgürlük, biriyle olmak ama yok gibi veya çok gibi, saçmalıyor muyum? Yo hayır ben ne demek istediğinizi anladım sanıyorum. Başım dönüyor biliyor musunuz? Şişeye bakıyorum da e normal Nermin Hanım. İsterseniz sizi yatağınıza götüreyim, uyumanızı bekleyim sonra da şu ortalığı biraz toplar giderim nasıl fikir?  Nermin Hanım buna çok güldü, fikri beğendiğini söyleyerek, çok memnun olurum fakat ortalık öylece kalsın sabah ev işlerine bakan yardımcım halleder. Siz arzu ederseniz burada kalabilirsiniz benim açımdan hiç mahsuru yok dedi yan odaya geçerek, hatta bakın burada hiç kullanılmamış pijama var diye çekmeceyi açıp gösterdi. Ve diye ekledi sabah uyandığımda burada olmanızdan büyük bir mutluluk duyacağım. Sonra odasına geçti, kısa bir süre sonra içeriye seslendi Suat Bey ben hazırım. Aman yarabbi Suat heyecanla odasına girdiğinde Nermin Hanım yatağına uzanmış, yatak örtüsünü çenesine kadar çekip örtmüş ona bakıyordu. Suat Nermin Hanımın geceliğini görmeyi çok istedi, ne renkti acaba, dantelli miydi, kim bilir ne kadar seksi görünüyordur içinde, bir yandan acaba çıplak olabilir mi diye de düşünüyor kendi kendine yok artık daha neler diyordu. Aslında merak ettiğini söyleyip örtüyü kaldırsa galiba Nermin Hanım hiçbir şey demez hatta bundan memnun bile olabilirdi. Hatta çok başka şeyler de olabilirdi. Ama yapmadı veya yapamadı. Oradan oturabileceği bir şey bulup yatağın yanına yanaştı Suat. Uyumadan önce babasının masal okumasını bekleyen bir kız çocuğu gibi göründü Nermin gözüne o an ve müşfik bir ruh haline büründü Suat. Nermin Hanım ona öyle güzel bakıyordu ki dayanamayıp elini uzattı Suat, Nermin sağ kolunu örtünün altından çıkarıp Suat’ın elini tuttu. Çıplak omuzu ortaya çıkınca yutkundu Suat sonra o narin eli iki avcunun içine aldı. Kalacaksınız değil mi diye sayıklarken Nermin, oracıkta uyuyakaldı. Güldü Suat, avuçlarının içindeki elini okşayıp hafifçe öptü Nerminin ve usulca kolunu düzeltip vücudunun üstüne bıraktı. Sonra salona geçip kendince ortalığa çeki düzen verdi,   bardakları, çerezi vs. toplayıp mutfak tezgâhına bıraktı. Cebinden not defterini çıkarıp bir sayfa koparttı, ‘harika bir geceydi teşekkürler’ yazdı, parmaklarının ucunda Nermin’in odasına girip başucundaki komodine koydu. Tekrar etrafı kolaçan edip evden çıkmak üzereydi ki bacaklarına bir karartı dolaştı, evet iki parlayan göz ve kapkara bir kedi. O ana kadar ortalıkta görünmeyen kızı olmalıydı bu Nermin’in ve misafirperver bir ev sahibi olarak herhalde uykusunu bölüp onu yolcu etmeye yetişmişti son anda. Kediye gülümseyerek ve sus işaretiyle sessiz olmasını söyleyerek allahaısmarladık dedi ve kapıyı çekip gitti.

Uzun bir süre geçti aradan. Herkes kendi yaşamlarına geri dönmüş görünüyordu. Suat umduğunun aksine Nermin tarafından hiç aranmadı bu süre zarfında. Birkaç kez onu aramayı düşünse de aramadı. Çünki Nermin ne kadar kafa bir kadın olsa da çok farklı bir yaşantının insanıydı. Bir kere ülkeye malolmuş çok iddialı bir tekstil firmasının ya sahibi, ortağı veya en azından üst düzey yöneticisiydi bu kesin. Gerçi iki evi de, altındaki arabası da, davranışları da o firmanın sahibi olan bir kişi için mütevazı kalan şeylerdi.  Öyle ya o tip insanların daha görkemli malikânelerde, uşak, ahçı, ne bileyim en azından özel şoförler falan bir saltanat içinde olmaları lazım gibi geliyor insana. Oysa bu kadıncağız öyle mi? Tamam bir üst yaşam biçimi içerisinde o kesin, kültürlü, gayet medeni, maddi anlamda da bir sorunu yok, yani öyle görünüyor fakat bir farklılığı, bir gizemi var gibi. Zengin bir ailenin ruh hastası kızı falan olabilir mi acaba? Bütün bu düşündüklerinden utandı Suat, o kadar zamandır görüştük ani kahkahalarının dışında ne gibi bir anormalliğini gördün diye ayıpladı kendini. Kabullenemediğin sana o kadar değer vermesi değil mi, kabullenemediğin kendini ona yakıştıramamak değil mi? Ve onun yanında duyduğun aşağılık duygusu,  böyle abuk subuk şeyler düşünmene neden olan öyle değil mi Suat Efendi dedi. Zaten kadın da aramıyor işte, hem ona lazımdın, hem bir anlık senden hoşlandı bir macera yaşamak istedi ama sende iş olmadığını görünce bir daha da aramadı bile işte aptallığına doyma emi dedi. O gece yatağında çırılçıplak seni beklerken ona masal okumaya kalktın. Sürekli düşünmekten kendini alamadığı Nermin hikâyesi galiba ve ne yazıkki burada bitmişti. En iyisi daha fazla bu konuyu düşünmemek, hayal kurmamak ve işlerine bakmaktı. He kurcalamak istiyorsan başka, ara, engelleyen yok ki en fazla açmaz telefonunu veya soğuk davranır sen de vaziyeti anlar oturursun poponun üzerine. Yok ya dedi ne arayacağım isterse, aklına gelirsem, heleki bana bir işi düşerse o beni zaten arar.

Kuğulu’dan Cinnah’a doğru tırmanıyordu bir akşam aklında anılarıyla. Eskiden bu cadde gidişli gelişliydi şimdi sadece yukarı istikamete çıkıyor araçlar, iniş yok. Ne kadar yanlış eski köye yeni adetler. Bir şeyin yok edilmesi ne kadar yanlış. Birazdan sevgili arkadaşıyla buluşacak bu sefer daha çok konuşabileceklerdi, iki kadeh te rakı içeceklerdi. Canım Müge dedi ne diye hastalandıysan, hayır öleceksin falan bu yürek nasıl dayanacak, aman aman dedi ölmez o, atlatır. Birer kadehlerini bitirmek üzereydiler, eskiler yeniler şöyle bir geçmişlerdi inceden. Suat Müge’ye tam onu anlatacaktı ki gözlerine inansa mıydı acaba? Arayan Nermin Hanım. E ne yapacak? Ne yapacak kabahat mi işliyor arkadaşıyla rakı içiyor, hemen açacak tabi telefonu. Nermin Hanım Suat Bey sizin arayacağınız yok anladım dedi. Yok arardım da rahatsız … Ya bırakın allahaşkına şu rahatsız etmeyim hikâyelerini falan. Siz nasıl birisiniz ya? Nasıl biriyim? Gıcıkkkkkkkkk. Özür dilerim Nermin Hanım sizi kızdırmak istemezdim. Kızdırdınız ama çok kızdım evet çok hem de, siz nerdesiniz? Bir arkadaşımla buluştuk ta biraz rakı, sohbet.. Onu sormuyorum bunca zamandır neredesiniz? Ben siz ararsınız diye… He ben arayacağım, hep ben arayacağım dimi siz arayamazsınız tabi, sizi sevdim çünki, size değer verdim çünki. Duygularımı paylaştım samimiyetle dimi. Size hayran olduğumu söyledim öyle değil mi. Haklısınız tabi siz neden arayacaksınız ki kadın zaten çantada keklik. O nasıl laf Nermin Hanım. Neyse Suat Bey tamam size bu kadar siteme de ne hakkım var aslında ama baya kafama takıldı, ben dost olduk sanmıştım, sizi yakın bulmuştum,  özür dilerim söylediklerimi geri alıyorum, ben sizi tutmayım affedersiniz erkek muhabbetinizi de böldüm sonra görüşürüz en iyisi. Erkek değil arkadaşım Müge. Ya öyle mi pekâlâ Suat Bey size çok güzel eğlenceler dilerim Müge’yle ben kaçtım bile hoşkalın bay. Nermin Hanım, Nermin… Kapattı deli mi bu ya. Sonra konuyu Müge’ye özetledi Suat. Müge ulan bu sana tam yamulmuş dedi, sen ne anasının gözüsün Suat var ya turnayı gözünden vurmuşsun, ya harbi malsın ya da safa yatıyorsun. Hayda, ne gözü, ne turnası be, hasta mısın kızım? Hastayım ulan, hastayım bilmiyor musun? Offf ya sen de mi trip atıyorsun Müge ya anlattım sana olup biteni işte. Çağır ulan dedi Müge, çağır şu karıyı da ben bi ifadesini alayım şunun, bu bize lazım olur getir şunu buraya. Ya deli misin bırak ya saçmalama. Çağır dedim illet etme. Ara hadi ara ya. Kısmet ayağımıza gelmiş geri zekâlı, ne işsin sen ya. Yok, ben aramam. Ver ulan ben arayacağım. İyi al ara, son arayanı çevir ne istiyorsan yap. Müge telefonu alır ve çevirir, karşıdaki buyurun Suat Bey der. Ben Suat Bey değilim onun arkadaşı Müge ve sizi buraya davet etmek istiyorum eğer kırmazsanız çok mutlu olurum. Kadıncağız önce afallar sonra Müge Suat ile konuştuklarından bahsedip, alttan girer üstten çıkar gelmesi için ricacı olur. Nermin Hanım zaten yakında olduğunu az sonra geleceğini söyler. Az sonra Nermin gelmişti. Bayanlar çabucak kaynaşıp sohbeti koyulaştırırken Suat hayretle onlara bakakalmıştı. Bir ara ben sizi rahatsız etmeyim hanımlar bana müsaade dedi. Kadınlar gülmeye başladılar ve onu unuttukları için kendisinden özür dilediler. Salaş bir lokanta bar karışımı bir yerde Nermin o kadar mutlu görünüyordu ki ah şu kadınlar yok mu, gerçekten enteresan erkeklerin zorlandıkları her şey onlar için ne kolay ve erkeklerin önemsemediği birçok şey onlar için ne kadar kabul edilemez ve zor. Sonunda ortama hâkim olmanın ve Müge ile Suat arasında arkadaşlık dışında bir ilişki olmadığını anlamanın memnuniyetiyle Nermin Hanım Suat’a dönüş yaparak sizi affettiğimi düşün müyorsunuz değil mi dedi. Kesinlikle düşünmüyorum size kendimi nasıl affettireceğimi düşünüyorum sadece. Düşünün valla, hem de iyice düşünün çünki sizi affetmem emin olun kolay olmayacak. Oradan Müge atılarak benim arkadaşım aslında iyi bir çocuktur ama sonuçta çocuktur aklı ermez güzelim bizim bayansı dertlerimize dedi. Ama bir bilseniz kabahatlerini dedi Nermin Hanım. Biliyorum dedi biliyorum. Nermin hışımla kafasını Suat’a çevirince yani biliyorum derken tahmin ediyorum arkadaşımın saçmalıklarını demek istedim diye düzeltti Müge. Bu arada epeyce rakı içilmiş sırayla masaya gelen mezeler, nefis etler silinip süpürülmüştü. Epeyce geç olmuştu Nermin hadi bana gidelim kahveye buyurun diyerek Suat’la Müge’yi evine davet etti. Nermin önde, Suat’la Müge arkasından arabayla onu takip ettiler ve lüks siteye geldiler. Arabalar park edilip asansörle yukarı çıkıldı. Nermin üstüne daha rahat bir şeyler giyip geldi, yine müziği hafiften açtı, salonun sonuna kadar açık ışıklarını azcık kıstı ve gelip Müge’yle, Suat’ın karşılarına oturdu. Evet, arkadaşlar bir şey içermiyiz yoksa kahve mi diye sordu.  Kahvede karar kılındı, sohbet hız kesmeden evde de devam etti daha çok bayanlar arasında, kara kedi dâhil. Nermin fotoğraflarını gösterdi, çocukluğundan, öğrenciliğinden, yurtdışı günlerinden. Sohbetin biteceği falan yoktu fakat Müge’nin,  bir hayli alkolün üzerine bir de geç saatleri, zorlamasının da anlamı yoktu. Suat’ın da uyarıları ile tamam kalkalım dedi Müge ve müsaade isteyip kalktılar.  Kalkarlarken Nermin Suat’a sizinle görüşeceklerim bitmedi paçayı kurtaramadınız daha bunu bilin dedi.  Gülüşerek fakat Suat daha çok düşünerek ayrıldılar.

Ertesi gün öğlene doğru Suat kararlı bir şekilde Nermin’i aradı. Merhaba müsait miydiniz aradım ama. Merhabalar evet müsaitim nasılsınız? Teşekkür ederim iyiyim siz nasılsınız? Ben de iyiyim çok korkuttum sizi galiba bugün hemen aramanıza bakılacak olursa diyerek meşhur kahkasını attı. Yok dedi Suat yok da ben üzüldüm yani sizi üzdüğüm, hani üzülmenize.. Cidden kafaya taktım Suat Bey. O gece o kadar mutlu olmuştum ki sabah uyandığımda sizi göreceğime o kadar çok inanmışım ki birlikte kahvaltı yapacağımıza ama siz yoktunuz çok hayal kırıklığına uğradım bu bir. Yani gerçekten bu kadar önemsediğinizi, kalmamı yani, düşünemedim Nermin Hanım, kibarlığınızdan dolayı kalabileceğimi söylediğinizi düşündüm daha çok, çok özür dilerim gerçekten. Hadi onu geçelim daha sonra aramamanıza ne demeli, o kadar yakınlaştık yani dost gibi hani, ben bir bayanım sonuçta Suat Bey ve size çok hoş biri olduğunuzu, sizi sevdiğimi söyledim açıkça öyle değil mi, e bütün bunların üstüne aramamanızın ben de tek bir anlamı olacağını düşünemiyor musunuz? Neymiş anlamı dedi Suat. Ne olacak Suat Bey, ben hoşlanmadım sizden ve görüşmek istemiyorum değil midir? Yo, yo kesinlikle bu doğru değil ki. Öyle şaşkın, öyle saf bir tonla itiraz etti ki Suat, bu kadarı bile Nermin’in öfkesinden eser bırakmamış, tüm sorularının cevabını almasına yetmişti. Tatlısınız, size kızılmıyor da. Ben sizin zenginliğiniz, zerafetiniz, ne bileyim o kadar elit ve, ve, ve, açıkçası sanırım bir kompleks de diyebiliriz. Size layık olmadığımı düşündüğüm için yaklaşamadım özetle, arayamadım da işte, yoksa bir an bile aklımdan çıkaramadım sizi. Sahi mi? Bunu söylemek istemezdim Nermin Hanım ama sahi. Bir an sessizlik oldu. İkisi de ne söyleyeceğini bilemediler. Nermin sonra görüşelim mi diye konuyu kapattı. Suat anlam veremedi bu ani değişime ama peki dedi, görüşürüz iyi günler. İyi günler.

Bu görüşmenin ardından Suat kendi kendine yine yorumlamalara başladı. Kadın bir arkadaşlık veya dostlukdan bahsediyor, belki sadece bir kaçamak, macera istiyor bense sizi aklımdan çıkaramıyorum falan duygusala bağlıyorum hemen, ne kadar da avam gelmişimdir kim bilir ona diyerek kendine bir hayli kızdı. Kadın daima kadındır ve güvensiz bir erkeği hangi kadın ister, hoşlanmadı tabi konuşmamdan. Fakat ona karşı bundan sonraki davranış biçimini şekillendirmişti kafasında. Aklına geldiği, canı istediği gibi, kısıtlamadan kendini ve asla ezik hissetmeden ona karşı, yani mesela Müge gibi davranacaktı. Nasıl da dost oluverdiler birden, ne güzel kaynaşıp anlaştılar işte bu kadar basit yani.

Sonraki günlerden birinde Müge aradı Suat’ı ve akşam yemeğine Nermin bana gelecek sen de geliyorsun dedi. Suat buna baya şaşırmakla beraber Müge’ye takılmadan da duramadı, oo muhabbetiniz bol olsun ben rahatsız etmeseydim dedi yine. Akşam Müge’nin özenli sofrasında toplandılar. Suat’ın arkadaşına getirdiği çiçekler başköşeye kondu biraz da espri konusu oldu Müge tarafından ne o lan kız istemeye gelir gibi falan, Nermin’de çok güldü. Hanımlar kırk yıllık dost gibiydi birbirlerine isimleriyle hitap ediyorlardı. Suat’da son aldığı kararla gayet rahat ve doğal davranıyordu.   Hoşbeşden sonra Müge Suat ile Nermin’in birbirlerine hanım, bey gibi hitaplarına illet olup ne bu ya, kelime israfı ne beyi, ne hanımı bırakın allahaşkına bu işleri dedi. Nermin’in gülüşü, Suat’ın kahkasına karıştı, bıraktık gitti dediler. Buna rağmen Nermin sanki Suat’a karşı daha farklı, yani mesafeli davranıyor, eski ilgisini göstermiyordu. Suat içinden onları tanıştırmasamıydım acaba diye geçirdi, kadın ağzımın içine bakıyordu şimdi var mıyım yok muyum belirsiz. Fakat ne olursa olsun en azından kendini Nermin’e karşı daha rahatlamış hissediyor, arkadaşız biz sadece canım diyordu. Öyle ya bu kadına dostuymuş gibi davranmak avanak âşık pozisyonunda gezmekten çok daha akılcıydı.

Samimiyetler arttıkça, önce Müge arkasından Müge’nin kardeşleri ve başka birkaç arkadaşı da devreye girdikçe sanki gitgide Nermin ile Suat’ın arasına mesafeler eklenmiş o ikili özel irtibatları yok olmuş daha çok bir grup arkadaşlığı oluşmuştu. O süreçte evlerde ya da dışarıda birkaç kez buluşmalar devam etmiş hatta bir seferinde şehir dışına bir geziye bile gidilmişti. Bu arada önemli bir gelişme Müge Nermin’in şirketinin hukuk danışmanı olmuş ve hayli de mutlu olmuştu. Tabi Suat’da bundan çok mutlu olmuştu arkadaşı adına, ne de olsa öyle bir firmada öyle bir mevki büyük bir yükselişti. Müge’nin bürosunda bir gün konuşurlarken kadının firmanın büyük hissedarı olduğunu, tırnakları ile kazıyarak o noktaya geldiğini ve ortaklarının kimler olduğunu anlatması Suat’ı adeta şoka sokmuştu. Zira galiba Suat Nermin’in o şirkette sadece üst düzey bir yönetici olduğuna inanmıştı. Hoş her kim olursa olsun Suat açısından değişen bir şey yoktu, sonunda Nermin’in iyi bir arkadaşı olmayı başarmıştı hepsi bu. Hayaller kurmuştu belki biraz, onu arzulamış da olabilirdi sıkça ama neticede sevgili olabileceklerine zaten hiçbir zaman inanmamıştı ki. Herkes haddini bilmeliydi, bu saatten sonra Suat için öyle bir kadını taşıyabilmek öyle kolay iş miydi? Hem gelip geçici bir maceradansa böylesi daha iyi değil miydi? Kalıcı bir dostluk gibisi var mıdır?

Herkes kendi yaşamlarının derinliklerinde kaybolmaya başlar. Herkes bir şeylerle uğraşırken zaman akar gider. Zaman şaşmaz, kati ve adildir aslında, ona başka buna başka değildir, gelir ve geçer gider. Vadesinde yaşanmalı yaşamaktan ne anlıyorsan. Bir gün biter.

Herkes işlerine, güçlerine dalmış bir halde günler geçiyordu. Suat çok yoğun bir şekilde yazmakta ve hikâyelerine devam etmekteydi. Son zamanlarda Nermin, Müge, Suat ve diğerleri bir araya gelemiyor,  pek görüşemiyorlardı. Fakat Suat Müge’yi sıkça arayıp halini hatırını sormayı ihmal etmiyordu. Nermin’den de bu sayede haber alabiliyordu. Kimi onun İstanbul’a gittiğini, kimi yurtdışında olduğunu, yoğunluğunu vs. öğreniyordu. Müge’nin iş yükü yeni firma nedeniyle artmıştı haliyle ama keyfi yerindeydi. Maddi anlamda da durumu düzelmiş olmalıydı. Aman sağlığı da iyi gider inşallah diyordu Suat sürekli. Bir keresinde Nermin’i de aramış uygun olmadığından fazla konuşamamışlardı. Aynı günün gecesinde Nermin ona dönmüş gündüz için özür dilemiş, yoğunluğundan, arayıp soramadığından falan bahsetmiş, uzunca konuşmuşlardı. Son aylarda neler olup bittiğini birbirlerine anlatmışlar hatta Nermin onu özlediğini, ilk fırsatta görmek istediğini söylemişti. Ama Suat’ın hayal kurmaya da artık hiç niyeti yoktu, arkadaşız dedi, arkadaşız canım.

Zamanı gelmişti, Suat çekip dağ evine gitti, yazmaya biraz da orada devam edecek, temiz hava, doğa ona çok iyi gelecekti. Arada kaçmadan duramıyordu. İnsanlar onu çok yoruyor, kullanılmayan ama sürekli yer işgal eden eşyalar, makinalar, elektronik cihazlar, kablolar vs. herşeyden nefret ediyordu. Daha çok kafasında yük olan bunların hepsini bir çırpıda çöpe atmak istiyordu ama ah şu yok etme korkusu.  Giysiler de aynı şekilde, yıllar yılı biriken giysiler, insan neden bu kadar çok şey alıyordu acaba ya da atamıyordu belki de hiçbir şeyi ve sonuçta bir kargaşa işte. Bu sefer kafaya koymuştu ama işe yaramayan her şeyi yok etmeye kararlıydı. Fakat yine de bakmadan da edemiyordu işte ve son birkaç gün o karmaşanın içinde boğulduktan sonra sinirleri iyice bozulmuş şekilde kaçtığı dağdaki evinde sakinlemişti. Orada yaşamak çok daha huzurlu, insanlardan uzak, eşyalardan, bir sürü teferruattan uzak. Hani işleri bazı mecburiyetleri olmasa hiç de dönmeye niyeti yok aslında. Hattizatında şehirde yaşayıp da ne oluyor? Bir dost, bir arayan, soran mı var, hayır. İş desen doğru dürüst bir iş yok, olsa bile huzur yok. Saygı yok, sevgi yok ne yapacaksın öyle hayatı. Şu minicik evde ne kadar da mutlu, tam bir inziva da denilebilir buna. Ama isteyen varsa buyursun gelsin, özleyen varsa kapım açık, ben bu pastoral saadeti seçtim evet diye düşünüyor, ne ilk ne de son değilimdir herhalde çok anormal bir şey değil diyordu. Bir yandan Nermin aklına geliyor onu özlüyor fakat yapacak da bir şey yok, gelip onunla burada yaşayacak da değil, orada yani şehirde de zaten onunla arasında bir şey olacağı yok. Her neyse dedi burada hiçbir şeyi uzunca düşünecek değilim. Şu kır havası, köy kokusu, farklı kuşların kimi cıvıltısı, kimi çığırtılarından başka ses olmayan bir diyar burası. Ve yapacak o kadar çok şey var ve aslında hiçbir şey yok ki dingin bir rüzgâr gibi çoğu insanın ruhu, herhangi bir şeye hırsalanmak aklının ucundan geçmiyor. Pişmanlığı, isyanı unutuyor insan orada. İkisini unutunca daha çok yaşıyorsun sanki daha dolu. Aklında ateş oluyor insanın, yakasın var hani dünyalıklarını, aklında su oluyor çırılçıplak, akasın var, koşasın var yatağına, çay istiyor canın sonra sıkça, bir de tütün sarasın geliyor yanında. Acıktığını, susadığını bile anlamıyorsun çoğu yazmak var hep aklında, aklından geçen, tependen uçan kuşu her şeyi yazmak, yazmak bolca. Yazdıkça pişiyorsun, yaraların kapanıyor hiç olmamış, kanamamış gibi, acımıyor. Bir parça ekmek, peynirle doyuyorsun, artıyor, verecek bir can arıyorsun yok, sonra bir köpek, kedi geliyor mutlaka, kimi birkaç kuş oluyor, buluyor, ruhun doyuyor, yazdıkça durmadan doğuyorsun sanki öyle bir duygu, doygu.

Sabahları erkenden uyanıyordu, çayını demleyip, yaktığı minik ateşte ekmeğini ve peynirini kızartıp keyifle yiyor sonra hemen yapacağı işlere koyuluyordu. Ne kadar erken başlarsa o gün için planladığı işleri o denli erken bitiyor, dinlenmek ve yazmak için ona yeterince zaman kalıyordu. Sıkça çarşıya inmesi gerektiğinden ve insan içine çıktığından traşını mutlaka olur, özenli giyinirdi. Bu gidiş gelişler esnasında kasabada epeyce tanışıklığı oluyor, düzgün yaklaşımıyla insanlardan saygı ve itibar görüyordu. Fakat bir yandan da kimse ile fazla samimi olmak da istemiyordu zira herhangi birinin onun fazlaca zamanını almasına hiç tahammülü yoktu. Kendisiyle başbaşa kalmak ömrünce vazgeçemediği bir durumdu nedense ve bundan hiçbir sıkıntı duymamıştı. Her zaman yapacağı bir şeyler, bir meşgalesi olmuştu. Sadece son zamanlarda hissettiği o kimsesizlik, o zamanın içindeki yokoluş onu bir hayli düşündürmüş, üzmüştü. Ancak,  kendi kendine bir yaşamı tercihleyen biri için bir gün kimsesiz kalmak ya da öyle hissetmek elbetteki kaçınılmaz bir sonuç değil mi? Çünkü gayet açık bir şekilde hala da kimseyi istemiyor. Başkalarını özgürlüğüne kasteden birer düşman gibi görmek, belki de bir adı vardır ruh biliminde. Durum buysa yapacak da fazlaca bir şey yok sonuçta herkes istediği hayatı yaşar. Üstelik istediğin hayatı yaşamak bile büyük bir nimet, herkesin böyle bir şansı dahi olamayabilir. Ve aslında tüm direnmesi insanın teslim olmamak adına, çaresiz kalmamak, kendini tesadüfe bırakmamak adına değil mi? Bu yüzden de pişmanlık anlamsız bir duygu, isyan da. Hayat ve zaman daima değil tabi ama çoğu herkese aynı mesafede durur ve yürür.

Malzemeleri alıp, ihtiyaçlarını görüp, dağ yolunu tuttu. Evine geldiğinde bahçe kapısını açıp arabasını içeri park edip tekrar kapısını kapadı. Bahçedeki kuyuya duvar örüp şirin bir görüntü vermeye çalışıyordu, motorla suyu oluşturduğu kayalıkların üzerinden pompalayacak ve bir yol kazıp oradan akıtacaktı, yapmaya çalıştığı buydu. Epeyce uğraştı, birkaç gün çalıştı ama hoş bir görüntü elde etti. Buna benzer kafasında tasarladıklarını yapıyor her gün evi, bahçeyi daha da güzelleştiriyordu. Sonrası tatlı bir yorgunluk, bu şekilde oraya geleli üç hafta olduğunun fakında bile değildi.  Düşününce o kadar zamanın nasıl geçtiğine şaşırdı daha bir sürü yapmak istedikleri vardı çünkü. Fakat şehre dönmesi, yapması gereken işleri vardı. Bu arada İstanbul’a da gitmesi gerekiyordu. Bu gereklilikler ne kadar da gereksizdi aslında, birikmiş anlamsız eşyalar gibi. İnsan bir çizik atıverse hepsinin üstüne ortada hiçbir şey kalmaz. Ama henüz o kadar da kopamamıştı sorumluluklarından, işlerinden, zamanla dedi zamanla tasfiye edeceğim hepsini. Buraya gelmesi ne kadar da iyi olmuştu, çok rahatlamıştı, kafasına hiçbir şeyi takmamıştı. Kendini çok zinde harika hissediyordu.

İşlerine koyuldu şehre dönünce fakat hemen dağ evini özlemiş ve gerilmeye başlamıştı bile. Bazı ödemelerini yaptı. Çocukların bir iki işini halletti. Yayıneviyle görüşüp İstanbul yoluna düşebilirdi. İstanbul’da da başka bir yayınevi ile görüşecek, duruma göre yeni basılacak kitabının taslağını verecekti. Sonra Şile’de babadan kalma küçük bir arsaya bakacak onun satışı ile ilgili olarak emlakçı, tapu dairesi ve muhtemel alıcılarla konuşacaktı. Ayrıca İstanbul’da bir arkadaşı ile buluşup onunla da görüşeceği konular vardı. Hayatta dostluğunu devam ettirdiği nadir arkadaşlarından biriydi Güney, belki biraz da eğleneceklerdi işte. Müge geldi aklına uzun süredir görüşmedikleri, ben de aramadım ama o da aramadı bir şey mi oldu yoksa gibi bir endişeye kapıldı. Hemen Müge’yi aradı. Öldün mü lan nerelerdesin deyince Müge rahatladı. Ben de seni merak ettim birden yine aklıma düştün, dağa çıktıydım, orada hafıza kaybına uğruyorum da. Beni ne zaman götüreceksin şu dağına? Ne zaman istersen canım, işlerin nasıl, sağlığını sormuyorum sinir olma diye. İyi iyi bir sorun yok gibi sağlığımda, işler de yoğun sayılır hallediyorum hepsini. Tabi ya senin elinden bişey kurtulmaz kız. He tabi canım. E herkes nasıl? Bu herkes Nermin oluyor galiba. Suat gülerek Nermin, Şermin, öteki, beriki, laf ola dedik. İyi, iyi herkes iyidir heralde kimseyi pek gözüm görmüyor, Nermin ile de emin ol hiç görüşemedik o sürekli yurtdışında, gelse de ben göremiyorum çünkü genelde kendi büromda çalışıyorum ofise nadiren gidiyorum ve denk gelemedik.  İyi bakalım dedi Suat, görüşelim diyeceğim ama ne zaman olur ben de bilemiyorum şimdi de bir İstanbul yapacağım. Oh gez anasını satmışın dünyanın. Gezi değil iş kızım ya. Tabi tabi bilirim ben senin o işlerini, vardır bir ince işlerin senin. İş mi kalmış ben de ya ne işi olacak tatlım.   Hadi inanayım bari yormayım seni. Tamam, dönüşte görüşürüz hatta seni kapar götürürüm dağa. Vay adi vay dağa kaldıracan hemi beni. He kaldırayım değişiklik olur sana da. Gülerek vedalaştılar. Neyse dedi Suat Müge iyiymiş, aman iyi olsun da. Nermin Hanıma da bak hele kimbilir ne cevizler kırıyordur yurt dışlarında, e ne olacak kim bilir ne yakışıklılar vardır peşinde, biraz toplantı, çalışmaca kalanında da gününü gün edecek tabi, oturupta benim gibi mimar emeklisi, yazar bozuntusu, avam, pastoral bir hayalperesti düşünecek hali yok ya. Boş geç dedi kim uğraşacak lazım değil zaten.

Bu üzerine çöreklenmiş olan her şeye özellikle yazmaya geç kalmışlık duygusu da doğrusu saçmaydı. Geçenlerde hiç izlemediği televizyonda konusunda otorite bir kadın gözüne çarptı ve konuşulanlar ilgisini çektiği için biraz seyretti. Kadının kitabı milyonun üzerinde satmış fakat ilk verdiği yayınevi bundan bişey olmaz demiş en başta sonra basılınca bişey olmamış gerçekten milyon olmuş. Kadına baktı yaşı yetmişin epeyce üzerinde olmalı, ilk kitabını yedi yıl önce yazmış. Sonra başkalarını düşündü, o meşhur tarihçiyi, siyasetçiyi en ufağı yetmişbeşini devirmiş temiz. E ben neye geç kaldım ki acaba diye söylenip durdu kendine. Bazı şeyleri anlar sonra da unuturdu ama hep unuturdu. Önemli olan geç kalmak falan değil ki, bir eylemi gerçekleştirebilmek için gerekli olan istek, o isteği gerçekleştirebilecek enerjiye sahip olmak. E o halde ne zırvalıyordu ki. Hiçbir şey hiçbir zaman çok da kolay olmaz, olamaz ki. Bak dedi kendine bak bundan sonra aptal düşüncelerle zihnini kirletme, işine bak işine. Herkes kendi mutluluğundan sorumlu ve yazmak seni mutlu ediyorsa daha ne, yaz dur. Hayatta kalkıp gidebiliyorsan seni mutlu eden bir şeyin peşinden geç kalınmışlık diye bir şey olabilir mi? Ve aslında Nermin, seviyor, istiyorsun ama kaçıyorsun, duruyorsun niye? İstemese seni reddetse ne olur dünya mı durur, hayat mı biter, niye?  O zaman kitabını biri basmazsa bir daha yazmayacaksın yani öyle mi, dağ evini kurtlar bassa arkana bakmadan kaçıp gideceksin öyle mi? Hayır hayır hiçbir şeyden vaz geçmek bu kadar basit değil, olmalısın daha olmalısın. O seksenine dayanmış, hatta aşmış insanlar olabilmek, o kendi görememiş ama öldükten sonra adını edebiyata mıhlamışlardan olabilmek o kadar kolay değil. Hiçbir şey kolay değil ve bunu anlayabilmek aslında hiç zor değil. İnsan hatalarını ve o hatalarının neticesinde başına gelenleri kendinden başka herkesde ve herşeyde arıyor nedense. Garip bir isyan duygusuna kapılanlardan geçilmiyor ortalık, oysa hayat ve zaman çoğu herkese aynı mesafeden akıp gidiyor. Kimsenin avucuna, aklına getirip bir şeyi koyacağı yok. Kimseye karşı herkesin kendisini ve dertlerini önemseyip büyüttüğü kadar hassas değil. Ve herkes sadece ve sadece bulunduğu noktada önemsediği ve biriktirdiği bir yaşam kadar var. Bilgiyse bilgi, sevgiyse sevgi, paraysa para, öfkeyse öfke, eserse eser ve buna benzer, yani o kadar, o kadarız. Hayatın genelinde herkes o kadar küçük bir ayrıntı ki aslında doğallıktan uzaklaştıran hiçbir şeyin fazlası da yakışmıyor işin gerçeği insana. Uzunca bir süre iç sesine kulak vermeler ve düşünceler, düşünceler, gelip geçti aklından.  İnsan bir zaman çoğu da gençken ne kadar heyecanlı ve öfkeli oluyor, sabırsız oluyor. Gençlik de bir cahillik dönemi işte, sonra pişiyor, oluyor insan yaşadıklarıyla ve gördükleriyle, olmazları olabilirlere dönüşüyor gitgide. Yaşamı zehir eden insanlar da oldu tabi hayatta, olmazmı? Onlarla girilen neticesiz mücadeleler, onlara doğruyu anlatmaya çalışmalar sonra da kimi öfkene malup olup zıvanadan çıkıp bir de neredeyse yanlış ve haksız duruma düşmeler. Suat keşke şu anki kadar sakin olabilseydim diye düşündü, herkese laf anlatacağım diye çırpınacağıma sussaydım dedi. Hayatının en güzel günlerine damgasını vuran ağabeyi Ruhi’nin tahammül edilemez taşkınlıkları onu nasıl da üzmüştü. Oğlunun ergenlik çağındaki inanılmaz değişimi, çılgınlıkları ile hayatı nasıl da zindana dönmüştü.  Başkaları da oldu bir sürü sorunlu insanlarla uğraştırdı durdu hayat onu. Çünkü o kadar sorunsuzdu ki, sorunsuzdu derken elbette kendi içinde onun da bir sürü problemleri vardı ama başkalarına yansıtamazdı ve aynı zamanda çevresine duyarlı ve aynı zamanda çok sorumlu. Hal böyle olunca bu rol onun gibiler için kaçınılmaz bir kader. Sonuç olarak sakin olmanın, doğruyu öz konuşmanın, faydası olmayacaksa susmanın en içinden çıkılmaz durumlarda bile sihirli bir formül olduğunu net olarak öğretmişti hayat ona. Keşke dedi eşimle de birbirimize karşı biraz daha sakin ve anlayışlı olabilseydik. Bir hayat bir şekilde, her şekilde geçiyor, ayrıldık da ne oldu, ne o, ne de ben daha mı mutlu olduk, hayır olamadık, çocuklarımız daha mı mutlu oldu, hayır olamadılar. Bitirmek, yok etmek ne demek, mümkünse yaşatmak, yürütmek, emek gerek, emek gerek, emek… Sayıklayıp durdu, takılıp kaldı.

İstabul’da dostuyla Ortaköy’de meyhanede, görecekleri gelmiş birbirlerini ikisinin de. Candan bir sohbet iki kadeh rakı, yaştan söz açtı Güney, yine o mutat konu. Kapat dedi Suat kapat yaşı maşı, çoktan bıraktım ben o işi hadi çağırsana şu senin hatunları. Telefona sarıldı Güney, aradı birini şu sana bahsettiğim şair arkadaşım geldi hani tanışmak istiyordun ya, hadi Tijen’ i de al gel. Ortaköy’deyiz şey de buranın adı ne diye seslendi garsona Güney, Çapaçupa, Çapacupa’dayız, e buradayız işte yeni oturduk, demiri attık gelebilirseniz memnun oluruz. Ne oldu dedi Suat ablalar gelemiyor galiba. Heralde dedi Güney Asu arkadaşlarıyla, öbür hatundan da haberi yok. Arayım Tijen’i gelebilirsek falan dedi ama yaş bence. Yaş, kuru, boşver dostum sen, ben yeter ne yapacan onu, bunu. Ben ne yapacağım kardeşim sana eğlence olsun diye. Sağ ol arkadaşım biliyorum dedi Suat, sonra telefonundan bir sayfa açıp bak sen şunu bir dinle bakalım beğenecek misin? Suat’ın son şiirini dinlerlerken kadehlerini vurdular, şerefe kardeşim hoş geldin, hoşbulduk kardeş şerefe.  Saatler iyice ilerlemişti Güney’in telefonu çaldı arayan Asu’ydu hala oturup oturmadıklarını sormuş ve geliyoruz demiş. Az sonra oldukça gösterişli iki hanım restorana girdiler ve gelip masalarına oturdular. Sihirli bir değnek değmişçesine ortalık bir anda güllük gülüstanlık oldu, hanımların güzel kokuları ve şen kahkahaları kasvetli havayı dağıtıverdi, adamlar dirildi. Tanışma faslı ile beraber samimi bir sohbet koyulaşırken ısmarlanan mezeler ve içkilerle masa yenilendi, peri kızları iştahla gelen tabaklardan tadıyor, kedehlerini kibarca beylere uzatıp sağlığa, güzelliğe içkilerini yudumluyorlardı. Asu Suat’a şiirleriniz çok güzel, derin dedi. Diğer bayan da şiir severim, okumak isterim doğrusu şiirlerinizi deyince Suat sandalyede asılı sırt çantasından çıkardığı iki kitabı hemen imzalayıp onlara takdim etti. Hanımlar sırayla yüksek sesle Suat’ın yazdığı iyi dilekleri okuyup çok memnun oldular. Tijen gelişigüzel bir sayfa açıp bakalım şansıma çıkan ne diyerek o sayfadaki şiiri çok içten okumaya başladı ve bu, bu harika Suat Bey dedi. Suat kendini çok önemli bir şair gibi hissettiren bu güzel hanımların ilgi ve iltifatlarından epeyce moral bulmuştu. Herkes o anı yaşadığının farkındaydı, plansız, programsız, önünüze ne getirirse yaşam, karşınıza kimi çıkarırsa, hani bırakıp akışına. Belki Suat bir daha bu hanımları hiç görmeyecekti fakat bu çok önemli değil ki neticede güzel, keyifli bir zaman yaşanmaktaydı. Belki de şu dost, ahbap yokluğunda arkadaş olabileceği, bundan sonra da görüşebileceği iki insan tanımıştı ki aslına bakarsanız bu da çok önemli değildi. Önemli olan onun açısından bazen de önüne ne gelirse ama kasmadan doğal yaşamaktı. Bu yüzden hoşnuttu ancak iki arada bir derede kafası iyi de olsa bütün bunları düşünebilmek, aklından geçirmek enteresan tabi. Şu Tijen’i bu gece nasıl götürebilirime kafa yorsa kendi adına çok daha hayırlı bir iş yapmış olacak ama nerde adam düşünür mübarek! Bir ara uğrayan çalgıcılarla ortalık biraz daha şenlendi, Güney’in bonkör bahşişleri ile şamata tavana vurdu. Bir romantik parçadan sonra bir fasıla geçiliverdi. Tijen’in güzel sesi hepsini bastırınca Türk Sanat Müziği’nden bir eser geçerek herkesi büyüledi. Tijen diğer istekleri kulak arkası ederek azcık da şımarık bir tavırla Suat Bey misafir bir isteği varsa sadece onun için okuyabilirim dedi. Suat sesinize hayran oldum kutlarım cidden diyerek Hani O Bırakıp Gider… sözünü tamamlayamadan çalgıcılar yol almış Tijen de dudaklarını büzüp minicik yuvarlamış ve fısıldamıştı, çok severim. O dudaklar, o şuh ses, içi de aklı gibi uçuverdi Suat’ın, avlanmıştı, ikna da olmuştu, bu iş tamam dedi içinden, hoş. Çok severek söyledi gerçekten kadın. Teşekkür ederim dedi Suat tek kelimeyle şahaneydi. Sonrasında sohbete Güney Asu’yla, Suat’da Tijen ile ağız ağıza vererek ve çok önemli gizli meseleler konuşuluyor gibi devam edildi. En son nane likörüyle sade kahveler içilip çıkıldığında sert soğuk bir hava içeride yaşanan sıcacık ortamın aksine kurşun gibi içlerine işledi. Tijen Suat’ın koluna girdi önce sonra Suat kolunu Tijen’in omzuna attı. Titriyorlardı ve o an içlerinden bir hisle sarılıverdiler birbirlerini ısıtmak istercesine sımsıkı. Asu’yla Güney bu samimiyete önce anlam veremeyip şaşkınlıkla bakakalırken bir yandan da gülüyorlardı.  Güney hayırlı işler bu ne hız dedi, Asu mevzu derin dedi. Suat yanlış anlamayın fena bir maksatımız yok üşüdük de dedi. Bu arada Tijen başını kısmış iyice Suat’ın koltuğunun altına sokulmuştu. Sonra ayrılıp bir çizgide yürümeye çalıştılar fakat ikisi de yalpaladı olmuyordu, çarpıştılar, kendilerini gülmekten alamayıp tekrar sarıldılar. Çok tatlısın dedi kulağına Tijen’in Suat. Tijen bana gidelim dedi. Gidelim dedi Suat. Bu yollarda ileri geri, sağa sola gidişlere bir son verip araçların yanına dönüldü. Tijen sen kullanır mısın dedi Suat’a. Tabi dedi Suat. Güney dostum hayırdır nereye diye seslendi Suat’a. Asu da bir çırpıda Tijen’in yanına gelip onunla konuşarak durumu anlayınca Güney’e dönerek ben ekildim Güney başına kaldım canım dedi. Aman ne saadet diyen Güney’le Asu Güney’in arabasına diğer ikili de Tijen’in arabasına binerek kornalarla vedalaşıp uzaklaştılar. Tijen’in tarifleriyle Taksim’de şirin bir daireye girdiklerinde Suat her şeyin nasıl bu kadar çabuk gerçekleşebildiğini anlamaya çalışıyor, rüyada mıyım acaba diyordu. Tijen içerlerde kombinin ısısını yükseltip çabucak yanına geldi Suat’ın ve tekrar merhaba dedi. Merhaba dedi Suat ve bir şeyler söylemeye çalışırken Tijen parmak uçlarıyla dudaklarına dokunup susturdu onu daha fazla tutamadılar kendilerini, önce usulca değdi dudakları birbirine sonra öpüşmeye başladılar, kendilerini durduramıyorlardı sanki yıllardır bu anı beklemiş gibi. Sarılıyorlar sımsıkı sarılıyorlar sonra tekrar birleşiyordu dudakları sonra boyunlarını, kulaklarını, yanaklarını öpüyorlar birbirlerinin ve tekrar hasret kalmış gibi birleşiyordu dudakları.  Üstlerini soydular ikisi de birbirinin, sırtını döndü Tijen, sütyeninin kopçasını açtı Suat, kendine çevirip Tijen’i diri göğüslerini okşamaya, öpmeye başladı, omuzlarını, göbeğini, sırtını, kollarını özenle öptü. Büyük bir coşkuyla sevişiyorlardı, Tijen harika bir nefasetle ona dokunuyor, sıcacık ve minik, minik öpüyor, seviyordu. Suat elini daha aşağılara götürüp Tijen’in pantolonunu çıkarmayı denerken o doğrularak elinden tutup Suat’ı kanapeden kaldırdı ve dudaklarını büzüp sonrasına yatağımda devam edelim bitanem dedi. Çok çekici bir kadındı, ne iyi olmuştu duygularını serbest bırakması ve sarılıvermesi ona Suat’ın, aslında her şey kendiliğinden olmuştu, iyiki de olmuştu.  Doyasıya seviştiler, sonra Tijen Suat’tan bir şiir istedi. Suat ona sevdiği bir şiirini fısıldadı ardından tekrar seviştiler ve öylece mutluluk içinde uyuyakaldılar. Sabah gözlerini açabildiklerinde ikisinin de telefonları çalıyordu, herhalde uzun süredir çalıyor olmalıydı. Suat nerede olduğunu hatırlamaya çalışırken Tijen tek gözü kapalı bir biçimde el yordamıyla komedindeki telefonunu bulup açtı arayan Asu’ydu, öldünüz mü ya nerdesiniz diyen telaşlı sesi duyuluyordu, dün geceki restorana yakın olan simitçiye kahvaltıya çağırıyor, hemen gelin diye tembihliyordu. Telefonu kapatıp gülümseyerek Suat’a baktı Tijen, azcık utanır gibi oldular karşılıklı sonra gözlerini birbirlerinden kaçırıp sarıldılar, günaydın, günaydın.  Vücutlarının sıcaklığına uyandılar yeniden, öpüşüyor, ayrılamıyorlardı. Ben sana ellerimle kahvaltı hazırlamak ve bugünü hatta hafta sonunu tamamen koynunda geçirmek istiyordum ama ya Asu nerden çıktı bu kahvaltı ya diye söylenerek çıkmamız lazım aşkım dedi Tijen. Hızlıca hazırlanıp çıktılar. Simitçide herkesin neşesi oldukça yüksekti, görünüşe bakılırsa Asu ile Güney de güzel bir gece geçirmişlerdi. Herkesin içinden birbirine güldüğü komik bir durumdu ama herkesin aklından birbirlerine dair bazı hayaller geçse de kurgulanmış bir durum hiç değildi. Sadece hayallerle olmaz tabi bu işler, o hayaller üzerine giydirilen kişilerin etkileşimi olsa gerek birliktelikleri imkânlı ya da imkânsız kılan. Duygular tutkuya dönüştüğünde bir ok geriliyor yayda,  tutku karşılıklıysa ok yaydan çıkıyor sanki ve elinizde olmaz artık yaşanacaktır illaki.  Güney arkadaşına takılmadan duramadı, kırk yılda bir arkadaşımız İstanbul’a geldi şeytanın bacağını kırıp birlikte olacağız diye seviniyoruz a o da ne adamı biri kapmış götürmüş. E kime niyet kime kısmet Güney’cim kaptım oh canıma değsin ne de güzel kaptım ama öyle değil mi hayatım. Ben çok mutluyum dedi Suat, teşekkürler dostum. Ve Asu’cum tabi, sayenizde Tijen’i tanıdığım için sizlere teşekkür borçluyum, her şey aniden oldu gece yanlış bişeylere sebep olduysam… Sözünü kesti Güney ne saçmalıyorsun diyerek burası İstanbul oğlum bırak bu ağdalı ağızları,  keyfine bak, mutlu ol yeter. Gülüştüler. Kızlar aralarında muhtemelen geceden bahisle kaynatırlarken Güney ile Suat Pazartesi erkenden yayınevine uğrayıp Şile’ye geçelim diye kararlaştırdılar. Simitçide durmadan yiyip, içerek akşamı ettiler. Suat hoş ve yalnız bir adamdı, üstelik ince ruhlu romantik bir şair, dahası mimar olduğunu da az önce öğrenmiş ona hayranlığı iyice artmıştı Tijen’in. Böyle birinin maddi durumu da iyi olmalıydı muhakkak. Tatlı bir hayal esintisine kapılmıştı Tijen ve bir an önce onu eve atıp başbaşa kalmak, dün gecenin aynısını yaşamak, onu sahiplenmek, ilişkilerini pekiştirmek istiyordu. Bize müsade arkadaşlar demeyi çok istedi ama ayıp olacağı için diyemedi. O halde mecburen gruba uyacak ne yapacaksa hep birliktelerken yapacaktı.  Bu arada Asuman ile Güney’in durumu da bu dörtlü arkadaşlık sayesinde netlik kazanmış elele gözgöze oturup kalkar olduklarına göre adını koymuş ve sevgili olmuşlardı. Gece ne yapıyoruz dedi Asu. Ne yapalım dendi. Birkaç öneri getirildikten sonra dün geceki aynı mekânda karar kılındı. Güzel bir gecenin tekrarı hala cazip ve heyecanlı geldi galiba herkese, güzel bir rüyayı tekrar görmek istemek gibi. Fakat az daha gecikseler galiba yer bulamayacaklardı zira dün geceye nazaran mekân çok kalabalıktı neyse ki dünkü kadar iyi olmasa da biraz daha köşede bir yere oturabildiler. Aynı yiyeceklerden yediler, içtiler, sohbetler edilip, gülünüp eğlenildi. Bir güne neler de sığmıştı, dün bu vakitlerde tanışmayan Tijen ve Suat aylarca belki yıllarca birarada olan bir sürü iki sevgiliden fazlasını bir çırpıda yaşayıvermişlerdi. Şimdi elele, her fırsatta öpüşüp koklaşan, birbirlerine şiirler, şarkılar okuyan iki sevgili. Güzel bir gecenin sonunda çiftler dün geceki gibi evlere dağıldı. Tijen’in de Suat’ın da istediği buydu başbaşa kalmak. Koltukta yanyana oturdular, Suat sol kolunu Tijen’e dolayıp omuzundan onu kendisine doğru çekti, Tijen başını Suat’ın göğsüne koydu öylece sustular bir müddet. Mutlumusun dedi Suat. Çok dedi Tijen sonra devam etti birbirimizi hiç tanımıyoruz oysa. Sonra kendilerinden bahsettiler. Tijen eşinden on yıl önce boşandığını, tek oğlunun İngiltere’de müzik tahsiline devam ettiğini, biyolog olduğunu, hastanede çalıştığını Aydın’lı olduklarını, ailesinin orada yaşadığını anlattı. Suat’da yıllar önce eşinden ayrıldığını, çocuklarını, aslında mimar olduğunu ve bir şirketi olduğunu fakat işinden ziyade son zamanlarda kendini genellikle yazmaya verdiğini söyledi ona. Sohbetleri ilerledikçe birbirleri hakkında epeyce bilgi sahibi olmuşlardı. Yarın mı döneceksin dedi Tijen. Yarın Güney’le Şile’ye gideceğiz orada bir işim var herhalde kalmayız sonra da beraber Ankara’ya devam edeceğiz. Anladım dedi Tijen kırık bir sesle. Suat ona biraz daha sıkı sarıldı alnını onun alnına dayadı, sonra Tijen’in başını avuçlarının arasına alıp saçlarını kulaklarının arkasına topladı, parmak uçları onun yüzünde gezindi, kaşlarına, göz kapaklarına, kulaklarına, dudaklarına dokundu. Tijen’in istekle aralanan dudakları onun dudaklarını istiyordu, Suat öptü usulca, Tijen sabırsızca ve hızla öpüşmeye başladı, Suat’da ona uydu. Çok hoştu Tijen’in nefesi ve sesi, sadece konuşsa insan kendinden geçiyor, kaldı ki muntazam fiziği, ağzını yuvarlayışı, sevişirken rahat nidaları, kendinden geçişi, bir erkeği mutlu etmek için yaratılmış tam bir dişi doğrusu, tükenmez bir enerjiyle dolduruyordu insanı adeta. Uzun süre sevip, okşadılar birbirlerini, yatakda devam ettiler, konuştular, sustular ve bir daha, bir daha sızıp kalana dek. Bu her zaman yakalanacak bir uyum, arzu değildi tadını çıkardılar doyasıya. Sabah beraber duşa girdiler, tepelerinden akan suyun altında öpüştüler defalarca, yıkadılar birbirlerini ve tertemiz olup çıktılar, kurulanıp giyindiler, mis gibi kokularını süründüler. Bir ara Tijen kayboldu, Suat uzanıp onu bekledi, Tijen taze ekmek ve kahvaltılık bir şeyler alıp gelmişti, çay hazır kahvaltı da on dakikaya hazır olacak diye seslendi Suat’a. Az sonra harika bir sofra hazırlamıştı, keyifle kahvaltılarını ettiler, sonra gazetelere göz attılar, kahvelerini içip sohbet ettiler. Ne kadar hoş bir sürpriz olmuştu yaşadıkları Suat’a hani ömrünce unutamayacağı bir kadınla nefis iki gün geçirmişlerdi. E gidiyorsun demek, beni unutacak gibisin dedi Tijen. Mümkün mü dedi Suat. Yani dedi Tijen. Yani istesem de unutamam. O halde görüşeceğiz diyorsun doğru mu anladım. Elbette dedi Suat ben isterim tabi sen de istersen. Senin gibi adamı kim istemez dedi Tijen. Bilmem, bir sürü istemeyenle karşılaştım yani dedi Suat. Enteresan dedi, belki sana öyle geldi bence cazipsin. Sen de çok tatlısın birtanem dedi senle yaşanır aslında. Aslında derken dedi Tijen merakla. Ben dedi Suat bir beraberliği yani sürekli bir beraberliği artık hiç düşünemiyorum kimseyle neden diyebilirsin tabi ama yani ben özgürlüğüme çok düşkünüm ve yalnızlığa çok alıştım yani ne bileyim sanırım benden bir koca olmaz açıkçası. Aslında dedi Tijen aslında ben de düşünemiyorum sadece bir erkekle değil herhangi biriyle yani annemle, kız kardeşimle bile yaşayamazmışım gibi geliyor. Aynen dedi Suat aynen işte ben de öyle. En gerekli konuşma yapılmış gibi geldi Suat’a ve sanki üzerinden baya bir yük kalmış gibi hissetti. Neticede o da farklı düşünmüyordu işte, Tijen’in koca peşinde olmayışı onu epeyce rahatlatmıştı. O halde iyi ki de günlerini gün etmişlerdi. Tabi bir husus daha vardı uzaklaştıklarında ne hissedecekleri, onu da zaman gösterecekti. Konuşarak akşamı ettiler artık veda zamanı gelmişti güniçindeki telefon görüşmelerine göre Güney’e geçecek ve onda kalacak ertesi sabah da işlerine bakacaklardı.  Tijen de ertesi sabah işe gidecek yani rüya gibi hafta sonundan sonra herkes günlük yaşamlarına geri dönmüş olacaktı. Bu hızlı gelişen beraberliğin vedası ikisi açısından da zor oldu, Tijen onu Güney’e arabayla bırakmak da ısrarcı olsa da Suat istemedi, azcık İstanbul’u göreyim, yürüyüm, taksiye bineyim bişeyler yapayım kendi başıma dedi. Ama ben sana İstanbul’u hiç gezdiremedim daha yapacak çok şey vardı ama ya senin suçun aklımı başımdan aldın tabi dedi Tijen. Sen beni çok güzel gezdirdin, kendi güzelliklerinde gezdirdin, beni, ruhumu o kadar güzel fethettin, mest ettin ki bu hızla Ankara’ya kadar koşabilirim dedi Suat. Gülüştüler. Hem beni sen götürürsen kararım her an değişebilir seni bırakamayabilirim aşkım dedi. Bir daha desene dedi Tijen. Aşkımmm dedi dolu dolu Suat. Güle güle aşkım dedi Tijen seni çok özleyeceğim. Ben de çok özleyeceğim canım dedi Suat ve sarılıp yanaklarından öptü Tijen’i sonra her şey için teşekkür edip kararlı bir şekilde allahaısmarladık deyip çıkıp gitti. Macera şimdilik bitti.

Ertesi sabah erkenden Beyoğlu, yayınevinde ağzından kerpetenle dahi laf alınamayan, genç yaşına rağmen galiba çok okumaktan olsa gerek bezgin bir editör, anlamsız bir görüşme. Neticede Suat hikâyesinin taslağını ona bıraktı ancak daha kapıdan çıkar çıkmaz pişman olunca sinirle geri dönüp taslağı alacaktı ki Güney ne yapacağını anlayıp onu durdurdu, ne yapıyorsun bırak kalsın ne kaybın olacak ki. E sinir oldum dedi sen gece gündüz emek verip sayfalarca yazıyorsun adam iki kelime edemiyor, sorular cevapsız, bu mu okuyup değerlendirecek benim hikâyemi?  Sonra Güney’e hak verdi neyse dedi, ne kaybım olacak haklısın. Şile’ye doğru yola çıktıklarında önce editörü çekiştirdiler, onu taklit ederek bir hayli güldüler, sonra hafta sonu piyangosu Asu ve Tijen konu oldu haliyle. Kadınların ne kadar muhteşem kendilerinin ise süper olduklarına dair imalarla erkeksi bir muhabbete battıkça battılar. Sonunda kadınlardan çok hoşlandıklarını itiraf ederek ve akılları onlarda kalmış bir şekilde Şile’ye varıldı. Belediyeden imar durumu, yer bilgileri tespit edilip arsanın bulunduğu köye hareket edildi. Önce birkaç yanlış yere sapıldı ama sonunda muhteşem ormanlarla kaplı bir coğrafyadan geçilerek köye aynı zamanda sahile inildi. Bir emlakçı rehberliğinde arsa bulundu ve orada hiç de umulmayan bir sürprizle karşılaşıldı. Yıllardır ümitsiz bir vaka olarak üstünde durulmayan hatta ilk kez bu kadar ilgilenilip görmeye gidilen baba yadigârı küçücük arsa ciddi para ediyor, civar araziler, evler için trilyonlar telaffuz ediliyordu, hakikaten hesapta olmayan bir durumdu. Bu minik toprak parçasının trilyon etmese de nerden baksan boyundan büyük bir ederi vardı. Köşeyi döndün payımı isterim dedi Güney, Suat yaşadığı şokla elbette ayıpsın dedi. Emlakçı arsanın satışına talip oldu fakat Suat düşüneceğini ve tekrar geleceğini söyleyerek o cennet köşeden ayrıldılar. Bu arsayı satıp hatırı sayılır bir meblağı kapmak da vardı ama bir yandan hem babasının hatırası hem de böyle harika bir yer her zaman ele de geçmezdi hani. Suat çok sevdiği dağ evini düşündü, kafası karışmıştı, bütün hayalleri o dağ evine yönelikti oysa fakat burası da yeni hayallere yelken açmasına neden oldu. Yaşananların üstüne hararetli konuşmalar yapıldı yol boyu ve Ankara. Sakin olmalıydı, acele etmemeliydi elli yıldır orada duran küçük bir arsa sonuçta, az daha dursun, zamana bıraktı, evet en iyisi bu.

Ve tekrar Ankara’da toplu konutlardaki bürosunda kendi kendiyle kalmış, günlük çalışmalarına devam etmekteydi. Yaşanan sürpriz gelişmelerle oldukça renklenen ve heyecanlanan hayatı nisbeten sakinlemişti. Tijen ile bazen telefon görüşmeleri ve mesajlaşmaları oluyor irtibatı koparmıyorlardı. Tijen onun tekrar İstanbul’a geleceği günlere özlem duyduğunu söylüyor fırsat yaratabilirse kendisinin de gelebileceğini belirtiyordu. Müge ile arada sırada görüşüyorlardı. Olup bitenleri, Tijen kısmı hariç, Müge’ye anlatmıştı Suat. Nermin hakkında da bazı kayda değmez bilgiler almıştı Müge’den.  

Tijen Suat’ı çok özlemiş Güney’de onun ısrarlarını kıramayıp Asu’yla ikisini alıp o Cuma akşamı geç saatlerde Ankara’ya yola çıkmışlardı. Gece yarısı toplu konutlardaki dairenin çok nadir çalınan ziline kesintisiz basıldığında Suat apar topar uyanmış ne olduğunu anlayamadan karşısında sürpriz diye çığlık atan Tijen’i görünce önce şoka girmiş rüya görmediğini anlayınca da gerçekten çok sevinmişti. Çünkü o da bu biraz çılgın ama daha çok seksi, zevküsefa kadınını bir hayli özlemiş ve göreceği gelmişti. Yatmadan önce dört arkadaş iki üç saat oturdu, ne varsa yendi, içildi, şen şakrak sohbetler edildi, Tijen ve Suat özlemle hasret giderdiler, durmadan şakalaştılar, sevinçlerinden azcık birbirlerine şımardılar da sonra çiftler odalarına çekilip kumrular gibi sevişip uyudular. Ertesi sabah haliyle geç kalkıldı, keyifli bir kahvaltıdan sonra kızlara Ankara gezdirildi. Anitkabir’e, 7.Caddeye, Tunalı’ya hatta Gençlik Parkı’na bile gidildi, oradan Kale’ye çıkıldı. Gençlik Park’ı, çocukluklarında Ankara dışından gelen misafirleri gezdirmek için Anıtkabir’den sonra ikinci sırada en çok gidilen yerdi,  he Atatürk Orman Çiftliği’de tabi. Aileler, komşular, dostlar Gençlik Parkı’nda söğütlerin altında, yemyeşil suyun kenarında bir çay bahçesine kurulup, kömürlü semaverde gelen çaylarını demleyip keyifle içerler yanlarında getirdikleri dolma, börek, kuru köfte vb. yiyecekleri afiyetle yerlerdi. Gazinolar vardı Gençlik Parkı’nda Ankara’lıların çok itibar ve takip ettiği, Hamiyet Yüceses’lerin, Behiye Aksoy, Müzeyyen Senar, Yaşar Özel, Zeki Müren ve bilumum sanatkârların çıktığı, halk günleri, kadınlara özel matineler, insanlar mest olurdu. Sayısız insanlar gibi Suat’ın nikâhı da burada kıyılmıştı. Kayıklar burada fıskıyelerin altına sürülmüş, Fenerbahçe Treni’ne burada binilmiş, lunaparkta kumarlar oynanmış, sigaralara halkalar, toplara yumruklar atılmıştı. Çarpışan otolar, dönme dolaplar, aynalar, korku tünelleri, daha neler neler burada daima çılgınlar gibi eğlenilmiş, ütülünmüştü çoğu.  Fakat burası neden oraya benzemiyor, hani ruhu değişmiş gibi, neden güzellikleri koruyamıyoruz acaba? Neyse ki Çıkrıkçılar, Hanlar ve Kale hala nispeten kendilerine benziyorlardı. Gece Çankaya’da müzikli bir mekânda yemek ardından da bara gidildi. Kızlar iyice kafaları bulunca pavyona götüreceksiniz bizi diye tutturmazlar mı hayda pekâlâ pavyona da gidildi. Birbirinden güzel kızların, haşin erkeklerin, bıçkın delikanlıların, baygın gözlü kart zamparaların hâsılı pavyon müdavimlerinin şaşkın bakışları arasında bir masaya oturuldu. Kızlar önce çok eğleniyorlardı ancak sonrası faciadan dönüldü. Şöyle ki,  konsomatrislerden biri Güney’e fazla meyil edip gülücükler atınca Asu kızı paralamaya, Tijen’de arkadaşının safında savaşmaya kalkıştı. Diğer kızların da devreye girmesiyle ortalık fena karıştı, garsonlar, fedailer, müşteriler derken tam bir curcuna yaşanıyordu ki Güney ve Suat özür, rica vs. usta manevralarla kızları oradan kaçırıp canlarını güç bela kurtardılar. Asu kavgayı şirden tuzlamalar içilirken Güney’e de sıçrattı sen de kıza bakıyordun diyerek taktı, yok hayatım valla bakmadım falandı, filandı zar zor da olsa eve dönene kadar biraz da bitap düştüğünden neyse ki yumuşadı. Çok hareketli ve finalde de çok hararetli bir gün olmuştu, yataklarını bulur bulmaz tek kelime edemeden sızıp kalmışlardı.   Farklı, güzel ve çok hızlı bir hafta sonunun ardından İstanbul’lular Pazar akşamı dönüş yolunu tuttular. Tijen yolda muhtemelen daha şaşaalı bir yaşamı olduğunu sandığı Suat’ı düşünüyordu. Toplu konutlardaki abartısız fakat şirin işyeri aynı zamanda arasıra yatıp kalktığı dairesine, mütevazı kişiliği ve basit fakat yarı bohem yaşantısına bakılacak olursa hiç de bir eli yağda bir eli balda bir adama benzemiyordu. Ama onunla yaşanılanlar güzeldi, bir yandan düzgün de ve yatakda çok iyi, bunu söylerken güldü muhtemelen, bir kadının fikrindeyken onu gülümsetebiliyorsa bir adam işler yolunda demektir öyle ya,  bu saatten sonra daha iyisini nereden bulacaksın kızım diyordu belki de kendi kendine.

O gece lüks siteye girerken heyecanını bir türlü yatıştıramadı Suat. Aylar sonra Nermin onu aramış mutlaka görüşmek istediğini bunun için evinin daha uygun olacağını söylemişti. Asansörle yukarı çıkarken kalbi deli gibi çarpıyordu Suat’ın. İnmeden aynada kendisine bakıp toparlanmaya, sakin olmaya çalıştı. Nermin ve kara kedisi onu korktuğunun aksine sıcak karşıladılar. Hoşbeş faslından sonra sadede geldi Nermin. Jason gelecek dedi. Suat soran gözlerle baktı,  Jason? Eski kocam. Üniversiteyi bitirince master kazandım İngiltere’ye gittim. O süreçte onunla tanıştım ve âşık oldum Jason’a, aramızda oniki yaş vardı, sonra evlendik. Hayvancılık yapan, fabrikaları olan tanınmış çok zengin ve geniş bir ailenin oğluydu. İlk aylar rüya gibiydi fakat sonra Jason’un eski kötü alışkanlıklarına dönmesiyle cehennem hayatı yaşamaya başlamıştık. Jason bana anlatmıştı fakat tedavi olduğunu ve kâbusun geride kaldığını söylemişti, çok seviyordum inandım ama olmadı. Ben de ailesi de çok gayret ettik o dönemde toparlaması için, başaramadık sonunda ben benlikten çıkacaktım ayrılmak istedim, Jason bırakmadı. Henry yani babası hep yanımda oldu, kızı gibi sevdi beni ve sonunda elbirliğiyle ikna ettik daha doğrusu mecbur kaldı, ayrıldık, psikolojim bozulmuş iyice yıpranmıştım, can havliyle ülkeme döndüm. Ailesiyle çok iyi ilişkilerim oldu dediğim gibi, bağım kopmadı hala da görüşüyoruz. Bana verdikleri sıkıntı ve üzüntülerden dolayı Henry bana ciddi anlamda destek oldu, istemediğim halde, gayrimenkul olarak da, parasal anlamda da. Bugünkü konumumda büyük pay onundur cidden bunu asla inkâr edemem. Başarılıydım, yükselirdim ancak o gücü arkama almasam üretimden sorumlu mühendis olarak başladığım firmada bu noktalara gelebilmem asla mümkün olamazdı. Nermin durunca bir an Jason’a ne oldu diye sordu Suat. Jason iyi bu anlattıklarım nerdeyse yirmibeş yıl önceydi sonra tekrar tedaviler bir sürü iniş, çıkışlar derken yaş da kemale erince Jason düzeldi, iyi oldu yani. Ee dedi Suat çok sevmişsiniz tekrar birleşmeyi düşünmediniz mi? Hayır, asla, çok gençtim ve çok âşık ama o o zamandı ve bitti, şimdi benim için sadece iyi bir dost fakat o bende ısrar etti. Tekrar biraraya gelmemiz için elinden geleni yaptı, bu manada peşimi bırakmadı. Sonuçta insan olarak son derece medeni tabi bana bir rahatsızlık vermez katiyen ama umutla bekleyişi de hiç tükenmedi. Ben onu bir dost olarak seviyor ve iyiliğini istiyorum ancak onunla bir beraberlik düşünemem işte bu yüzden en son Londra seyahatimde akşam yemeğinde kendisine birini sevdiğimi ve onunla evlenmek üzere olduğumu söyledim. Çok şaşırmak ve üzülmekle beraber mutluluklar dilemekten başka çaresi yoktu. A evet hakkı var ben de, ben de mutluluklar dilemeliyim sanırım dedi Suat kekeleyerek ve her yanını ateş basmış bir şekilde. Teşekkür ederim ama gerçekte böyle bir izdivaç yok. Anlayamadım dedi Suat. Nermin bunda anlayamayacak bir şey yok artık onun bu benden beklentili durumundan çok sıkıldığım için o an uydurduğum bir yalandı yani. Vay dedi Suat. O kadarla da bitmedi yalnız dedi gülerek Nermin sade bir tören olacak, düğün dernek, gelinlik, davetli falan olmayacak diye onu nikâhıma gelmemeye zar zor ikna etmiştim. Fakat şu an kendisi İstanbul’da birkaç gün içinde de evliliğimi kutlamak üzere burada olacak. Bütün bunları benimle konuşarak birkaç hafta öncesinden planladığı için de onu savuşturacak bir bahanem olamadı. Kaldı ki bugün olmasa yarın nasıl olsa yine gelecekti.  Suat Nermin’in içine düştüğü zor durumu anlamış ancak konunun varacağı noktayı katiyen kestirememişti. Şimdi Suat dedi senden yine bir ricam olacak sıkı dururmusun. Suat’ı yeniden ateş basmıştı bile. Uzun zamandır duymaya hasret kaldığı kahkaha patladı, gülmesi bitince ciddileşerek benim kocam olur musun Suat? Jason krizini savuşturmam için yardımına ihtiyacım var ve bunun için en uygun kişi sensin. Jason yıllardır çevremdekileri epeyce tanıdı, çoğuyla arkadaş oldu, oraya gidildi, buraya gelindi. Seni ne o, ne de kimse tanımıyor hem kim diye sorduğunda seni söyleyiverdim yani o an birden öyle çıktı ağzımdan işte, ismini, mimar olduğunu falan. Başka çare yok bir tiyatro çevireceğiz, lütfen dedi yalvaran gözlerle kolunu tutup Suat’ın. Ama ben hiç rol yapamam ki dedi Suat nasıl olacak pot kırarım of çok zor bişey benim için inanın yapamam yoksa yardımcı olmak istemem mi hiç. İyi o zaman Jason’a yıldırım aşkıyla evlenip ışık hızıyla boşandım derim onun da canına minnet zaten. Suat’ın onu ikna etmek için söylediklerinden hoşnut olmayan ve bozulan Nermin zaten basit bir işi bile beceremeyecek biri gibi küçümseyici bir tavır takındı ona karşı.  Bu tavrı Suat’a birdenbire ona rahat ve sıradan davranmaya karar vermiş olduğunu hatırlattı. Ani bir değişimle ve rolünü, neler yaşanabileceğini hızlıca düşünüp bu maceraya korkusuzca gönüllü olmaya karar vererek tamam dedi sonunda tamam sizi eş olarak kabul ediyorum. Nermin sevinçle ellerini tuttu Suat’ın ve harika dedi birlikte başaracağız, sağ ol.

Birkaç gün sonra Nermin Suat’a Jason’un Cuma günü Ankara’ya geleceğini o gece onun için ortak dostlarının da bulunacağı bir yemek daveti tertiplediğini ve hazır olmasını söyledi. Suat’ın aklında bir sürü soru vardı fakat boş verdi hangi birini soracaktı, en iyisi herşeyi oluruna bırakmaktı. Fakat Nermin bazı açıklamalar da bulundu ona. İki ay önce evlendiklerini ve herkese sürpriz yapmak istediğini söyleyeceğini ve gayet rahat olmasını tembihledi. Ben gayet rahatım dünyanın en güzel kadının kocası oldum bir anda. Bu bir rüya, benden mutlusu var mı acaba. Onun sakinliğinden memnun kalarak işte bu kadar sevgilim dedi Nermin, benim erkeğim bu işte. Konuşmalarının devamında rolünü ezberlemeye çalışan oyuncular gibi evli çift, iki sevgili havasına girmişler provalarını yapmışlardı. Ve o akşam geldi, gösterişli bir restoranda aralarında Jason’un da olduğu elit ve havalı görüntülü insanlara Nermin sürprizini yani yeni eşini takdim ediyor etrafa mutluluk saçıyordu. Suat için oldukça rahatsız edici bir ortamdı,  haddinden fazla gerilmesine rağmen gülümseyerek ve çok az konuşarak durumunu belli etmemeye çalışıyordu. Bu arada hiç bırakmadığı Nermin’in eli en büyük güç kaynağıydı. Kadehler yeni evlilerin mutluluğuna ve Jason’un gelişine birkaç kez kaldırıldı, herkes sorularla, sohbetlerle cıvıldaşıp durdular. Genelde merak konusu olan Suat ve Jason’un tavırlarıydı. Suat kendisine yöneltilen sorulara idare eder cevaplarla ve sohbetlere az çok katılımıyla vaziyeti kurtarabildi. Zaten daha ön plana çıkan, estetik ve etkileyici olan Nermin’le elele gözgöze halleri, bazen ufak sarılma ve kulaktan kulağa fısıldaşmalarıydı. Aslında birbirleriyle yakınlaşmaları rolden ziyade gerçek gibiydi ve bundan epeyce hoşnut ve haz alır durumdaydılar. Gecenin esas misafiri Jason’a gelince o da yüzünün şekilden şekile giren hatları ve aralıklarla kızarıp, bozaran renkleriyle sonunda çiftlerin aşkına ikna olmuş ve kabullenmişti. Onun açısından en iyisi mutluluk dilemek ve dostlarıyla beraberliğin tadını çıkarmak, eğlenmek olacaktı. Nihayetinde buradakiler sevdiği ona aşırı sevgi, ilgi gösteren insanlardı.    Fakat yine de Suat ile biriki kelime konuşabileceği, başbaşa kalabileceği bir anı kollar gibiydi Jason. Uzun boylu, zayıf ve ilerlemiş yaşına rağmen oldukça yakışıklı bir bey, üstelik çok zengin, Nermin’in böyle birini hem de zamanında çok sevdiği bir adamı istememesine anlam veremedi. Adamın havasını bulup yüksek sesle konuşup, şakalaşmaları, gülüşmeler Suat’ın biraz canını sıkmaya başlamış, kendini kötü hissettikçe Nermin’e sokulmaları daha da artmıştı. Öyle ya ne kadar varlıklı, entellektüel hatta sosyetik olursanız olun bakın bu kadın benim, bana ait, sonuçta beni tercih etti demek istercesine. Bir ara Nermin iki bayanın ortasına oturup bıcır bıcır kaynatırlarken Jason soluğu Suat’ın yanında aldı ve kendine has aksanıyla Türkçe olarak Suat dostum kutlarım dedi. Sonrasına İngilizce devam ettiler, dünyanın en şahane kadınını nasıl elde ettiğinizi doğrusu çok merak ediyorum. Kısmet dedi Suat, pek anlayamadı Jason, anlatamayınca tesadüf işte her şey kendiliğinden gelişti diye kestirdi Suat.  Gerçekten de Nermin çok değerlidir, özellikle de benim için sadece benim için değil ailem için de, kocaman bir ailesi var onun İngiltere’de, kıymetini bilirsiniz umarım dedi  Jason. Doğal bir adamdı Jason, o zenginliğine rağmen ezmeyen ve insana kendini kötü hissettirmeyen hani. Aslında Suat’ın çok hoşuna gitmişti bir adamın bir kadına, daha doğru ifadeyle bir insana duyduğu saygı, sevgi neticesinde onu sahiplenişi, koruyup, kollaması, ne kadar etkileyici, hoş ve medeni.  Aralarında biraz gergin başlayan konuşma gitgide kendiliğinden samimi bir havaya büründü, işlerinden, hobilerine, ülke sorunlarına kadar birçok yere uzanıp döndüler. Sonunda Jason masadakilere göz atıp gruptan fazla uzak kaldıklarını düşünerek sonra devam ederiz, sevdim sizi dedi. Ben de sizi sevdim diye karşılık verdi Suat. Herkes tekrar yerlerine dönüp oturdu ve bir müddet daha gece devam edip konuklar gitmeye hazırlandılar. Nermin ve Suat ev sahibi olarak onları uğurlamaya başladılar. Jason’u davet etmek isteyenler oldu, onun ne kadar kalacağını soranlar, yarın ne yapıyoruz diyenler. Jason hepsine teşekkür ettikten sonra yarın dönmesi gerektiğini fakat yakında tekrar İstanbul’a geleceğini yani kısa bir süre sonra yeniden görüşeceklerini söyledi dostlarına. En son Nermin, Jason ve Suat kaldılar masada. Jason kalkıp Nermin’i öperek bu gece için kendisine teşekkür etti ayrıca Suat’ı gözüyle işaret ederek iyi tercih ben de sevdim kocanı dedi. Suat gözüyle teşekkür ederek lavaboya gitme bahanesiyle kalktı, konuşabilmeleri için onları yalnız bıraktı. Göründüğün kadar mutlu musun Nermin dedi Jason, çok mutluyum dedi Nermin ve ona anlayışından dolayı çok teşekkür etti. Jason ben de çok mutluyum sen mutlu olduğun için çünkü seni çok seviyorum dedi. Duygusal bir an yaşandı, Nermin’in gözleri doldu, Jason’un da, sağol dedi Nermin gerçekten çok iyisin ve ben de seni çok seviyorum. Sana o kadar çektirdiklerime rağmen öyle mi? Geçti dedi Nermin, hepsi geçti, hangimizin hataları olmadı ki hayatta, önemli olan ayakta kalmak, şu an dimdik yanımdasın işte mutluluk bu. Ailelerinden en çok da Henry’den bahsettiler, diğerlerinden o nasıl, bu ne yaptı konuştular. Suat epeyce oyalanarak masaya döndüğünde Nermin kalkabiliriz dedi ve kalktılar. Jason’a nezaketen biz de kalsaydın derken Nermin kapıda iyi tanıdığı onun sadık adamı Joe’yu gördü selamlaşıp konuştular. Jason uçağının erken kalkacağını gerek olmadığını belki bir dahaki sefere diyerek vedalaşıp oteline gitmek üzere Joe’nun kapısını açtığı otomobile kuruldu.

Büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş olmanın mutluluğu ile Nermin Suat’a sarıldı oh dedi oh bitti işte. İkisi de gülüyorlardı galiba sinirleri boşalmıştı. Bitti mi başladı mı acaba diye yanıtladı Suat onun bedenini sıkıca kavrayıp sarılarak. Tüm gece kadın, erkek hayran bakışları üzerinde toplayan Nermin sırtı beline kadar açık, etekleri yerde sürünen nefis tasarım krem rengi abiyesinin içinde bir kuğu kadar asil ve endamlıydı. Suat bu muhteşem kadına dünyadaki herkesden daha yakın olmanın gurur ve inanılmaz hazzını yaşamaktaydı. Uzun süre öyle kaldılar. Sonra gidelim mi dedi Nermin. Nereye diye sordu Suat. Bana. Hangi eve? Buradakine. Gidelim dedi Suat. Evde geceyi konuştular, Jason’u diğerlerini. Suat ona bu geceyi hallettik ama bu kadarla bitmiyor ki onca insana evlendiğimizi söyledin bu yalanı nasıl sürdürmeyi düşünüyorsun. Valla dedi Nermin bir anlık bir usançla Jason’a üç ay önce evleneceğimi söyledim sonra güya evlendim sonra seni çıkardım ortaya bundan sonra ne olur, ne olur, bilmiyorumk ki deyip cilveli baktı sonra tekrar sordu ne olur? Suat iyi olur heralde deyince kahkahasını atıverdi. Suat önemli bir sınavı geçmenin rahatlığı ile biraz da abartarak valla bak ben sana bir şey söyleyim mi Nermin dedi. Söyle kocacım dedi muzip gözleri ve cilveli bakışıyla Nermin. Suat kaldı, içi kocaman kıpırdadı. Kocacım iyiydi dedi, çok güzel geldi. Nermin sokuldu başını onun omzuna koydu sağ elinin parmak uçları yanağında gezindi, içtiği şaraplar bu yakınlaşma ile etkileşip başını yeni döndürdü, evet çok güzel dedi, sen ne söyleyecektin. Şey diyecektim, yani bu yalanı ya gerçeğe çevireceğiz ya da aramızda bir olay çıkarıp bir çırpıda ayrılacağız. Yooo olmaz dedi Nermin. Ne olmaz? Ayrılmam. E durmadan rol mü yapacağız ya da beni sürekli seyahatte falan mı diyeceksin soranlara. Nermin fısıldadı gerçeğe çevirelim mi? Karşı konulamaz bir çekimle dudaklar buluşuverdi,  büyük bir özlemle öpüşmeye başladılar. Ve sonrasında yatağa bile geçemeden sabırsızca orada koltukda heyecan, tutku dolu doyasıya seviştiler, buğulu gözlerle akıp karıştılar birbirlerine, tek vücut ve birer kanatla kanatlanıp uçtular, uçtular, şu görünen yıldızların da üstüne çok üstüne çıktılar adeta.

Günler gelip geçti, Suat çoğunlukla Nermin ile nadiren de İstanbul veya Ankara’da Tijen ile buluşmalarını gününü gün etmelerini sürdürdü suçlulukla içi yansa da.  Nermin ile çoğu zaman bazen lüks sitede bazen villa da kalarak gerçek evli bir çift gibi yaşıyorlardı. Aslında Tijen ile ilişkisini sürdürmesinin artık hiçbir anlamı kalmamıştı çünkü bu durumdan vicdanen rahatsızlık duyuyordu hem de iki bayan birbirlerinden haberdar olsalar heralde kıyametler kopardı. Fakat eşinden ayrıldıktan sonra belki de ruhuna işleyen ‘yok etme fobisi’ nedeniyle Tijen’le beraberliğini de bir türlü bitiremiyor galiba onun başka birini sevip âşık olacağı günü canıgönülden umutla bekliyordu. Tijen bir erkek için bulunmaz bir kadındı, onu sevebilirdi hatta sevdi de fakat Nermin onun için bambaşka bir şey demekti. O bir düştü, şu birlikte geçen zaman içerisinde ne kadar elde edersen et, ne yaşarsan yaşa gerçek olduğuna bir türlü ikna olamadığın bir rüya, bir efsaneydi o. Nermin’in zenginliği de umurunda değildi Suat’ın, dilediğince yaşayacak kadar para kazanabiliyordu artık yazarlıktan. Bir dağ evi vardı kaçıp gittiği, Şile’de iyi para eden arsası hala duruyordu hatta. Nermin toplu konutlardaki dairede çay bardağından rakı içmeyi seviyordu onunla, piknik tüpünde istavrit kızartmayı yanında, yürümeyi beşparasız liseliler gibi yolları postalla, yollarda ansızın öpüşmeyi onunla. Fıkara semtlerinde salaş kıyafetlerle gezinmeyi düşkünleri, çaresizleri bulup buluşturmayı, dertlerine derman olmayı, mahzun çocukların yüzünü güldürmeyi seviyordu onunla. Nermin herşeyi seviyordu onunla, Suat’da. Mitinglere katıldılar, slagon bile attılar, maçlara gittiler, hayvan haklarını savundular. Tiyatroya, operaya, sinemaya, resim sergilerine gittiler, kitapçıları gezdiler, kokoreç, tükrük köftesi yediler. Çoğu evin yolunu bulamadılar sokağa doymaz çocuklar gibi. Bulunca da yataktan çıkamadılar uzun süre, yaşlarına, başlarına bakmadan görmemişler misali. Yemin etse kimse inanmazdı Nermin’in elli yaşında olduğuna. Nermin inanılmaz biriydi görüp tanıdıkça. O’ki kendi hayatında, evinde elini sürmez en ufacık bir işe haliyle ancak Suat’ın evinde bulaşıkları yıkar öyle bırakamaz,  izin vermez Suat ama temizliğe kalkışır, çamaşırlarını yıkamaya niyetlenir, öyle bir kadın işte. Komşu bile edinmişti toplu konutlarda, insanlarla ilgiliydi, tanışanlarsa ona hayran.  Hiç çocuğu olmamıştı Nermin’in ama yurtlara girdiğinde ona koşan, sarılan annemiz geldi diye çığlıklar atan, sevincinden ağlayan, gülen yavruları vardı. Okuttukları vardı. Huzurevlerinde yolunu gözleyen bir sürü anaları, babaları vardı. Bütün bunları kim bilebilir ki? Nermin’i tanımayan elbette onun zengin, sosyetik, hiç bir şeyi beğenmeyen şımarık bir kadın olduğunu düşünebilir fakat ya Jason, ya Suat veya onun yaptıklarına şahit olan her kim varsa, bilen pek kimse de yok aslında, böyle bir insana hayran olmamak, saygı, sevgi duymamak mümkün mü?  Bardağı taşıran son damla gibi Suat’ın içindeki sevgiyi taşıran dupduru bir damlaydı o. Onu kabuğundan dışarı çıkaran, harekete geçiren, sevgiyi paylaşmayı, çoğaltmayı öğretendi, bu yüzden Suat her fırsatta bir bahaneyle bir yerlere gitmek istiyordu.   İstanbul, Şile seyahatleri olsun, dağ evine gidişlerinde kasabaya inişleri olsun veya başka yerler hepsi tanımadığı insanlarla karşılaşmasına, onlarla sıcak bir bakışla, birkaç sözcükle sıcak bir bağa vesile oluyordu. Her seyahatinde karşılıklı özlemek ve tekrar, tekrar hasret ve coşkuyla kavuşmak öyle güzeldi ki. İnsanları ve her şeyi ihmal edilmiş taşralarda gezinmek vazgeçemediği bir tutku haline gelmişti. Farkedilmemiş veya ihmal edilmiş kimi yok olmuş ya da yok olmaya yüz tutmuş o kadar güzellikleri vardı ki her yerin, hepsini kucaklamak, bağrına basmak istiyordu. İnsanını, çoluğunu çocuğunu, ebesini, ninesini, dedesini, kuşu, taşı, delisini, minaresini ne varsa hepsini. Bir çay içmek önüne çıkanla, bir laf atıvermek, biriki bisküvisini paylaşmak onlarla, bişeyler öğrenmek, bildiğini öğretmek canına can katıyordu. O kadar umulmadık anlarda ummadığı kişilerden öyle mühim şeyler duyuyor, öğreniyordu ki insan, önemsemek birilerini ve önemsenmek insanın o kadar çok ihtiyaç duyduğu bir şeydi ki neden diyordu, neden acaba unutuyoruz, unutturuyoruz güzellikleri, yok ediyoruz, durmadan yok ediyoruz sevgiyi ve mutluluğu. Aslında yok etmiyoruz, etmek de istemiyoruz tabi de esirgiyoruz birbirimizden kasıntımızdan mı, vakitsizlik ya da gayretsizliğimizden mi veya kimbilir içine kapanık olduğumuzdan belki de. Herkes küçük bir damla aslında, küçük ama o damla çoğu insanların tıka basa sevgiyle dolu içini taşırabilecek kadar da güçlü.   Bu mihvalde sadece kendisinin değil herkesin ne kadar yalnız olduğunu, bir güzel bakışa, birkaç içten, doğru söze, kısacası sevgiye, ilgiye herkesin ne kadar çok ihtiyacı olduğunu fark ediyordu. Bu bilinmeyecek bir şey değildi belki fakat bizzat yaşamak daha farklı. İnsanların onun varlığından, selamından, birkaç kelamından hoşnut olması, çabucak güvenilir biri olarak kabul görmesi, kimi adamsın denmesi, insanların ihtimamı, farklı olduğunu hissettirmesi çok iyi geliyordu ona. Bu gidiş gelişlerinde taşıdığı, götürüp, getirdiği atla deve değil kuş tüyünden hafif sevgiydi. Bu moralle ve yaşadığı birikimlerle durmadan yazmak, yazmak tam da ona göre büyük bir mutluluktu. Bu insanlarla buluşma, uyuşma, anlaşma arzusu ve eylemi bir ego belki. Fakat öyle bile olsa kabul edilebilir bir gerekçesi var o da şu ki bu durumdan birinin değil herkesin hoşnut olması. Kendisini anlayan, hayranlık duyan bir kadındı onu harekete geçiren, tüm evrene duyduğu sevgiyi açığa çıkaran ve taşıran yüreğinden. Hayran olduğu, âşık olduğu bir kadın vardı evet, onu hayata bağlayan sımsıkı ve her ihtimale karşı her zaman bir de hikâyesi cebinde. Kimi yazdıklarını yaşıyor, bazen de yaşadıklarını yazıyordu. Evet, hayal ve gerçek, birlikte veya tek tek fark etmez,  ikisinin de adı mutluluktu işte. Bir istek ve kudret varsa geç kalınmış bir şey de yoktu, keşke de ve insan hayalleri kadar gerçekti. Hani elesen birini gerçekleri süzülür gider hayalleri kalır sadece elekte onun gibi, hangisi gerçek şu halde?

Hayretle yabancılaştığını gördüğü bir şehirde kesif bir kimsesizliğe düşmüşken bir kadın ona şehrin hatta dünyanın bütün ışıklarını yakmıştı. O da önce yürümeye sonra koşmaya, hayatı dolu, dolu yaşamaya başlamıştı. Üzerindeki ölü toprağını silkeleyip kendini yeniden keşfetmişti çünkü. Nermin’in sihirli eli yüreğine dokunduğu andan itibaren yaşamı güzelliklerle dolmaya, neredeyse dilediği her şey fazlasıyla gerçekleşmeye başlamıştı. Oysa ‘fazla’ da iyi bir şey değil ona göre hatta ayıp ve gereksiz. O yüzden Nermin ne kadar da haklı dağıtıp, paylaştırmakta, o yüzden çok farklı, mutlu ve huzurlu.  Fakat ruhunu ve bedenini böyle isteklerine, hayallerine doğalca, kolayca bıraktığı müddetçe, böylesi bir tutku ve moralle her şeyin fazla fazla gelmesi artık kaçınılmaz. Aşk, para, dostluk, öyküler, ün, vs. Neyseki her ihtimale karşı dağdaki ev var, yanına hiçbir şey almadan gidebileceği, fazla hiçbir şeye gereksinimi olmayacağı. Eskiden gayet korkusuz ve ölçüsüz yaşarken şimdi bu temkin de nereden çıkmıştı? Galiba şuradan çıkmıştı, mesela şu gelinen noktada Suat Nermin’siz bir hayata nasıl katlanabilir, öyle ya hayat öğretmişti hiçbir şeyin garantisinin olmadığını, hem oturup kahrolacak yüreğiniz ve zamanınız da kalmamışsa, evet nasıl katlanabilir? Ancak her ihtimale karşı bir sır gibi sakladığı cebindeki bir hikâye ve yine her ihtimale karşı bir sır gibi sakladığı dağdaki ev ile. Bir kaçış planı yani sonuçta kendince, doğru veya yanlış bu kadar basitti izahı ve gerekçesi Suat’ın. O’na bakarsanız insan bir hayale rahatlıkla âşık olabilir, son derece mutlu da olabilir. Ona bakarsanız düşleyip yazdığı her şey zaten gerçek olmaktadır.  

Suat son zamanlarda arsayla ilgili işler nedeniyle Şile seyahatlerini sıklaştırmıştı. Gerçekten orada arsayla ilgili tapuda, belediyede takip edilmesi gereken işler vardı bu fırsattan istifade hem geç görüp çok sevdiği hem de bazı dostlar edindiği Şile’ye keyifle gider gelir olmuştu. Fakat bu durumdan işkillenen Nermin bu kez onunla gelmek istemiş o da memnuniyetle kabul etmişti. Bu mevsimde boştur ama Ağva’da bir gece kalacaklar hem bir değişiklik olacaktı. Gerçekten de birlikte güzel bir otelde bir gece konaklayıp ertesi gün Şile’ye geçtiler. Gidilmesi gereken yerlere uğradıktan sonra harika doğanın içinden geçerek denizin kıyısındaki arsanın bulunduğu köye geldiler. Nermin’de oralara hayran kaldı. Suat geçen sefer tanıştığı emlakçıyı da yanına alarak hep beraber onun arsasına baktılar. Konuşmalar esnasında Nermin hemen yandaki üç dönümlük arazinin de satılık olduğundan, fiyatından vs. haberdar oldu. Sonra vakit te bir hayli geç olduğundan o gece Şile’de kalmaya karar verdiler. Suat her zaman gittiği az ötede denizle gecenin kucaklaşmasını seyrettiği lokantaya götürdü Nermin’i, Suat’ın geldiğinden haberdar olan birkaç dost masalarına uğramayı görev bildiler ancak çiftleri fazla meşgul etmek istemediklerinden kısa sürede kalkmak istediler. Ah şu küçük yerlerin büyük adapları, ne hoştur, Nermin ve Suat iki kafadar tabi ki onları masada kalmaya ve misafirleri olmaya ikna ettiler. Herkes için hoşsohbet, sıcak bir yemek oldu. Nermin her zamanki gibi azami saygı gördüğü insanları kendine hayran bıraktı. Fakat hesap kısmında biraz üzüntü yaşandı misafir etmek istedikleri insanlardan biri o işi çoktan halletmişti. Nermin olmadı ama ne konuşmuştuk deyince Abdullah Bey olurmu öyle şey hanımefendi burada siz bizim misafirimsiniz, şeref verdiniz diyerek terbiye ve nezaketini gösterdi. Temiz bir otelde kalıp ertesi sabah kahvaltılarını ettikten sonra neşe içinde yola çıktılar. Nermin yolda Suat’a gerçekten de buraya gelip gitmekte haklıymışsın hem bir doğa harikası, hem insanları ne kadar candan, saygılı, çok keyif aldım doğrusu iyi ki geldik canım dedi. İnsan gerçekten de şehirde bu samimi havaya, bu içten sevgi ve güven ortamına hasret kalıyor. Aradan bir ay geçmemişti ki Nermin tekrar oraları çok sevdim diyerek Şile’ye gitmek istedi. Çoktandır biraraya gelemedik Müge’yi de götürelim, o da çok yoruldu bir değişiklik olur dedi. Suat Nermin’in bu Şile aşkına şaşırmakla beraber peki gidelim dedi, heralde çok sevdi, sıcak buldu ortamı diye düşündü. Aynı lokantada, aynı dostlarla hatta birinin karısının da eklendiği bir de Müge tabi bir araya gelindi. Bu kez hesap konusunda çok sıkı anlaşma yapılarak, yani Suat’ın ödemesi hususunda, keyifli bir yemek yendi. Sonra aynı otelde kalınıp sabah lobide otuturlarken Nermin ile Müge ağız ağıza verip bir şeyler konuştular aynı sırada köydeki emlakçı içeri girdi. Selam sabahdan sonra haydi bakalım dedi Nermin. Ortada tuhaf bir şeyler dönüyordu ama Suat olanlara hiç anlam verememişti. Peşlerinde emlakçı Suat neler oluyor kabilinden bir Nermin’e, bir Müge’ye bakıyor bir yandan yürüyorlardı. Az yürüyüp emlakçının buyrun diyerek yol verdiği binanın kapısına geldiklerinde Suat tapu dairesinin yazısını görmesi ile beyninden vurulmuşa döndü çünkü hisleri ona neler olacağını az çok söylüyordu. Tam da düşündüğü gibi nüfus cüzdanı istendiğinde Suat’da şafak attı ve biri bana neler olduğunu anlatacak mı diye kükredi. Müge’nin önceden gelip herkesden gizli toz kaldırmadan üç dönümlük araziyi Nermin’in vekili olarak satın aldığı, şimdi de tapuyu Suat’a devredecek olması nedeniyle burada toplanıldığı ortaya çıktı. Suat’ın başından aşağı kaynar sular döküldü, siz çıldırdınız mı diye öfkeyle önce Nermin’e baktı sonra da büyük bir ihanete uğramış gibi bunu bana nasıl yaparsın diyerek Müge’ye feci çattı. Müge ben emir kuluyum abi kendine gel sen çıldırdın heralde derken, Nermin atılıp onun ne suçu var ben rica ettim, sana mutlu olacağını düşündüğüm bir hediye vermek istedim sadece hayatım dedi. Suat acı bir şekilde güldü hediye vermek istedin demek öyle mi ve bu hediyeyi benim kabul edeceğimi düşündün öyle mi? Nermin dedi çok teşekkür ederim düşüncen için kabalık ediyorsam ki pek sanmıyorum beni bağışla ama üzgünüm ki ben bundan hiç mutlu olmadım ve bu hediyeyi kabul etmiyorum dedi. Ortalık bir anda buz kesti. Önce Nermin Suat’ın koluna girip oradan uzaklaştırırken onu iknaya çabaladı. Sonra Nermin bırakınca Müge yanaşıp Suat’a bir şeyler söylemeye çalıştı.  Sonuçta böyle bir devir olmadı. Müge araziyi Nermin’e devretti. Emlakçı şaşkın bakışlarla Müge’den bir zarf alıp, galiba kalan alacağıydı, güya olanlardan çok üzgün fakat sevinçten etekleri zil çalarak kibarca oradan uzaklaştı. Tapu dairesinin merdivenlerinden inen üçlü önce ne yapacaklarını bilemeden ve bir müddet hiç konuşmadan yürüdüler. Suat işlemediği bir suçtan sanık, Nermin ise gerçek suçlu gibi utanç içindeydiler. Daha fazla dayanamayan Müge ne oluyor ya dedi hayır ne oluyor yani lan Suat kusura bakma da filim adamsın biliyor musun tecavüze uğramış genç kız gibi ne oluyorsun yani istemiyorsan isteme büyütecek bir şey yok. Büyütmüyorum dedi Suat sakince teşekkür ederim ama istemiyorum dedim sadece, heralde buna hakkım var. Sonra durumdan gerçekten çok üzüldüğünü hissettiği ağzını bıçak açmayan sevgilisinin bedbaht yüzüne dayanamayarak, canımsın dedi Nermin’e elini tutarak, beni ne kadar sevdiğini, mutlu etmek istediğini biliyorum birtanem ama ne olur beni anla nasıl kabul eder senin Suat’ın böyle bir hediyeyi. Haklısın çok özür dilerim dedi Nermin, kabul etmek istemeyeceğini düşünebiliyordum tabi ama ısrarlarıma dayanamazsın ve beni kırmazsın diye düşündüm galiba ne bileyim, özür dilerim şimdi düşününce seni daha iyi anlayabiliyorum. Böyle söylemişti Nermin ama tek kelimeyle berbat bir durumdaydı, hiç hora geçmeyen bir şey uğruna trilyonlar dökmüştü, tamam çok kıymetli yerler falan ama ha deyince satılmaz, atsan atılmaz bir yer al başına iş işte. Uzun süre toparlayamadı Nermin’de Suat’da bu durumda imkânı yok yola falan çıkılmazdı. Bir çay bahçesinde oturdular sert havaya rağmen. Müge ne kadar uğraşsa toplayamadı durumu ve onları, sonunda hadi bari Ağva’ya gidip orada kalalım bu gece dedi. Bu fikir iyiydi galiba buradan bir an önce uzaklaşsalar gayet iyi olacaktı, basıp gittiler. Güzel yemeklere ve iyi bir şaraba rağmen, birbirini çok seven iki âşık gece boyu bir türlü eski havalarını bulamadılar. Müge söylenip durdu ve gidip yattı. Nermin ve Suat’da odalarına geçip günü kapattılar. Yatağa girince sırtını dönen Nermin’e yaklaşıp sarıldı Suat, kulağına seni çok seviyorum Nermin dedi. Nermin ben de seni çok seviyorum Suat derken gözlerinin yaşarmasına engel olamadı. Nermin’in gözünün yaşını parmağının ucuyla silmeye çalışarak ben bu uğruna ölebileceğim gözleri ağlatmak istemiyorum ama dedi Suat. Nermin tamam dedi demesine ama çoğalan gözyaşlarına engel olamıyordu. Ağla dedi Suat belli ki elinde değil sıkma kendini ağla sevgilim dedi Suat, ben de çok istiyorum şu an seninle ağlamayı ama olmuyor. Sustular. Nermin önce sesli olarak ağladı bir süre sonra küçük bir çocuk gibi içini çeke çeke devam edip durdu. Aslında Nermin yaptığını içine sindiremiyordu, yani nasıl böyle bir hata yaptığını, aralarındaki masal gibi ilişkiyi böyle bol sıfırlı rakamlara boğarak parayla pulla işi olmayan bir adamın boğazını nasıl da sıktığına inanamıyor, o kadar kötü hissediyordu ki. Oysa sadece Suat’ın o küçücük arsanın peşinde oradan oraya koşmasına kıyamadığı için uğraştığına değsin bari diye oradaki toprağını büyütmek istemişti. Suat’da bunun gayet iyi farkındaydı. Nermin’i kendine doğru çevirdi, bitti mi ağlaman dedi. Bitti dedi Nermin. Kendini kötü hissetme aşkım neden yaptığını biliyorum. Bak bunda üzülecek hiçbir şey yok hem, sen kıymetli bir yatırım yaptın. Aman ne yatırımı be dedi Nermin. Öyle değil dedi Suat, evet sen kıymetli bir yatırım yaptın bana komşu olmakla deyip güldü. Ha bak o doğru dedi Nermin de gülerek. Yani beraberiz, yanyanayız tamam mı, bu dünyada, her yerde her zaman. Her yerde, her zaman hiç ayrılmayacağız biz değil mi dedi Nermin. Ayrılmayacağız dedi Suat, hiç ayrılmayacağız. Sımsıkı sarıldılar.                 

İki sevgili Nermin’in zaman zaman çok yoğunlaşan iş temposu ve kısa tutmaya özen gösterdiği seyahatleri haricinde genellikle beraberlerdi. Tijen ise Suat’dan beklediği ihtimamı göremedikçe iyice asabileşmiş sürekli ona sitem eden bir tavır takınmıştı.  Suat’da işlerinin yoğunluğundan, çocukların sorunlarından türlü bahanelerle durmadan kıvırmaktaydı. Kaç kere fırlayıp gideyim ona durumu anlatayım neticede aşkından ölecek bir tip de değil hani belki de anlayışla karşılar hatta umuruna bile takmaz diye düşünmüştü. İlişkileri de böylelikle neticenlenmiş olur birbirlerinde hoş bir anı olarak kalabilirlerdi. Ama bir yandan da onun şirret damarı tutar da ortalığı birbirine karıştırırsa diye de korkuyordu. Üçüncü alternatif ise esas korkusu, bu ayrılık nedeniyle Tijen’in ciddi bir üzüntü yaşaması işte bunu düşünmek bile istemiyordu. Birinin mutsuzluğuna sebep olmak, birinin hayallerini yok etmek of ne korkunç bir şeydi bu onun için hani ölse daha iyi.  Tijen Cuma gecesi bineceğini ertesi sabah Ankara’da olacağını söylediğinde sevinmiş gibi yaptı Suat. Fakat esas sevindiği Nermin’in bu hafta ortaklarından biri ve firma üst düzey yöneticileri ile önemli bir bağlantı için Fransa’da bulunmalarıydı. Mamafih Cuma gecesi İstanbul’a dönecekti ama Cumartesi gecesi de sektörün iddialı firmalarından birinin defilesine katılacak en erken Ankara’ya dönüşü Pazar günü mümkün olabilecekti. Şu halde Nermin’in yolculuğuydu, evine girmesiydi falandı filandı derken heralde ve inşallah Tijen gitmiş olurdu. Hem bu sefer Suat ne yapıp edip Tijen’e durumu anlatacak, konuyu çözecekti. Nermin’i feda etmesi söz konusu bile olamayacağına göre tercih yapması elzem olmuştu. Tijen ile olan ilişkisini yok etmek zorundaydı başka çaresi yok. Onun için ne kadar zor olsa da  ‘yok etme fobisi’ni yenmek, yok etmek zorundaydı. Yoksa bu kez olmasa başka bir sefer mutlaka Nermin’e yakalanacak Nermin onu yok edecekti. İnatla hiçbir şeyi yok etmeyeceğim diye yaşarken Nermin’den olursa daha mı iyi olacaktı. Evet, bu sefer bu iş bitecek. Gece önce Nermin’le görüştü, İstanbul’a inmiş kuzeni israr etmiş onun evinde kalacak sonra Tijen’le görüştü gece yarısı otobüsü Ankara’ya hareket edecek sabah onu terminalden alacak. Suat gece uyuyamadı, sıkıntılı işler içerisindeydi ve bu hiç ona göre değildi. Keşke Tijen ile daha mekanik yapsaydı yapacaklarını yani duygulara girmeden yaşasaydı ne yaşayacaksa fakat öyle biri değildi ki illaki ruhunda hissedecek, derinlere dalacak falan, kendi tabiri ile her şeyin .okunu çıkaracak yani. Sabahın seherinde terminalde Tijen’i karşıladı, henüz dükkânlar bile açılmadığından birlikte kahvaltı etmek için bir müddet arabayla gezindiler bir parkta biraz vakit geçirdiler. Ayaz vardı üşüyüp, titreyince Tijen kendini büzerek ellerini Suat’ın kabanının içine sokup sobada ısınır gibi avuçlarını onun göğsüne koydu ne soğuk memleketiniz var diyerek. Suat’da onu ısıtmak için sıkıca sarıldı ilk tanıştıkları gece restorandan çıktıklarındaki gibi. Tijen hemen eve gitmek istemişti aslında ama Suat seninle güzel bir kahvaltı edelim önce demişti ona. İşin doğrusu,  evde sofra hazırlamakla, alışverişle falan uğraşmak istemiyor, ayrıca biran önce eve gidip onunla başbaşa kalmaktan da çekiniyordu Suat. Sonuçta gidilecekti tabi eve ama ne kadar geç gitseler o kadar iyi. Eve döndüklerinde öğleden sonrayı bulmuştu saat. Tijen valizini açıp üstünü değiştirdikten sonra salonda oturan Suat’ın yanına gelip kucağına oturdu ve kollarını onun boynuna dolayarak yüzüne sayısız öpücükler kondurmaya başladı. O sırada açılan kapının hemen kapanan sesiyle, sürprizzz dayanamadım aşkımın hasretine ilk uçakla gel.. diyerek bir çırpıda salona yönelen Nermin hayatta aklına gelmeyecek o manzara ile oraya çakılıverdi. Poşetleri ellerinden düştü. İki bayan birbirlerini hızla iyice süzdükten sonra direk bakışlarını Suat’a çevirdiler. Suat’ın nutku tutulmuştu, ikisinin de gözlerine bakamıyordu. Hala Suat’ın kucağında kalakalan Tijen kendine gelip toparlanıp fırladı ayağa kalktı. Bu kez ayakta bakakaldı Suat’a. An donmuş gibi bir müddet öylece duruldu. Gerçekten çok berbat bir durumdu, söylenecek ve açıklanacak bir şey yoktu, kim ne diyecekti ki. Sonra Nermin hızla banyoya geçti sararan yüzünü biraz ıslatıp çıktı dönüp tekrar Suat’a bakıp kapıyı çarpıp gitti. Tijen galiba bir müddet ne diyeceğini düşündü sonra donup kalmış Suat’ın tek kelime edemeyeceğini görünce ani bir kararla o da kapıyı çarparak gitti. Tijen gittikten beş on dakika sonra anca toparlanabilen Suat onun misafir olduğunu, yer yurt bilmediğini nihayet hatırlayıp arkasından geç kalarak fırladı sağa sola seyirtti sonra arabaya atlayıp etrafı, durakları hatta sokakları dolandı fakat onu bulamadı. Telefona sarılıp onu aradı hayır telefonunu kapatmıştı galiba. Sonra tekrar, tekrar aradı evet kapatmıştı.  

Çok utanıyordu Suat, bu saatte, bu yaşta şu olacak şeymiydi, yüzkarası bir tablo. Nermin’e ne anlatacaktı? Tijen’i yok etmeye kıyamadım mı diyecekti veya tam ben de ona görüşmeyelim artık demek üzereydim mi diyecekti, hepsi ne kadar komik. Ya Tijen’e ne anlatacaktı. Kendisinden nefret ediyordu. O kadar yalnızlık çekerken onu üzen her şeyden daha üzücüydü bu durum. Hayat ya hiç vermiyor ya da çifter çifter veriyordu kimi zaman. Hayatta hiçbir şey hele ki gönül işleri asla tesadüfe bırakılacak şeyler değildi. Sen yok edeme dur işte adamı anında yok ediverirler. Kaderinle, kimsesizliğinle başbaşa kalıverirsin böyle.  

Sürekli Tijen’i aramaları boşaydı, önce kapalı olan telefonu bir müddet sonra açılmıştı ancak Suat’a herhalde sonsuza kadar kapanmıştı. Yok, açmayacaktı Tijen telefonunu, zorlamanın da manası yoktu. Bir mesaj yazıp sadece onu çok merak ettiğini bir haber vermesini rica etti hiçbir yanıt alamayınca özür dilerim diyerek son bir mesaj gönderdi ona başkaca da bir şey yapmayacaktı zaten. Nermin konusu ise işin daha zor kısmıydı onu arayamadı bile o da açmayacaktı kesin ama açsa bile onunla konuşabilecek cesareti de, gücü de yoktu. Ona direk mesaj yazdı, olanlardan dolayı çok üzgün olduğunu söyleyerek ondan özür diledi, o bayanı Tijen’i yani ikisi arasında bir ilişki başlamadan çok öncesinden beri tanıdığını, aralarında hiçbir zaman çok ciddi bir şey olmadığını, sadece nadiren görüştüklerini söyledi.  Tijen ile olan arkadaşlıkları ve hukuklarına istinaden onu kırmak istemediği için biraz sessiz kaldığını ama Nermin ile beraberlikleri esnasında onunla hiç görüşmediğini, birlikte olmadığını anlattı. Onunla ilişkisini, onu çok sevip mutlu olduğunu Tijen’ e tam da söylemek üzere olduğundan falan bahsetti. Ama bütün bunları kendi kendine yazıp durdu çünkü mesajlarının hiçbirine Nermin’den bir karşılık gelmedi. Ve artık Nermin için de başka bir şey yapmayacaktı.  Artık daha fazla battıkça batmanın âlemi yoktu. Düşünmeye çalıştı, Tijenle tanıştığında Nermin ile aralarında adı konmuş bir bağ yoktu ki yani burada bir ayıp sözkonusuysa o ayıp Nermin’e değil Tijen’e yapılmıştı. Ama sonra bir de şöyle düşündü Nermin’e âşık olduktan sonra Tijen’le de devam etmek ne demek, bu da Nermin’e terbiyesizlik olmuyor mu aynı zamanda Tijen’e de tabi yine? Kendini kurtaracak bir bahane bulup içinden çıkamayınca ve derdini de ikisine de anlatamadığına göre yapacak bir şey kalmamıştı şu an için. Koskoca kadınlar hiç öyle yeni yetmeler, cahiller gibi önüne gelenle fingirdeşmeye kalkan, yok kırmamak adına, hani yok etme fobisi falan gibi ikircikli ruh hallerine falan pabuç bırakırlar mı, bir de kelli felli adam olacaksın hayret ya. Nermin gibi bir kadına şu yaptığına da bak hele, sırf mutlu ol diye dünyada eşi benzeri olamayacak şekilde gözünü kırpmadan sana trilyonları harcayabilen fakat buna çok bozulan dürüstlük timsali Suat Bey!  Kendini çok kötü hissediyordu Suat, böyle bir duruma asla sebebiyet vermemeliydi. Belki de en iyisi artık herkesin hayatından kaybolup her ihtimale karşı bir sır gibi sakladığı cebindekilerden devam etmeliydi. Ama nasıl olur? O Nermin’siz yaşayamazdı ki. Nermin’le mi gelmişti bunca yolu, ömrü? Yo ama ondan önce bilmiyordu ki yaşamamın bu kadar manalı ve güzel olduğunu, tatmamıştı ki, tanımıyordu ki Nermin’i. Ama şimdi onu tanıyor, onun güzelliklerini biliyor, artık onsuz yapamaz ki. Cebindeki hikâye de hikâye, dağdaki ev de hikâye, koş git ulan kapan ayaklarına kadının seni affetmesi için. Sen onsuz ne cebindeki o hikâyeyi yazmaya devam edebilirsin ne de dağdaki evde bir dakika durabilirsin, koş git af dile, yalvar. İçi dedi kaç kere ama ayaklarına kapanmak, yalvarmak, yakarmak hah tam da ona göre, bu Suat gibi bir adamın hayatta yapabileceği bir şey mi? Asla.

Suat çocuklarıyla birlikte yaşadığı evden günlerce çıkmadı. Çocuklara yemek yapıp, ev işlerine verdi kendini. Onun evde oluşundan hoşnut olan fakat bir tuhaflık olduğunu sezen çocuklara yorulduğunu ve bir müddet evde dinleneceğini söyledi. Ne kadar büyümüş olsalar da babalarının onları karşılayıp uğurlamasından, çoğalan ilgisinden mutluydular. Birlikte kahvaltı yapıp, daha çok konuşup gülüşüyorlardı eski günlerdeki gibi. Ah o güzel çocukları onlara annelerinin yokluğunu hiçbir zaman hissettirmemeye çalışsa da hep bir yanları eksik olmuş, yarısı gülerken yüzlerinin diğer yarısındaki ukte ve hüznü silmeye yetmemişti tüm gayretleri. Dünyada hiçbir şey annenin yerini tutamaz. Gerçi, tamamen kendisini ona ihtiyaçları olan ailesine adayan, anneleriyle olan sevgi bağları, görüşmeleri hiçbir zaman kesintiye uğramamıştı. Suat’a minnettardı eski eşi çocuklarına iyi baktığı için, gözü arkada kalmadığı için. Şartlar kadıncağızı yatalak babasına, sürekli hastalıklarla cebelleşen annesine ve ruhi rahatsızlığı olan kız kardeşine mahkûm etmişti sadece, yapacak bir şey yok, yoksa o da elbette çocuklarıyla yaşamayı tercih ederdi. Yaklaşık bir ay bu şekilde geçti, aslında eve kapanması, ev işleri ve çocuklarıyla alakadar olması iyi bir formüldü aksi takdirde bu süreçte kendi başına kalsa büyük bir buhran yaşayacak, psikolojisi hepten bozulacaktı.  Bu süre zarfında ne Nermin’den ne de Tijen’den ses çıkmadı. Bazen de neymiş yahu bunların hele ki Nermin’in aşkı, sevgisi, işarete mi bakıyormuş, sorgusuz sualsiz kalemi kırıp çekip gitmek, giderseniz gidin, uğurlar olsun dediği de oldu. Fakat Nermin’e olan özlemini hiçbir formül dindiremiyor, içinin yanmasını engelleyemiyordu. Daha fazla evde oturamayacağını anlayınca bir sabah toplu konutlardaki bürosuna gitti. Kapıdan girer girmez salonun girişinde yerdeki poşetleri görünce o gün, o an, Nermin’in yüzü gözünün önüne geldi. Geçiştirmeye gayretle poşetlerin üstünden atlayıp masasına geçip işlere koyulmaya çalıştı ama adapte olamadı. Belki bir bilgi alabilirim düşüncesiyle Müge’yi aradı, havadan sudan konuştular, galiba yaşananlardan haberi yoktu ki yoktur. Salonda dönelerken hikâyesinin devamını düşünmeye çalıştı sonra poşetler tekrar gözüne ilişince bir tanesinin içine şöyle bir baktı birkaç şişe iyi marka viski ve şarap vardı, hah şu viski iyiymiş dedi önce sonra vazgeçti, biraz daha yoklayınca çikolata, bisküvi tarzı şeyler, herhalde free shopdan almıştı. Başı ağrıyordu tekrar dolanmaya başladı, sıkılıyordu, ne yapacağını bilmiyordu. Bir ara miadı dolmuş evraklara, kalabalık yığını kartvizitlere taktı, hepsini yırtıp atmaya başladı, ne kadar gereksiz şeyler, kendisininkilerle beraber yüzlerce kartvizit, insan şu zamanda hala niye kartvizit bastırır veya niye toplar durmadan acaba? Bu ona biraz iyi geldi, rahatladı. Bunu yaparken sakladığı bir şans kartını buldu üzerinde ‘yüreğindeki ağırlığı bırak ve affetmenin hafifliğini, huzurunu yaşa’ diyordu. Düşündü, hayatta affetmediği kimse kalmamıştı ki. Bu kart Nermin’in önüne çıksa daha iyi olurdu dedi. Sahi niye çıkmıştı şimdi bu kart karşısına acaba? Nermin’e bir mesaj çekip aynını yazsa mıydı acaba?  Sonra vazgeçip tekrar gezinmeye başladı, gidip diğer poşeti yokladı içinde bir hediye paketi vardı, bastırdı yumuşak bir şey, ucundan açtı çıkardı üç düğmeli yün spor bir kazak, pahalı olmalı, tekrar paketine sokuştururken güldü ne kadar da zevkli.

Doğrusu Tijen’i fazla düşünmüyordu artık fakat Nermin bir an aklından çıkmıyordu, her yerde onun kokusu, bakışı, şu koltukta yarı çıplak oturuşu, of delirecek böyle giderse. Bu şekilde düşünerek bir yere varamam dedi kendi kendine, toz içindeki etrafa şöyle bir bakıp böyle kitlenip kalacaksam buraya da gelmeyim bir daha, en azından uzunca bir süre. Galiba ona yine dağ evinin yolu görünmüştü. Nermin’sizliğine esaretine mi? Müebbet özgürlüğüne mi? Nereye?    

Çelikten bir havayı giyinmişti dağlar, ormanlar biraz sarı, biraz kızıl mevsim sonbahar. Kar düştü düşecek mahsur kalmak da var burada. Mevsimin gitgide küçülttüğü dünyanın merkezi şimdi kuzine soba.  Biraz unutulmuş kırık ama bir insan yüreği gibi sıcacık hazır her şeyi unutmaya, uzanan bir eli ısıtmaya. Sararmış ayva, solmuş gül, elmayla armut fiskoslarda, güneş de kararsız bir açıp bir kapar, yaz gecesinden kalma tabiat hala mahmur fakat derin bir uykuya hazırlanmakta. Burada tek bir mum yakıp insan dünyanın gerçek yüzünü görebilir. Burada insan huyunun, suyunun, kuyunun dibine inebilir. Burada insan olabilir, yok olabilir, var olabilir, neye göre, kime göre o halde hatta aynı anda ikisi de olabilir. Burada insan ne istediğine karar verebilir.

Burada yaşamayı seviyordu, basit bir hayatı vardı, basit günlük işleri, sobayı yak, kolay bir yemek hazırla, ortalığı topla,  hepsi bu kadar işte. Çayı hiç eksik olmaz arada bir ıhlamur, geceleri biraz içkiyle tütün ve yazmak tabi hepsi bu kadar işte. He bir de ateş yakar bahçede mutlaka oturup başına hayal kurar dalar gider uzaklara, daha uzağı yok ki aslında.    Bahçede yapılacak başka iş yok bu mevsim, bahar, yaz olsa toprak, ağaç sürekli uğraşmak ister iş bitmez, şimdi hayal kurma ve yazma zamanı, kar da yağacak yakında.  Dahası var türkü dinler radyodan sabahları kalkınca keyiflenir, efelenir, akşam da dinler bir kadeh atınca ama sabahkilere benzemez akşamın ezgileri hüzünlenir, ağlar kimi. A tabi burada korkusuzca ağlanır da hatta bağıra çağıra kimse duymaz nasıl olsa. Arada çarşıya iner öteberi almaya, ne olur ne olmaz tedarikli olmak lazım kar buz olur yürümezse araba. Burada tasa ne aşk ne de para, rüzgârlı mı hava, döner mi kara, at, at, odun at aman sönmesin soba. Kalemle kâğıt, çayla, cigara gerisi zaten havayla civa. Bazı geceler gündüze benzer beyaz bir aydınlık, ışığı kapa, aç kapıyı çık dışarıya, aç çeşmeyi şarıl, şarıl aksın, sarmaşığa git sana sarılsın, çamaşırları as, havayı kokla. Ama bazı geceler koyu bir karanlık korkar pencereden dışarıya bakamazsın. Bakmazsın, korkmazsın bu kadar basit, perdeleri kapatıp unutursun, iyisin, hoşsun, kolay adamsın vesselam.

Bir sabah telefonu çaldı. Yaşıyor musun? Hayır, ben öldüm. Vah vah allah rahmet eylesin ulan kafayı mı yedin? Yoo. Konuşsana ya nerdesin? Cennetteyim galiba. Bana bak Suat üşüttün mü meraklandırıyorsun bak, saçmalamayı bırak da bi doğru dürüst konuş. Ne diyim? Sen dağa mı gittin? Dağdaki sır evi Güney’den başka bir tek bilen Müge, boşboğazlık edip ona söyledim diye de az pişman olmamıştı Suat. Evet, dağdaki evdeyim, cennetdeyim dedim ya. Bu kış günü orada ne yapıyorsun, ne yiyip, ne içiyorsun, kaç zamandır oradasın. Bilmiyorum Müge saymadım epey oldu işte. Buraya gel hemen sen, iyi görmedim durumunu, gel de bi görüşelim. Nermin’i görüyor musun? Telefonun ucunda bir sessizlik, bir hışırtı, fısıldaşma oldu. Görmüyo.. görüyorum canım görmezmiyim tabi ne oldu da, siz görüşmüyormusunuz? Görüşmüyoruz. Neden? Nermin görüşmüyor. Ne .ok yedin acaba görüşmüyor? Amannn boşver ya, elleme sen de beni bura iyi. Hani beni de götürecektin oraya? Buyur gel veya boşgeç gelme kar geliyor, bahara gelirsin.         

E bi vesikalık, video bişey gönder de bi bakayım durumuna sen böyle hiç tekin gelmedin bana. Kim uğraşacak canım ya fotoyla falan iyiyim ben çok iyiyim merak etme esas sen nasılsın. Sağ ol be lütfedip sorabildin halimi, hatırımı. Canımsın afedersin aklım uçuyor burada demiştim sana, iyimisin. İyiyim, hadi bir resim yolla bekliyorum, çabuk, şimdi çek ama bir de değil, birkaç tane, ortamını da göreyim. Peki, öptüm. Öptüm. On dakika sonra tekrar telefonu çaldı Müge yine. O ne hal Suat? Ne olmuş halime? Köye imammı oldun o sakal ne? Uzadı biraz. Biraz mı? Tamam, yarın çarşıya iner berbere girerim. Sen tam olarak neredesin şimdi diyerek yerini anlamaya çalışan Müge endişeli bir şekilde dikkat et kendine diyerek telefonu kapadı. Az sonra kar başladı, başlamasıyla her yanı kaplaması bir oldu. Değişti dünya, toprak, ağaçlar, karşıdaki çayır, orman ve gök değişti, düşünceleri insanın değişti. Şu öteye beriye bir sihirli değnekle dokunan mucizevi ulaşılmazlarına da dokunsa insanın keşke. Bir kadında tüketince güveni şu çakaralmaz misali hep bir kıvılcım fakat tutunamaz alevi. Çak dur, çek dur işte böyle.  Şimşek olsan ne yazar yağdıramadığın yağmurlara. Kısa gün tükenmeden yaklaşmaktaydı bir motorun sesi, yoktur dedi herhalde ve mutlaka benimle bir ilgisi. Fakat ısrarla yaklaşır bellliki bir adres aranır, galiba orada Suat’ın arabasını görünce lüks bir jeep durdu bahçe kapısının önünde, iki bayan indi karların içine, Nermin ve Müge.  Kısa bir şaşkınlıktan sonra fırlayıp açtı bahçe kapısını Suat ve sarıldı kızlara. Nermin sarılmasına izin verdi ama put gibi hareketsiz durdu karşısında. Onları içeri buyur edip odun attı sobaya, birer ıhlamur verdi ellerine, çabucak ısındılar. E dedi Müge iyiymiş burası, biz de sandık sefalet diz boyu, şu deli sakalın da olmasa senden iyisi yok valla. Güldü Suat, suçlu bir çocuk gibi gözü Nermin’deydi. Nasılsın Nermin? İyiyim, sen iyimisin? Gördüğün gibi işte, iyiyim yani, bir sıkıntı yok. Senin için biraz endişenlendik Müge’yle, ben yanındaydım Müge’nin seninle konuşurken,  saklayacak değilim, birine kızmak, darılmak ayrı, merak etmek ayrı.   Tabi, teşekkür ederim düşünmenize ayrıca darılmakta haklıydın tekrar özür dile.. lütfen onu konuşmak istemiyorum şu an diyerek susturdu Nermin Suat’ı. Belki kendine yediremediğinden, belki Müge’nin yanında detaya girmek istemediğinden, kimbilir belki de sadece konuşmak, hatırlamak dahi istemediğinden. Neticede hepsi geçerli bir nedendi. Hanımlar doğaya bayıldılar, yol boyu ve hatta ormanın derinlerine doğru epeyce gezindiler, kaybolmaktan korkmasalar daha da gitmek istiyorlardı. Ne kadar da inanılmaz, sihirli bir yer burası deyip durdular. Adam deli değil akıllıymış meğer böyle bir yerden ayrılınmaz ya dedi Müge. Akşam mangal yaptı Suat onlara, ateşin karşısında rüya gibi bir geceye daldılar. Gaz lambasında oturup, rakı içtiler, türkü de dinlediler, söylediler de.  Derinleşen sohbetlerde Suat işte burası benim özrüm, kabahatim, mükâfatım, cezam belki. Hayatla mücadele edemeyince, çıkamadığımda işin içinden kaçışım. Mızıkçı şımarık çocuklar gibi yani öyle mi dedi Nermin. Bilmem öyle mi oluyor dedi Suat. Müge dramatize etmeye gerek var mı burası güzel bir yermiş gerçekten zaman zaman gelmek, dinlenmek, yazmak için ideal hepsi bu dedi ve ekledi ama bu senin gerçeğin değil, sen tamamen buraya ait olamazsın, olmamalısın. Ben ne yapayım peki dedi Müge hastayım diye işi gücü bırakıp yatayım mı, mücedele etmekten korkma, kaçma Suat sonunda mağlup bile olsan mücadele et, hep dikkat ettim sana yenilmediğin halde o kadar çabuk pes edip yenilmiş havasına giriyorsun ki ben bunu sevmiyorum kusura bakma ama. Biraz kötü hissetti Suat Nermin’in yanında konuşulmasından bunların fakat Müge’nin hakkı var diye düşündü. Suat şakaya vurmaya çalıştı ne yani mesela sevdiğini bırakma, gerekirse kapısında yat, ayaklarına kapan diyorsun öyle mi? Evet, tabi, neden olmasın ki, herhangi biri değil sevdiğim diyorsun bak var mı ötesi dedi Müge. Suat Nermin’e dönerek sen ne düşünüyorsun bu konuda diye sordu. Nermin Müge haklı dedi ve yine Müge’ye hitapla sen şahitsin entrikalar çeviren ortaklarımı görüyorsun ben de yoruldum deyip çekileyim o halde, ortalığı onlara mı bırakayım, yok öyle şey. Fakat telafisi güç işler var hayatta, o yanlışı yapmamak lazım, insanların yüreği ve güveni kırıldımı o kırıkları toplamak imkânsız değil belki ama çok zor. Yani değil yalvarıp yakarmak ağzınla kuş tutsan olmaz hani. Bu durumda hiç olmazsa susmak daha iyi bence de. Su gibi yol aldı sohbetleri dışarıda, sertleşince hava içeride, saatlerce konuştular sonra Nermin ve Müge salonda, Suat diğer odada uykuya daldılar. Suat sabah erkenden kalkıp önce sobayı odun atarak canlandırdı sonra onlara kahvaltı hazırladı, tertemiz havayla dipdiri uyandı hanımlar, her pencerede bir tablo asılı adeta, bir tabiat harikası, sabaha karşı artan kar yağışı ile kat kat kaplanmış ortalık bembeyaz. Sabah işe gider gibi burunlarından soludukları buhar bulutuyla uzaklaşan hayvanların çıngırakları inişli çıkışlı hala yankılanmakta. İnsanlar birbirlerini görmenin sevinci içerisindeydiler. Bayanlar Suat’ı da aklı başında görmekten ayrıca rahatlamışlardı. Ne iyi geldi bize de dediler, böyle umulmadık bir anda tahayyülü zor güzellikleri görmek ne kadar sürpriz oldu, ne iyi geldi.  Fakat zaten işlerinden kaçamak yapan hatunlar artık kalamayacaklar ve dönmek zorundaydılar. Haydi dediler Suat’a haydi fakat o daha sonra geleceğini söyleyerek,  geldiğinde sakalını da kesmiş olacağına söz vererek onları ikna edip uğurladı. Giderken kızları öptü, sarıldı Suat. Bu kez Nermin put gibi durmadı ona sevgiyle sarıldı, hatta dönüp bir daha öptü onu, dikkat et diyerek.

Müge’nin ve Nerminin söyledikleri ona bir bakış açısı daha kazandırmış, yaşamına giren hemen her şeye tutkun, müptela yaşamaktan da, pek meyilli olduğu kader-keder edebiyatından da hayli sıkılmıştı aslında. Ve geride eksik, yarım kalmış bir şeyler bırakmaktan da. Hemen Tijen’i aradı. Direk açtı telefonu ve hiçbir şey olmamış gibi normal konuştu Suat’la Tijen. Suat o gün arkasından koştuğunu, yollarda onu arayıp çok merak ettiğini söyleyerek tüm olanlar için özür diledi. Tijen her şeyin farkında olduğunu, o gün asla kabullenemediği hadiseyi üzerinden zaman geçtikçe daha hoşgörüyle karşılayabildiğini söyleyerek unutalım dedi. Sen bana çok nazik davrandın, kibar ve iyisin, güzel şeyler de yaşadık, iyi hissettim seninle, hayatımda kalmanı tercih ederdim ama kısmet işte.  Mamafih arkadaş kalabiliriz benim açımdan hiçbir sorun yok dedi. Elbette dedi Suat, elbette, aynı hislerdeyim ben de inan, seni tanıdığıma mutluyum ve her şey için sana çok teşekkür ederim. Kimse aptal değil görüldüğü gibi. O gün evde yani Suat’ın kucağındayken Nermin gelince ortaya çıkan absürt durum karşısında kimse tek kelime dahi etmediği halde Tijen Suat’ın kendisine değil Nermin’e ait olduğunu anlayabiliyor. Her neyse neticede Nermin ile arasındaki buzların erimesi ve Tijen konusunun da güzel bir şekilde kapanması harika olmuştu, oh. O gün kâğıt vesaireyi yırtıp atarken neden karşısına çıktığına anlam veremediği şans kartı işte şimdi anlamını bulmuştu,  ‘yüreğindeki ağırlığı bırak ve affetmenin hafifliğini, huzurunu yaşa’.

Birkaç gün havaların düzelmesini gözledi ama aksine kar tabakası her geçen gün çoğalıyordu ve artık burada duramayacaktı. İşleri, geciken ödemeleri falan pek umursadığı yoktu ama çocukları çok özlemişti. Birkaç gün önce görmesine rağmen Nermin’i de, onunla bundan sonra ne olacağını, daha doğrusu Nermin’in bundan sonraki tutumunu da çok merak ediyordu. Müge yine haklıydı. Sen hepten buraya ait olamazsın derken, olamıyordu işte gerçekten de. Çocukları, biricik aşkı, az çok işi gücü oradayken insan tamamen buraya nasıl ait olabilir? Artık havaların düzelmesini falan bekleyecek sabrı da yoktu. Köyden birkaç kişiden yardım alarak arabasıyla zar zor da olsa karlar diyarından süzülüp çıktı, nispeten daha iyi olan yoldan kasabaya kadar sağsalim ulaşabildi. Berberde traş oldu, kahvede çay içti, birkaç kişiyle sohbet etti, sonra yemek yiyip yola düştü. Yollar açıktı, yolların dışındaki her yer karlar içindeydi, kış da yaman olacağa benziyor bu sene, belki de bir daha bahara kadar gelemeyecekti buralara. Olsun her ihtimale karşı dursun diyecek oldu Müge ve Nermin’le konuştukları geldi aklına. Yok, yok kaçmak yok, gerçeklerden kaçmak, hayallerde yaşamak yok. Yok etmekten korkarak yaşamak da yok.

Ve nihayet evindeydi, çocuklarıyla beraberdi, onlarla hasret giderdi. Toplu konutlardaki bürosunu da özlemişti doğrusu. Oraya gittiğinde daireyi pırıl pırıl buldu, ortalık toplanmış, tertemiz bir limon kokusu sarmıştı dörtbir yanı. Tabiki Nermin temizlettirmişti büroyu, ne kadar düşünceli, o kadar işinin arasında kimin aklına gelir burası, evet onun aklına gelir. Nermin’i arayıp döndüm dedi, inceliği için teşekkür edip onu çok özlediğini görmek istediğini söyledi.   Nermin’de sevindi, bu gece görüşelim canım ben de çok özledim dedi, galiba Suat’ın kararlılığı da hoşuna gitmişti. O gece buluştular, üzüntüyü unuttular. İnsan böyle bir kadınla her zorluğun üzerine yürüyebilir, üstesinden gelebilirdi. İnsan böyle dürüst bir adamla gururla salınabilir, güvenle kendini ona bırakabilir, bulutların üzerinde yaşayabilirdi. Bir hata yaşanması da belki hayırlıydı, belli ki Suat’da çok üzülmüştü, öyle olsun istememişti, bir daha böyle bir şey asla yaşanmazdı ki.  Seviyordu Nermin, gerçekten seviyor ve inanıyordu ona, anlattıklarına da inanmıştı, kıramadığına Tijen’i ve bitirmek istediğine o dakka aslında, çünkü tanıyordu Suat’ı, biliyordu yalan söyleyemeyeceğini, aynen de anlattığı gibiydi mutlaka her şey. İnanmak birine ve vazgeçememek asla, aşk vazgeçememektir asla. Tekrar mutlu ve güzel günlerine dönmüşlerdi. Bir gün çocuklarıyla Nermin’i tanıştırdı. Beraber bir akşam yemeği yediler. Samimi, güzel bir buluşmaydı, kimse fazla yabancılık çekmedi, hepsi birbirini sevmişlerdi. Nermin ondan iki şey yapmasını istiyor ve bunu sürekli konu ediyordu.  Biri Şile’deki araziye üstündeki evi yıkıp güzel bir ev yapmasını istiyordu. Diğeri dağdaki evi büyütmesini istiyordu. Çünkü Nermin’e göre ikisi de ele geçmez muhteşem yerlerdi ve mademki bu güzelliklere sahibiz en iyi şekilde değerlendirelim, zaman zaman oralara gidip yaşasak ömrümüze ömür katılır fena mı olur diyordu. Bunu yürekten istemekle beraber aslında bir amacı da Suat’ı, gerçek mesleğini, zevkini icra edebileceği bir meşguliyetin içine daldırmaktı. Yazdığı hikâyelere kaptırıp hikâyeyi yaşayan, kimi inişli çıkışlı duygularla kafası karışıp savrulan biricik sevgilisini böyle bir hedefe odaklayarak bir parça durdurabileceğini düşünüyordu. Çünkü ona kıyamıyor, hayalle gerçek arasında git gel çok yorulduğunu görüyor, gözlüyordu. Yaşama ve geleceğe dair ortak planlarının olması aynı zamanda bu duygusal,  hayalpereset ve dürüst adamı sürekli gözünün önünde tutması ona göre gayet iyi, hoş bir fikirdi. Suat dağdaki evin şimdilik yeterli olduğunu söyleyerek Nermin’i geçiştirdi fakat Şile fikri onun da kafasına yatmıştı. Becerebilirse oradaki evi yıkmadan değerlendirmeye çalışacak ve yanına harika bir yapı ekleyecekti. Hemen çalışmalara başladı, önce Şile’ye gidip incelemelerde bulundu ve birkaç proje hazırladı. Nermin’le düşüne taşına günlerce yapacaklarına karar verdiler. Havalar düzelince iyi bir ekiple inşaata başlamayı düşündü ve her şeyi ayrıntılarıyla planladı. Kimi bir şeyler karalıyordu yine ama yazma hızı epeyce kesilmiş, hikâyelerinden bir hayli uzaklaşmıştı Suat. Gerçekten de Nermin amacına ulaşmış, Suat aklını fikrini bu işe yoğunlaştırarak farklı bir heyecan yakalamıştı.  Aslında çok fazla fark eden bir şey yoktu, bir bina da bir hikâye gibi hayal ve gerçekten oluşuyordu. Fakat hikâyede tehlikeli bir yan var, gerçekleri ve hayalleri birbirine giydirirken,  hayalden bir yolda kaybolmak var, geri dönememek hani sihirbazın uyutup uyandıramaması gibi. Nermin Suat’ın hayattaki en büyük şansıydı, mükemmel bir kadındı o, her erkeğe denk gelmeyecek bir kadın. Fakat işin enteresanı ona birçok erkek gönüllü olarak denk gelebileceği, hatta muhtemelen peşinden koştuğu halde Nermin’de Suat’ı şansı olarak görüyordu galiba. Bir dürüstlük müydü gerçekten ve acaba onu bu kadar önemli kılan? 

O yılın sonu rüya gibiydi, Nermin’in arkadaş grubu buluşmaları artırdı, Suat o insanları kanıksamıştı artık. Kimi evlerde, kimi elit mekânlarda toplanılıyor, Nermin büyük aşkını gururla ve mutlulukla yaşıyordu. Işıltısı, taşan sevinci her şeye, herkese yansıyor en çok da Suat ayakları yerden kesilmişçesine biricik aşkı Nermin’iyle uçuyordu adeta. Bir hafta önce Jason İstanbul dönüşü bir günlüğüne Ankara’ya uğramış hatta villada onlarda misafir kalmıştı. Jason Nermin’in mutluluğundan bir baba hassasiyetiyle hoşnut kalmış Suat’a da minnet ve teşekkür dolu hislerini fazlasıyla ima etmişti. Sevgi dolu pamuk gibi bir yaşamın içine düşmek ne kadar da güzeldi. Bir sürü yerden davet almalarına karşın Nermin yılbaşında Suat’ın çocuklarıyla beraber olmak isteyeceğini bildiğinden villada kendi elleriyle onlara özenli bir sofra hazırlamış geç saatlere kadar birlikte çok mutlu olmuşlardı. Bu arada birbirlerine aldıkları hediyelerin paketleri büyük bir çoşkuyla açılmış, teşekkürler ve kutlamalar faslı da tamamlanmıştı. Çocuklar arkadaşlarıyla olan programlarına katılmak üzere Nermin ablalarına teşekkür edip ve müsaade isteyip kalktılar. Evet, Suat Bey başbaşa kaldık dedi Nermin. Bir yılı seninle bitirip yeni bir yıla seninle başlamak ne güzel dedi Suat. Gerçekten çok güzel seninle çok mutluyum diyerek sımsıkı sarıldı Nermin Suat’a.   Suat’da ona sımsıkı sarıldı, yanağını, dudağının kıvrımını öptü sonra kulağını öperek seni seviyorum diye fısıldadı, öylece sıcacık kaldılar uzun bir süre. Dışarıda patlayan havai fişeklerin rengârenk ışıltıları aksediyordu salona. İçeride sihirli bir dünya, mumların alevleri, çiçek kokuları, yılbaşı süsleri, renkli toplar pırıl pırıl, çam ağacının ışıkları yanıp sönen dansı. Duvardaki guguklu saat onikiyi vurduğunda koca bir yıl bitmişti, arkasından balerinler başladı dansa, merhaba yeni yıla, aşka, sanki hiç uyanmak istemedikleri bir rüya.   

Güzel bir gecenin sabahında Nermin yoktu yatakda. Kalkıp elini, yüzünü yıkayıp giyindi Suat alt kata indi salonda, mutfakta Nermin yok. Aşkım diye seslendi cevap yok, tekrar evi şöyle bir gözden geçirdi evet yoktu. Sonra mutfağın penceresinden Nermin’in salıncakta yarı yatar vaziyette uzandığını gördü, rahatlayıp güldü, fakat bu kış gününde pek de anlam veremedi, hiç aklına gelmemişti bahçede olabileceği, koşup yanına gitti. Aşkım neredesin seni arıyorum içerlerde. Nermin o en tatlı gülümsemesiyle kolunu uzattı sarılıp öpmek niyetiyle, öpüşüp tekrar iyi yıllar dilediler birbirlerine. Erken kalktım dedi Nermin, sen çok güzel uyuyordun usulca kalktım baktım dışarıda bir bahar havası var salıncağımı da özlemiştim şöyle bir yılın yorgunluğunu atayım dedim. Hakikaten güzelmiş hava bu mevsimde dimi dedi Suat. Yine de içerden kabanını kapıp üşümesinden korktuğu Nermin’in üzerine örttü, o şalım var üşümüyorum dese de. Sonra bir minder alıp oturdu Nermin’in başucuna salıncağın yanına. Nermin seninle tanıştığımızdan sonraki günlerdeydi dedi. İşte o günlerde hakkında biraz araştırma yaptım itiraf ediyorum bak dedi kahkayı patlatıp.  Senin yazılarını, şiirlerini okuyordum, hayatın hakkında bilgi sahibi olmaya çalıştım durdum bir müddet. Daha o zamandan sana olan ilgime şaşırabilirsin şimdi duyunca ama evet daha o zamandan sana kancayı takmıştım anlayacağın. Hele ki,  o hikâyeni okuyunca, sanırım senin hayatındı o, ben çok etkilendim. Suat çoğu benim hayatım, insan kendini yazar malum, hangisi dedi. Hani Nermin adında bir sevgilin varmış, çok sevmişsin.. Anladım, evet. İşte o. Evet, peki dedi Suat, sonra.  Hala özlüyor musun onu dedi Nermin. Suat daldı fakat hemen toparlandı hayır özlemiyorum dedi, ben Nermin’imi buldum.  Senin hakkındaki ilk iyi intibalarımın o hikâyeyle sana ciddi duygulara dönüşmesine engel olamadım biliyor musun? Bilmiyordum dedi Suat. Gerçek bu. Hayatımızda ve hayata bakışımızda o kadar çok benzerliklerimiz vardı ki bunu hayretle gördüm. Ben fakir bir ailenin kızıydım. Babam fabrikada işçiydi. Biz beş kardeşdik. Benden büyük iki ablam ve benden küçük iki kız kardeşim, ben üç numarayım yani senin Nermin gibi. Suat şaşkınlıkla yutkundu. Mutlu bir aileydik diyebilirim babam çok iyi bir insandı hepimizi hiç bir şeyden eksik etmemek,  okutmak için çabaladı durdu küçücük maaşıyla. Büyük ablam okumadı hoş ama hali vakti yerinde biriyle evlendi. Onun küçüğü diğer ablam iktisat okudu, bankadan emekli oldu, o da kendi gibi bankacı biriyle evlendi. Benim küçüğüm biraz sorunlar yaşadı, psikolojik yani, ona epeyce üzüldük çok sıkıntıları oldu, tabi en çok kendi çekti, şimdi idare eder durumda annemle beraber oturuyor. En küçük kardeşimiz de, o benim bitanem yok ya hepsini çok seviyorum da küçükler bir başka işte, her neyse o da İngilizce öğretmeni oldu, evli iki çocuğu var onun da. Benim çocuğum hiç olmadı dedi Nermin, sanki büyük bir sırrı açıklar gibi, derin bir hüzünle ama olsun benim yeğenlerim var, başka bir sürü çocuğum var, birden hatırlayıp a seninkiler var,  onları da çok seviyorum dedi. Öyle tabi dedi Suat, çocuklar da seni çok seviyor dillerinden düşmüyorsun. Gerçekten mi dedi çok sevinerek Nermin. Gerçekten canım. Neyse canım ya uzatıp seni sıkmayım dedi Nermin. Aile konuları yüzeysel olarak önce de geçmişti aralarında muhakkak fakat ilk kez Nermin hakkında bu kadar derine iniliyordu. Olurmu hiç öyle şey Nermin ben bütün bu anlattıklarını merak ediyordum ve devam etmeni isterim doğrusu, sen de anlatmak istersen tabi dedi. Canımsın dedi Nermin, sen benim canımsın hiç sormazsın ki ne kadar merak etsen de, ben seni boşuna mı sevdim be adam deyip kahkasını parlattı. Sonra birden ciddileşti, tekrar geçmişe yol alıp o günde takıldı. Babam vefat ettiğinde artık yaşayamam sanmıştım. Ama yaşadım. Okudum mühendis oldum, burs kazanıp yurtdışına gittim, evlendim. O günlerde Jason ile önce çok büyük bir mutluluk ve hemen arkasından feci bir hayal kırıklığı yaşadım.  Ama Henry büyük bir şanstı tabi anlatmıştım ya sana, herşey rast gitti, denk geldi ya da kısmet ne dersen de ummadığım kadar zengin oldum, o firmanın büyük hissedarı oldum, herşey oldum, hepsi oldum ama anne olamadım işte gördüğün gibi. Konu dönüp dolaşıp anneliğe gelmişti yine, ah canım dedi içinden Suat, ne kadar koymuş anne olamamak.  Aslında biliyor musun Suat dedi ben hiç şımarmadım, şımaramadım yani rolüm gereği hiçbir şeyi beğenmez hallerim de oldu, biraz tepeden baktığım da. Ama ruhen ben hep o işçi babam, kanaatkâr annem ve kardeşlerimle yaşadığımız hayatı özledim, çocukluğumla ve anılarımla yaşadım.  Ne kadar sosyeteye de karışsam görüyorsun işte varoşları seviyorum, tebdil kıyafet edip parkayı, postalı çekip senle sokakları, simitle ayranı seviyorum. Güldü Suat. Annem hala memlekette ona benimkinden bile daha iyi bir hayat sağladım, kardeşime de tabi. Hizmetkârları var gayet iyi bakılıyor ikisine de, çok şükür sağlığı yerinde annemin, kız kardeşim de eskiye göre daha iyi, ben de sıkça gidip geliyorum yanlarına bildiğin gibi. Benim de bir sevdiğim olmuştu lise yıllarımda, sizinkine çok benziyordu, Nerminle senin aşkına yani senin anlattığın gibi hikâyende, masum bir aşk. Suat’mıydı yoksa onun da adı dedi Suat.  Yok dedi Nermin, onun adı Halil’di. Ama tipi sana çok benziyordu, insanlığı da mertti, senin gibi karagözlü esmerdi. Peki diye sordu Suat, peki ne oldu Halil’e? Epeyce bir durdu Nermin sanki anlatıp anlatmamak da kararsız gibi. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a giti, makine mühendisliği okuyacaktı. E dedi Suat merakla sonra ne oldu? Halil öldü dedi, senin Nermin gibi. Of dedi Suat ciddi olamazsın yapma, Nermin gibi?   Evet, maalesef İstanbul’a gittikten altı ay sonra hastalandı altı ay içinde de gitti dedi Nermin.  Uzun süre konuşamadılar, ikisini de derin bir üzüntü esir almış durumdaydı. Nice sonra Nermin devam etti. O hikâyende kendimi, insanlarımı buldum, çocukluğumu, babamın sıcaklığını buldum, zaten o kadar çok babama benzetiyorum ki huylarını, konuşmalarını hatta bazı bakışlarını bile. O hikâyede ben seni buldum, anladım, o kadar çok anladım ki sana vuruldum, tanıdıkça seni hayranlığım arttı tutkum oldun. Ve beyefendi işin gerçeği kalemine de müptela oldum ve ben senin hikâyen olmak istedim, bunu çok istedim Suat, bir gün beni bizi hikâye edeceğini, birlikte sonsuza kadar yaşayacağımızı biliyordum, biliyorum. Şaşkınlık içerisindeydi Suat, kitlenmiş kalmıştı sadece bildin diyebildi. Suat’ın kalp atışları kulağına kadar geliyordu Nermin’in. Hata mı yapıyorum sence bir erkeğe bu kadar açılmakla hayatım dedi tebessümle. Hayır dedi Suat, seni çok seviyorum sadece. İçinden gelen, tonunu ayarlayamadığı bir coşkuyla haykırdı Nermin’de ben de seni çok seviyorum ve fısıltıyla ekledi sadece. Bu salıncağı kurduğunda bana dedi Nermin beni can evimden vurmuştun. Sevinmiştin dedi Suat salıncağı hareket ettirip usulca sallamaya başladı. Çok dedi Nermin hem de çok. Küçücüktüm, bir şeye üzülüp ağlamıştım galiba, babam beni mutlu etmek için bir salıncak yapmıştı, iptidai bir şey, iki ipi sarkıtıp ağacın dalından ortasına bir yastık koymuştu. Sonra da beni aynen böyle sallamıştı dedi gözlerini kapatarak. Epeyce kapalı kaldı ikisinin de gözleri, konuştukları, konuşmadıkları, akıllarından kim bilir neler gelip geçti o sırada salınan salıncağın gelgitlerinde. Nermin öldü ama Nermin neden öldü, ölmesin diye sayıklamaya başlayan salıncaktaki küçük kızın sesiyle irikilip gözlerini açtı Suat. Dehşet içinde salıncağı durdurup sevgilim rüyamı gördün bak ben buradayım ne ölmesi, kimse ölmeyecek, sen, ben, biz hiç ayrılmayacağız, sonsuza kadar mutlu olacağız, çünkü insanları sonsuza kadar mutlu edeceğiz diyordu. Hayır, hayır bitemez dedi Suat, şimdi olmaz, sırası değil. Kendine gelen Nermin içim geçmiş aşkım, sayıkladım mı ben dedi. Nermin’im gel bitanem korkuttun beni, çok kaldık dışarıda üşüdün de, derin mevzulara dalıverdik işte, hadi hemen içeri girelim.   

Nermin’in o sayıklaması canını çok sıkmış, Suat için bir travma olmuştu. Sürekli kafasından uzaklaştırmaya çalışsa da olmuyor,  gece başını yastığa koyduğunda, sabah uyandığında, güniçinde her an kulaklarında çınlayan o sayıklama ile sarsılıyordu.  Sevgilisinin küçük bir kız çocuğunu andıran acılı, kaygılı sesi. İçini bertaraf edemediği bir korku sarmıştı, Nermin’i kaybetme korkusu. Bu nedenle her fırsatta ona koşuyor, onu bir an bile yalnız bırakmak istemiyordu, ola ki Nermin bir seyahate gitti kâbusu başlıyor, saat başı onu arıyor,  neredeyse o dönene kadar uyuyamıyordu. O günlerden birinde Henry’nin ölüm haberi geldiğinde çok üzülüp, ağlayan Nermin cenazeye katılmak üzere apar topar Londra’ya gitmiş Suat’ın da onunla beraber aklı fikri gitmişti. İlk anda sevdiğinin bu artan düşkünlüğü çok hoşuna gitse de sonraları Suat’ın fazla abarttığını düşünmeye başlayan Nermin doğrusu ondaki bu değişime pek anlam veremedi. Çünki Nermin o gün sayıkladığını farketmiş olsa da ne dediğini bilmiyordu. Huzursuz olmaması için Suat’da ona bu konuda bir açıklama yapmamıştı. Bu durumun Suat’ı delirten etkisi günler geçtikçe nisbeten azalsa da o sayıklamayı, sesi hepten unutması hiçbir zaman mümkün olamadı. Fakat Nermin’in aşırı ilgisinden rahatsız olmaya başladığını hissedince kendisini frenlemesini de bildi. Arkasında dağ gibi durduğuna inandığı bir babayı Henry’i kaybetmenin üzüntüsünü uzun süre yaşadı Nermin. Jason’un Henry’nin onu unutmadığını, ona mirasından önemli bir pay ayırdığını bildirmesi de Nermin’i tekrar son derece müteessir etti. Günlerce kafası düşüncelerle ve sıkıntı içerisinde dolanan Nermin sonunda imkânı olmayan öğrencilerin okutulmasını hedefleyen ve Henry Stewart’a atfettiği Vakfı kurmuştu. Böylece onun mirasının, anısının en güzel şekilde anlam kazanacağına inanıyor ve adeta mutluluktan uçuyordu. Kendisine daima bir baba olan, inanıp, güvenen o müstesna adama bu şekilde küçük bir teşekkür ettiğini düşünüyordu. Henry bundan böyle sevgili küçük kızının aklında da mezarında da huzur içinde tebessümle uyuyacaktı.  

O kış çoğu hafta sonunu dağ evinde geçirdiler. Ankara’ya çok yakın olması büyük avantajdı. Cumartesi gidip Pazar dönüyorlar, o bir güne bir sürü mutluluk, huzur sığdırıp, dilediklerince yaşayıp canlanıyorlardı adeta. O karlarla kaplı muhteşem doğaya, doğal yaşama resmen müptela olmuşlardı. Hiç hesapta yokken olmadık bir saatte ikisinden biri hadi atlayıp gidelim var mısın dediğinde, diğeri dünden hazır, fırlayıp gittikleri çok olmuştu.

Muhtemelen Şile’ye ev yapınca orası da gitmek hatta koşarak gitmek isteyecekleri bir yuva olacaktı onlara. Yaşadıkları her şeyin bu denli güzel olması, mutlulukları birlikteliklerinden kaynaklanıyordu elbette. Ruhen ve bedenen birlikteliklerinden, iki kafadar oluşlarından özetle. Onlar nereye giderlerse gitsinler, ne yaparlarsa yapsınlar, yeter ki birarada olsunlar, mutluluk da hep yanlarında gelecekti.

Havalar bir parça düzelir düzelmez Suat Şile’ye ev için kolları sıvadı. Güvendiği birkaç ustayı yanına alarak oraya gittiler. Öncelikle eski binayı şantiye haline getirip barınma, yemek vs. için uygun bir mekân hazırlandı. Gerekli malzemeler temin edilirken bir yandan projeye uygun olarak su basmanı için kazı yapılıp hızla kalıplar çakıldı, beton döküldü.  Bütün bunlar o kadar çabucak olmuştu ki hani bu hızla gidilirse birkaç ayda kaba inşaatın bitmesi işten bile değildi. Nermin gözlerine inanamayacaktı gelip gördüğünde. Suat o kadar titizlikle sürdürüyordu ki çalışmaları bütün detayları tekrar tekrar hesaplıyor projede bazı değişiklikler de yapıyordu. Güneşin doğuşu, batışı, ışığın açılarına kadar gözlüyordu. İki katlı eski binayı üst katında iki oda, banyo, alt katında şömineli geniş bir salon, salonun devamı arka cepheye doğru mutfak olacak şekilde tasarladı. O binayı daha ziyade antika eşyaların bulunacağı, nostaljik bir dokunun hakim olacağı, aynı zamanda misafirlerin de kalabileceği diğerinden bağımsız bir yapı olarak kurguladı. Aradan kısa camdan bir tüp geçişle yeni binaya geçilecekti. Yeni bina da aynı formda fakat daha büyük, üst katta üç oda, modern, aydınlık, ferah, dışa açılımları boydan boya cam olacak, Nermin öyle sever.   Eski binanın mutfağından çıkıldığında veranda hemen birkaç merdivenle bahçeyi kucaklamalı. Bahçe epeyce ötede ağaçların başladığı yere kadar çim. Bir salıncak iyi olur oraya ama yok yok gerek yok. Yeni binanın mutfağı ve salonu da aynı verandaya açılmalı önüne fazla uzağa değil hemen şuraya havuz yapılacak, havuzun etrafı çim, arkasında ağaçlara kadar çim alan devam ediyor. Yeni binanın ön cephesinde en üstte terasdan alabildiğince deniz elbette. Giriş kapıları da şu şekilde ön cephede aşağı yukarı şöyle ortalarda olacak.  Evet, hepsi harikaydı. He bir de bahçe duvarı örülecek, Suat’ın minik arsası da onunkine bir cep şeklinde katılacak tabi, Nermin öyle ister.  Duvarın üstüne perforje demirler of ne şık olacak.

Oldu da, hem de süper oldu, Suat bütün hünerini konuşturmuştu.  Eski binanın içinde salon-mutfak bölümünün duvarlarını büyük gerçek taşlarla kapladı ve dış cephesini gri, kızıl, siyah ama hepsi silik renkli taş kaplama yaptı. Aynı taşı yeni binanın dış cephesinde kısmen, yerden bir metre yüksekliğe kadar ve bacanın tamamında kullanarak enfes bir görünüm elde etmişti. Eski binayı içeriden ve verandadan ağaç kolonlarla destekleyerek estetiği uçurdu.  Kısacası bir yanı tarih, nostalji, diğer tarafı modern, genelinde bakıldığında post modern bir yapı denilebilir. Açıkçası epeyce de zengin işi olmuştu ama yapınca da iyisini yapmak lazım diye düşünmüşlerdi. Yıl sonuna doğru hemen hemen bütün işler tamamlandı. Işıklandırma bile muhteşemdi, eski evin sarı ışıkları, yeni evin kuvvetli beyaz aydınlığı, ayrı ayrı veya hepsi bir arada yakıldığında geceleri farklı görüntülere neden oluyordu. Nereden bakılsa birbirinden güzel rüyalar âlemi gibiydi. Nermin ne kadar kurup hayal etse de bu kadarını tahmin edemezdi herhalde. Suat inşaat sürerken Ankara’ya gidiş gelişlerinde Nermin’i çektiği fotoğraflarla da bilgilendirmiş, renkler konusunda vs. istekleri hakkında fikirlerini almıştı elbette.  Aynı zamanda eşyaları da seçmişler hatta bir kısmını satın alıp mağazaların depolarında bekletmişlerdi. Alınan eşyalar da oraya gönderildikten sonra artık Nermin evi görecekti, bir hafta sonu birlikte Şile yoluna düştüler. Henüz eve yaklaşmadan uzaktan gördüğü kadarıyla Nermin şoka girmişti, gözlerime inanamıyorum bu ne ya diyerek ıslıklar çalıp, sevinç çığlıkları atıyordu. Yaklaştıklarında evin görkemi karşısında konuşacak kelime bulamayan Nermin’e bahçe kapısını açan Suat yeni evin içine girmeden elini tutarak kapa gözlerini dedi. Salonun ortasında gözlerini açan Nermin şöyle bir etrafa bakıp tekrar gözlerini açıp, kapamaya yerinde zıplamaya başladı sonra koşarak evin içini, üst katı dolandı, sonunda koşup Suat’a sarıldı sen bir dâhisin dedi, sevgilim sen inanılmaz birisin, bütün bunları nasıl becerdin, seni seviyorum, seni seviyorum, seni çok seviyorum. Salondan nefis görünen havuza yaklaşmak için verandaya çıktı ve inanamıyorum ya mü-kem-mel sen bir sanat şahaseri yaratmışsın. Suat konuşmuyor onun mutluluğunu, sevincini keyif ve tebessümle izliyordu. Verandada sağa doğru yürüyüp diğer binanın önüne geldi, taşları elleriyle sever gibi yokladı, o sırada Suat’ın açtığı kapıdan taş evin mutfağına girdi, salona yürüdü, şömineyi gördü, merdivenleri çıkıp yukarıyı dolanıp indi. Ve bütün bunlar gerçek olamaz inanmıyorum ya dedi, burada bambaşka bir duygu, orada başka. Hepsi gerçek ve senin dedi Suat inanabilirsin sevgilim, hayırlı olsun sağlıkla, mutlulukla otur dedi. Kaşları çatılıverdi Nermin’in Suat’ın kolunu çimdikleyerek oturalım diyecektin herhalde sevgilim dedi kelimelere bastırarak. Tabi ki beraber oturalım aşkım, adetten öyle söyledim. Ben sensiz inan cenneti bile istemem Suat dedi Nermin. Ben de aşkım, ben de istemem Nermin dedi Suat. Dudakları büyük bir özlem ve aşkla birleşti, öpüştüler. Sonra Nermin bahçenin her köşesini gezmek istedi, ağaçların içine daldı, ağaçların arkalarına saklanıp meşhur kahkalarını patlattı. Oradan değişik açılardan eve baktı durdu. Hava kararmıştı, Suat önce eski evin sarı ışıklarını yaktı, ulaşılmaz, gizemli bir masal evi gibiydi. Sonra eski evin ışıklarını kapatıp yeni evin ışıklarını yaktı, önünde masmavi bir havuz, arkasında bembeyaz ışıklarla aydınlatılmış, modern bir yapı, sanki içeride konuklar toplanmış, büyük bir parti veriliyor gibi hissetti Nermin. Galiba bu şahane mekânı, mutluluğunu dostlarıyla paylaşmak, işte bunu bana kocam yaptı demek istediği için öyle hissetmişti Nermin. Bir müddet sonra Suat bütün ışıkları yaktı bu sefer hayalle gerçeğin birbirine karıştığı insanı bir duygudan başka bir duyguya sürükleyen bir atmosfer karşısında Nermin oracıkta büyülenmiş gibi kaldı. Suat ışık oyunlarını sürdürüyor, bu hayatının en büyük projesini yapmasına neden olan aşkına, kadınına,  hayatının kadınına eserini gururla sunuyordu. Bunları yaparken Nermin’in ağzından arasıra dökülen harika, şahane sözcüklerini duyabiliyordu. Sonunda binaların ışıklarını kapatmış sadece havuzun ve bahçenin ışıklarını açık bırakmıştı. Suat aralarındaki mesafeye rağmen Nermin’in ışıldayan gözlerindeki kendisine duyduğu aşkın buğusunu net olarak görebiliyordu. Havuzun kuvvetli spotlarını söndürdüğünde bahçenin nispeten cılızlaşan aydınlığında binalar hayalden birer siluete dönüşmüş ancak Nermin hala orada duruyordu.  En son bahçe ışıklarıyla beraber tüm ışıklar kapanıp gösteri bittiğinde ve ortalık koyu bir karanlığa büründüğünde Suat birkaç basamak inip ona sarılmak için ağaçlara doğru Nermin’in yanına koştu. Nermin yoktu. Nermin öldü ama Nermin neden öldü, ölmesin diyen küçük kızın sesi kulaklarında çınlarken dehşet içinde yerinden fırlayan Suat hala salınan koltuğun gıcırdıtısıyla irkilip oraya yığıldı. Biraz kendine gelmeye başlayınca düştüğü yerden gözünün tekini açıp sallanan koltuğa baktı, boştu ve sallanmıyordu. Gözünü tekrar kapatıp hala bir ümitle bekledi, dayanamaz biricik sevgilisinin bu haline, şimdi gelecek, o ipek elleri ve avuçlarıyla başını, saçlarını okşayacaktı. Hayır, gelmedi. Sesi gelir, sen, ben, biz hiç ayrılmayacağız, sonsuza kadar mutlu olacağız, çünkü insanları sonsuza kadar mutlu edeceğiz derdi en azından. Yoktu Nermin. Ve artık o hiç gelmeyecek biliyordu. Doğrulmaya çalıştı toplu konutlarda düştüğü yerden, dikilmeye karşısında mutat yalnızlığının, sırası geldi dedi hüsran içinde, sırası geldi, hikâyeyi bitirmek ne kadar da sancılı ve kaybetmek sevdiğini, sonsuza kadar kaybetmek ne acı.

Kuğulu’dan Cinnah’a doğru tırmanıyordu aklı karışık. Aslında aklını karıştıran, düşündüren, heyecanlandıran bir şey de kalmamıştı. Yorgundu sadece galiba. Ağzını bıçak açmamıştı son günlerde, suskunlaşmıştı. Canı ne konuşmak, ne birşeyler yiyip içmek, ne de herhangi bir şey yapmak istemiyordu. Sanki hiçbir şeyden zevk almıyordu. Her zamankinden fazla yatakta kalmaya başlamıştı, her ne olsa tepkileri azalmıştı. Yazmıyordu da. Yazsa belki, hani bir hikâye koysa cebine, bir başlasa arkası gelirdi, toparlayabilirdi ama o isteği de, gücü de kalmamıştı. Okusa keşke en büyük sağlık göstergesi hani keşke ama yok okumaya da tahammülü yok.   Dağa mı kaçmalıydı acaba, şaka değil, hayal değil hani, hala cebinde duruyor buz gibi gerçek öyle ya. İstanbul’a bir Güney’e de uğrayabilir aslında. Hayır, hayır, şimdi olmaz, sırası değil.

Müge’nin yanında hep iyi hissetmiş, onu gerçek bir dost gibi görmüştü. Bi kayboluyon araki bulasın şaşırttın beş sene olmadan geldin. Geldim. Ne yapıyorsun bakalım büyük şair nasılsın, iyi misin? .ok gibiyim. Niye ne oldu yine? Bilmiyorum, beni boş ver sen nasılsın? İyiyim be ne yapayım idare ediyorum, ayaktayım hala işte. Aman iyi ol da gerisi önemli değil. Hikâye var mı hikâye? Ben hikâye olmuşum kızım, nerem gerçek, nerem yalan, hayal, karışmış gitmişim. Kahvelerini, üstüne çaylarını içtiler epeyce konuştular. Konuşmaları esnasında bir ara Suat boş bulunup Nermin nasıl, neler yapıyor dedi. Müge hangi Nermin diye sorunca Suat telaş içinde toparlamaya çalışıp eveledi geveledi. Geçiştirmeye çalışsa da Müge iyi misin Suat diye sordu. Benzer bir sahne geçen gelişinde Güney’le görüştüklerinde de yaşanmıştı. Tijen’i görüyor musun demişti Güney’e. Güney Tijen? Hangi Tijen demişti şaşırak. Tijen’mi dedim ben şey diyecektim, şeyi adı gelmedi aklıma. Güney anlam veremeyip iyi misin dostum demiş Suat’da iyiyim iyiyim sorun yok demişti. 

Demişti demesine de duruma bakılacak olursa bir sorun var galiba.

Müge’nin bürosundan çıktılar, ağır ağır yürümeye başladılar, onu evine bırakıp gidecekti Suat. Fakat Müge onu bırakmak istemedi, Hoşdere’de çok önceleri sıklıkla gidilen kafe, pub türü bir mekâna girdiler, böyle yerlerin hala duruyor olması ne güzel. İkişer duble rakı içip, hamsi tava yediler. Kurcalayınca arkadaşının durumunu az çok anlar gibi oldu Müge. Çünkü Suat ona hiçbir detaya girmeden genel hatlarıyla şöyle anlatmıştı. Bak şimdi Müge bir adam var gerçekleri ve mükemmel hayalleriyle yaşayan ve o mükemmel hayalleriyle yaşamını gitgide güzelleştiren, çok mutlu olan ve onlara kaptırıp giderken hangisi hayal hangisi gerçek karıştırmaya başlayan. Fakat gerçeğin de hayalin de bir kaderi, sonu var malüm. Yoğun duygularla onu yaşayan bir adam için son demek yani bir hayalin, aşkın veya bir hikâyenin sonu demek o adamın da orada bitişi demek. Bilmem anlatabildim mi dediğinde. Çok zeki olan ve olayı kavrayıveren Müge sana bir .ok olmaz sen orada biter, şurada yeniden başlarsın dedi gülerek. Doğrusu tam da kesin kafayı yedim korkuları içerisinde olan Suat’a böyle bir cümle hayat öpücüğü gibiydi. İşte yine rahatlatmıştı sevgili arkadaşı onu.  Hemen şımarıp sanırım yakında sana imzalarım onu da dedi ve gülmeye başladı Suat. Gülmeyi fazla uzatınca hayda tam düzelttik derken yine mi ve hepten yedin lan kafayı dedi Müge. Suat sen yakında anlarsın neye güldüğümü diyordu hikâyenin gerçek baş karekteri olduğunu bilmeyen Müge’ye. Müge hemen aymaya başladı, yoksa sen beni de mi karıştırdın işlerine, hikâyeye falan dedi. Tabi ya Nermin nasıl, neler yapıyor falan derken tabi ya dedi.  Güldü Suat bilmem mahiyetinde dudağını büzerek. Fakat dedi yorulmuşsun oğlum sen bir sürü yaşadıkların, bir o kadar yaşamadıklarınla, yüklenme bu kadar, kolayca yaşasana. Elimde değil dedi Suat, hem yaşarken veya yaşamazken değil hikâye bitince, durunca ben de bittim, durdum adeta. Güldü Müge bitmeyen bir şey var mı şekerim dedi?  Yok dedi Suat, bitmeyen bizim seninle dostluğumuz. Âlem adamsın Suat, zor adamsın da vesselam ama ben seni yine de seviyorum dedi Müge. Gülüştüler, konuştular, dertleştiler. Ne iyi geldi, Müge’nin yanında hep iyi hissetmiş, onu gerçek bir dost gibi görmüştü.

Suat maddi, manevi zor ve moralsiz yaşamına geri dönmüş, her gün toplu konutlardaki bürosuna gidiyor ancak orada hiçbir şey yapmadan akşamı ediyordu. Günün büyük bir bölümünü sallanan koltuğunda uzanarak ve uyuklayarak geçiriyordu. Onu düşünmeye, geri getirmeye çalışıyor olmuyor, olmuyordu, evet o artık hiç gelmeyecekti. Şile’de bahçede ağaçların arasında kaybolmuş, belki bir ağacın arkasına saklanıp orada kalmıştı. Orayı çok sevmişti ya hani belki de orada yaşıyor, sevgilisinin gelmesini bekliyordu. Suat sallanan koltuğunda yine içi geçtiği bir sırada bir çift ipeksi el arkasından gözlerini kapadığında korku, şaşkınlık, sevinç ve heyecan karışımı bir duyguyla irkildi. Olamazdı ama gelmişti işte, dayanamamıştı hasretine aşkının gelmişti işte, ama nasıl olabilir, böyle bir şey olamaz ki, öyle biri yok ki, üstelik hikâye de bitti. Peki, bu el, bu kim? İpekten elleri elleriyle tutup usulca gözlerinden çekerken yavaş yavaş başını arkasına çevirdiğinde hayatta aklına gelmeyecek, inanamayacağı bir yüzle karşılaştı. Filiz, eski eşi, selam, anahtarını kapıda unutmuşsun ne kadar dalgınsın canım diyerek onu yanaklarından öptü. Donup kalmıştı Suat, gülümsemek için zorladı kendini, kıpırdayamıyor ve konuşamıyordu. İyi misin hayatım dedi Filiz, hasta falan değilsin ya, yoksa hasta mısın, bir şeyler yedin mi sen, üşümüyor musun incecik gömlekle, çorba yapayım mı sana? O kadar çok şeyi arka arka söylemiş, sormuştu ki Filiz ve avcunu Suat’ın alnına dayayıp ateşine bakınca sanki hepsinin cevabını almış gibi harekete geçti.     Önce orada duran battaniyeyle sıkıca örttü Suat’ın üstünü, sonra koşup bir bardak su verdi ona, tekrar mutfağa girip buzdolabına baktı, çekmeceleri kolaçan etti, bulabildikleriyle hemen ona bir çorba yapmaya başladı. Isıtıcıya çay için su koydu. Arı gibi çalışıyor, mutfağı, etrafı topluyor, siliyor, süpürüyor bir saniye durmuyordu. Doğrusu bir dilim ekmekle çorba çok iyi gelmişti epeydir bir şeyler yiyip içmemişti Suat. Bir zaman sonra birer fincan limonlu çayı içmek üzere yanyanaydılar. Hoş geldin Filiz dedi birden karşımda görünce seni çok şaşırdım, hiç aklıma gelmezdi konuşamadım bile dedi Suat. Biraz da kırıklık var üzerimde, içim geçmiş rüya mı gerçek mi anlayamadım uzun süre. İşin doğrusu Filiz ile Nermin’in benzerliği de nutkunun tutulmasına neden olmuş Suat’ın bir süre Nermin geldi gözüyle, hayalet görmüş gibi Filiz’e bakakalmıştı. Hoşbulduk önemli değil canım dedi haklısın nerden aklına gelecek ki buraya geleceğim hele ki kapıda unuttuğun anahtarla açıp kapıyı içeri gireceğim. Ama sen epeyce yorgun görünüyorsun, canın mı sıkkın, bir şey mi oldu, yoksa çocuklarla mı ilgili? Devam eden soru bombardımanı karşısında güldü, hiç değişmemişsin soruları soruyor ama cevaplara gerek görmüyorsun diyerek Suat. Filiz’de gülmeye başladı, epey zaman sonra seni görünce ben de heyecanlandım biraz, afedersin. Sorun değil, annen, baban nasıl?  Nasıl olsunlar, hastalar, bakıma ihtiyaçları var, her işlerine koşturduğum halde yetişemiyorum, bitiremiyorum işi, gücü. Hülya? Hülya’nın kendine hayrı olsa bana yeter gerçi günahını almayım şimdi yine de baya yardımı oluyor bana, dediklerimi yapıyor en azından.  Sen olmasan ne yapacaklardı acaba? Bilmiyorum ki, ben de onu düşünüyorum, çoluğu çocuğu olmayan ihityarlar ne yaparlar acaba? Senin gibi birinin olması, senin gibi hakikatli bir kızlarının olması yani, onlar için büyük bir şans. Ama olmasan veya ben uğraşamam sizinle desen bir yolunu bulurlardı mutlaka, herkes bulur çaresiz bir yolunu. Haklısın. Mesela evliliğimiz devam ediyor olsaydı çocuklarını, evini bırakıp kendini böylesine onlara adayabilir miydin? Asla, istesem de yapamazdım ki, hem ayrılmış olsak da sen bana bu kadar destek olmasan yine yapamazdım. Sana minnettarım gerçekten, hep söyledim, bir gün gözüm arkada kalmadı, çocuklarıma benden daha iyi baktın, sağ ol.  Tamam, ama sana da yazık değil mi, senin isteklerin, özel hayatın yok mu, hiç gezmek, dolaşmak kendin için bir şeyler yapmak istemez misin? A tabi içinde olsa her durumda yapar insan, annemlere baksam da, evli de olsam, olmasam da fakat benim içimde de yok. Doğrusu senden sonra sayfayı kapattım ben, birini, başka bir erkeği düşünemedim, aklımın ucundan bile geçmedi.  Yani sonuçta layık olduğum hayatı yaşıyorum da denilebilir. Sanki öyle olmamalı Filiz ama memnunsan ne denebilir ki. Evet, hayatta mecburiyetler de oluyor, tabi mecbur hissedenlere sadece, ama insan tercihlerini de yaşar bir yolunu bulup ne olsa. Şimdi nasıl geldin? Geliyorum arada sırada çocuklarla görüşüyorum bir gün de olsa, onlar bana geliyorlar sıkça biliyorsun ya işte, evde sağ ol yatağım da var. Evet, tabi canım biliyorum. Sen, sen sahi neden bu kadar solgun, bitkinsin, çok zayıflamışsın da, çok mu yordun kendini yine, bir şeylere mi üzülüyorsun? Yo, yo, yazmaya daldım, fazla yüklendim galiba, yoruldum, havalar da çok soğuk biraz üşüttüm de, başka da bir şey yok. Ne kadar çok çekişirdik değil mi, incir çekirdeğini doldurmayacak şeylerden kavgalar ederdik, çok bunaltıp sıkardım seni, çok kızıyorum kendime. Yok, kızacak bir şey canım, sen iyi bir eş ve anneydin daima, ben de barut gibiydim niyeyse, bahane arıyordum bağırıp çağırmaya, haksızlıklarım oldu sana. Koşa koşa ayrıldık da ne oldu? Şimdi ben anneme, babama, kardeşime bakıyorum. Sense burada bitap düşmüş uyukluyorsun. Ne oldu yani, çocukları üzmekten başka?    Aslında hiçbir ciddi sorunumuz yokken, gençliğimiz varken, çocuklarımız küçük ve yanımızdayken, anneler, babalar bu kadar yaşlı değilken zorumuz neydi? O öfkeler neydi acaba, güzelce, akıllı, uslu, gününü gün ederek yaşamak varken? Çok haklısın ama gençlik, toyluk belki işte, gençken öfkeyi iyi bir halt sanıyor insan. Dediğin gibi ayrılıp da kendimiz için farklı daha iyi bir şeyler yapmış olsaydık, yani bizleri daha mutlu edecek hani amenna ama ayrıldık da ne oldu yani, koca bir hiç. Boşandıktan sonra hiç bu kadar uzun sohbet etmemişlerdi. Çocuklarından, onlar için yapılması gerekenlerden,  bundan sonra neler olabileceğinden, bir sürü şeyden konuştular, konuştular. Sonra birlikte eve gidip, çocuklara sürpriz yapmaya karar verdiler. Akşamüstü biraz alışveriş yapıp eve geçtiler, Filiz hep birlikte yiyecekleri güzel bir yemek için hazırlığa başladı, Suat’da canlanıp severek ona yardım etti. Çocuklar gelmeden Filiz eski günlerdeki gibi bir sofra hazırlamıştı. En güzel masa örtüsü serilmiş, vitrinden mavi işlemeli porselen takımlar çıkarılmış, pırıltılı mavi kesme bardaklar, renkli peçeteler, örtü üzerine serpiştirilmiş rengârenk boncuklar, hepsi muhteşem görünüyordu.   Çocuklara büyük bir sürpriz oldu, gece hiç bitmesin istediler, o mutlulukları görülmeye değerdi.

Tüm yaşananlar, hayal ve gerçek, geride kalmış normal yaşantısına intibak edebilmişti. Rutin olarak sabahları bürosuna gidiyor, çalışıyor, günlük işlerini halledip evine, çocuklarına dönüyordu. Bir saat gibi tıkır tıkır işleyen fasit daireden yaşantısını da özlüyordu insan öyle ya bir zaman sonra. İnişli, çıkışlı duygularının peşinde nereye kadar savrulabilirsin? Neyse ki daha fazla dağılmadan toparlanabilmişti. Artık bir müddet kıyıda oynamalı derine gitmemeli, onu uçuracak fikirlere, duygulara fazla ilişmemeliydi. Zira zaman gerçek bir zaman ve hayat tam gaz son sürat girilemeyecek kadar keskin bir dönemece olanca hızıyla yaklaşmaktadır. Kapılıp, akıp gitmenin değil düşünüp taşınmanın, yere sağlam basmanın sırası zaten çoktan gelmiş geçmiştir. Bunları yani hayata dair gerçekleri kimse öğretmiyor, insan kendi hissediyor ve öğreniyor bir yerlerde. Kimi zamanında, kimi geç, kimi de hiç öğrenemeden göçüp gidiyor. Hayat keşke demeyecek kadar ciddiye alınması gereken bir süreç. Fakat daha fazlasına gerek olmayacak kadar da gırgıra galiba.

Üniversiteden arkadaşları, önemli bir zaman diliminde yaşanan kardeşlikler, sevinci ve kederi, zeytini, peyniri, ekmeği, ne varsa, her şeyi bölüşmüşler. Eskiden denilince şöyle bir duruluyor, baya bir ağırlığı var, eskiden denilince kelime ağıza sığmıyor, bırak gerisini.  Eskiden dediğimiz gençlik hani henüz büyük acılar görülmemiş, şimdi yitirilenlerin çoğu hayatta daha. Arkadaşların derdi parasızlık bir de aşk acısı genellikle o günlerde. Eskiden denilince dolu dolu gülünüyor bilmem niye, neye belki de her şeye.  Eskiden ne çok gülerdik diyorlar ama hala gülüyorlar, bazen seneler geçiyor görüşülmeden ama fark etmiyor hep devam, hep devam kaldıkları yerden, yani eskiden. Bu kez Suat Kemal’i kıramadı, her seferinde bir mani, bir bahane uydurmaktan bahane bitmişti ve buluştular dördü, iyi de oldu. Çok uzun bir süreden sonra kim ne oldu, ne yaptı görüldü. Kudret bir zamanlar üç kuruşa talim ettiği fabrikanın ortağı olmuş, şoförü kapısını falan açıyor, her şeyi çözmüş hayatını garantiye almış görünüyor. Kemal zaten varlıklı bir ailenin kızıyla evlenmişti her şeye küfredip boşveren görüntüsüne rağmen daima dikkatli, akıllı bir adam, anlattıklarına göre epeyce gayrimenkulü artırmış, gayet iyi durumda görünüyor o da. Serdar’a gelince onun fazla şaşaalı bir durumu yok ama o da evini almış ortalamanın üstünde bir yaşamı olduğu kesin. Suat’ın hissettiği kesinlikle bir kıskançlık değildi hatta arkadaşlarının durumuna gerçekten sevindi fakat ya kendi hali? Nasıl da geçivermişti seneler, nasıl bu kadar tedbirsiz davranıp uyumuştu yıllaryılı ve paldır küldür düşmüştü en tepelerden inanılır gibi değildi gerçekten de. Böyle kolu kanadı kırık, endişe içinde arkadaşlarının yanında, elinde onlara hediye edeceği züğürt tesellisi şiir kitabından başka övünebileceği hiçbir şey yok. Millet para pul biriktirirken o duygu biriktirmiş, hisli duygular manzumesi, iyi bir şey mi, komik bir şey mi veya hepsinden karışık mı? Gerçi arkadaşları çok mütehassıs olup içten takdirlerini ilettiler ona bu da çok önemsiz değil aslında ama üzülüyordu Suat elinde değil işte, son beş yıllık süreçte üç evini satmıştı kimse inanamaz hani. Gerçi o neden girdiğine asla anlam veremediği inşaat işlerinden ciddi boyutta zarar etmişti, hayatta tek iflas eden de o değil tabi ama üzüntüsü arkasından itilmesiydi o işe, kendi insiyatifiyle girdiği bir işte batsaydı keşke, bu kadar üzülmeyecekti. He hala dağ evi duruyordu, hala en güzel düşü de, hayatla en kuvvetli bağı da orasıydı zaten. Şile’deki arsası da sürpriz ederiyle orada duruyordu. Toplu konutlardaki büronun mülkü de onun fakat bunların hepsini toplasanız sattığı bir daire bile etmiyor ayrıca hala bir sürü borcu vardı Suat’ın, yazık.

Sabah uyandığında dün akşamdan aldığı yarın büroya gitmeyeceğim kararını değiştirdi ilk iş ve hazırlandı hemen. Sonra taze ekmek almak için dışarı çıktı. Bunları yaparken her zamankinin aksine gürültü yapma isteğiyle doldu birden. Parmaklarının ucuna basarak yürümek, kapıyı usulca açmak sonra yine usulca kapamak, apartmanda sessiz sedasız merdivenlerden inmek yerine olması gereken tüm gürültü patırtıyı hatta biraz da abartarak çıkarıyor ve bundan ilginç bir keyif alıyordu. Ömrü boyunca her şeye hassas davranmış, dikkat etmiş, insanları anlamaya çalışmış da ne olmuştu yani? Çocuklar uyanırsa uyansın, komşular gürültüsünden rahatsız olacaksa olsun, varlığını hissetmek, kendi sesini duymak istiyordu sadece bu. Kaldı ki kimse farkında bile olmayacak kesin. Böylece daha dik ve güvenli hissetti, önemli olan da bu zaten. Ve hiçbir şey bitmeyecekti, hiçbir şey bitmeyecek yeni başlayacaktı. Gürül gürül seslenmeliydi, ruhundaki gizli cennet bahçelerinin kapılarını birer birer açmalıydı. Özgürlüğe ve barışa çağlayan ancak içine hapsettiği sevgi ırmaklarının bentlerini elleriyle yıkmalı, doya doya akmalıydı. Paylaşmalı, anlatmalıydı, ulaşmalıydı insanlara. Daha çok, daha çok esmeli fikirleri, öfkesi, isyanı gürlemeliydi hatta.  Bu öyle bir zenginlikti ki aslında paranın gücü yetmezdi ki bunlara sahip olmaya, satın almaya.    Ceplerinde tıka basa dolu şiir, bozdur bozdur harca insanca ve mutluluğa. Bu öyle bir zenginlikti ki aslında,  ölümsüzlüğün iksirini bulmak gibi hani yazmak, yazmak ve yazılmak sonsuza. İşte yine doldurmuştu kendini umutla, barışıktı hayatla ve hala açık aşka. Güneşli bir Kasım günlerden Perşembe, çoğu dingin bir hava bazen sarı yaprakların sesi, sürükleniyor sokakta öteye beriye. 

Bürosunda çayını içerken bir yandan yapması gerekenleri planlıyor, Şile işine kafa yoruyordu daha çok. Orada ne yapabilirdi gerçekçi olarak, şu anda bir ev yapabilmesi imkânsızdı, peki ne yapacaktı, acaba satsa mıydı? Fakat orada bir de sorun vardı, arsanın üzerinde bir bina göründüğüne göre öncelikle bir ölçüm yapılması gerek. Yerini, üzerinde ne var ne yok tespit ettirip ona göre hareket etmeliydi. Bu iş onu biraz uğraştıracağa benziyordu ancak uğraşacaktı başka yolu yok.  Birkaç telefon görüşmesi yaptı, emlakçıyla konuştu, arsanın üzerindeki evin sahibi olduğu söylenen bayana ulaşmaya çalıştı ulaşamadı. Yok efendim tapuya göre şöyle de, imara, kadastroya göre böyle de, falan da filan, aklına yatmadı, bir takım karışıklıklar, işin içinde bir işler vardı ya haydi hayırlısı. Şile yolları görünecekti ona yakında işin özeti bu.  

Kendini diğer işlerine vermeye çalıştı, başka diyordu aklından, başka ne vardı eksik kalan, ilgilenmediği, iş ya da hayal yoğunluğu nedeniyle atladığı neler vardı acaba? Koltuğunu masadan geriye itti, sırtını koltuğa yaslayıp ayaklarını masanın üzerine dikti. Gözlüğünü gözünden alnına doğru kaydırıp gözlerini kapattı.  Azcık uyku moduna girerken aklından Ankarada’ki yayınevinden neydi o kızın adı? Dilara Hanım arıyor, arkasından İstanbul’daki şu ağzından kerpetenle laf alınamayan arkadaş, editörler kitapların basılacağını söylüyorlardı ona. Aman da aman ne de güzel hayaller kuruyordu, ne yine mi hayal? Uykusu kaçıverdi gözlüğünü gözüne çekerken, hayal yok, hayal yok dedi ama bu bir hayal değil ki yakında nasıl olsa arayacaklardı. Şu halde tekrar rahatlayıp gözlerini kapattı. Bazen ne için uğraştığını düşünmeli insan, evet net olarak bunu düşünmeli. Şu an ne için uğraştığını vaya uğraşıyor musun gerçekten en başında onu düşünmeli. Yaşamını şöyle bir gözden geçirmeli, tüm çabaları ne içindir sahiden insanın? İyi bir hayat mı? İyi çocuklar yetiştirmek mi? Ne? Diyelim ki bunlar, iyi bir hayat nasıl oluyor? İyi çocuk ne demek? Bencillikten hiç kurtulamıyoruz öyle değil mi? Sadece istediğimiz şeylerin gerçekleşmesi dileğimiz, gerisi yani katlanamayacağımız ama aslında bal gibi katlandığımız şeyler umurumuzda bile değil. Kalıplara koyarak kavramları, insanları, çocukları her şeyi yaşamı hatta kendimizi kafamız rahat etsin istiyoruz. Oysa kafamız hiç rahat değil, hiçbir şey kalıbına tam oturmuyor çünki, sığmıyor gerçekte. Kimi kalıplar büyük geliyor, kimileri küçük.  Ve insan sadece kendisine bile müdahele edemezken pek garip bir güçlülük veya güçsüzlük duygusuyla herşeyi halledebileceğini ya da hiçbir şeye muktedir olmadığını düşünebiliyor. Elbette ikisinin de tam olarak doğru olmadığını kolaylıkla sezebiliyoruz. Buradan en önce insan kendisini ve etkileşim içinde bulunduğu her şeyi serbest bırakmalı, doğasına bırakmalı gibi kati bir hükme varmak da çok iyi bir final değil. Çünki katiyet ukalaca ve fazla iddialı çoğu zaman. Fakat basit olarak şunu söylemek de mümkün tabi, mutluluğunu kovala, ona yaklaş ve yakala. Yaşamak istemediğin şeyler zorunluluğun, üzüntün olmamalı ya da mecburiyetlerini gönüllü yaşa ki çıldırma. Sanki böylesi daha iyi, öyle değil mi?  Bitmez tükenmez düşünceler.   

Suat açısından enteresan gelişmeler oluyordu bir yandan. Çok eski yıllarda bir süre birlikte çalıştığı camiada tanınmış bir müteahhit bizzat kendisini arayarak büyük çaplı içinde tarihi eserlerinde bulunduğu bir resterasyon ve ilave yapılar projesinde ona ortaklık teklif etmişti. Bu şaşırtıcı gelişme, yani kabul ederse, bir balta gibi bir vuruşta yapmakta olduğu ve yapacağı işlerini kesip atması demek olacaktı. Oysa o hayatını, yarım kalan işleri toparlamaya çalışmaktaydı. Tam da sevdiği yazarlığa nihayet odaklanabildiği artık başka bir işle uğraşmayacağını düşündüğü bir anda. Bir yandan da eski parlak günlerini geri getirebilecek bir proje teklifi hem de ortak olacağı epeyce heyecan verici bir durumdu. Ve böyle bir teklife herhalde kimse kayıtsız kalamazdı. Peki ya şehirden uzak evi, toplu konutlarda dağlara, ovalara bakan bürosu, yalnızlığı, hayalleri, hikâyeleri, onlar ne olacaktı?   Belki de üstleneceği projeyle beraber hepsini beraber yürütebilirdi. Öyle ya neden olmasın, bir şeye başlamak demek geride kalan her şeyi çizip atmak değil ki. O gün bürosunda özgür yalnızlığının son günüydü bir manada. Sanki bir daha oraya hiç gidemeyecek gibi garipsedi, oysa ne alakası var, tüm ayrıntıları düşünerek eksik gedik bir şey kalmamacasına işlerini tamamladı. Yarın başlayacağı işe kendini hazırlamaya çalıştı. Bakalım hayatın akışı onu daha başka nerelere götürecek, nelerle karşılaştıracaktı?

Çok değil üç yılın sonunda Suat tarihi yapılar projesinden çok ciddi para kazandı. Aynı zamanda yazarlıkta da çok önemli yol katederek yayın evlerinin kovaladığı, her bir kitabı milyonlarca satan bir isimdi o artık. Maddiyatı bırak,   büyük bir onur bu, bambaşka. Bu zaman zarfında hafta sonlarını veya en azından pazarlarını dağ evinde geçirdi çoğu, orada bir nefes alıp dinleniyor, biraz olsun yazıyordu. Şile’deki arsasının, üzerinde izinsiz bir bina olan, bina sahibi onunla anlaşmak mecburiyetinde kaldığından Suat’a önemli bir bedel ödedi. Önce anlaşmaya niyetli olmasa da başkaca akılcı bir çözüm olmadığından kabul etmek zorunda kaldı Suat. Fakat bu arada aklına çok parlak bir fikir gelmişti. Tamam, küçük arsasını satacak ancak yanındaki büyük araziyi alacaktı. Zaten arazi uzun süredir satılamadığından fiyatı çok makül seviyelere düşmüştü. Ve bunu gerçekleştirerek babasının yadigârını kendi hayalleriyle süsleyip çok genişletmiş oldu. Evet, kendi hayalleri, içinde Nermin olan bir zaman onu oradan oraya savuran gerçekten öte. Hayalleri de gerçekleriydi insanın. Tüm yaşanmışlıklar kadar gerçek gibi duruyor hala onun için aslında. Ve sık sık dönüp baktığı yerde veya gözlerini kapadığında inanılmaz bir güzellikte hep orada duruyor. Onca yokluk, üstüne koyu bir yalnızlık, kimsesizlik hissiyatında cebelleşen bir adam sadece düşleriyle nasıl o denli müreffeh olabildi? Sadece düş gücüyle devrilmeden ayakta durdu? Çıldırabilecekken hayalden gerçeklere, gerçeklerden hayallere hayata bağlayan, yaşanır kılan köprüler kurdu? Bir yandan harekete geçti, durmadı, hareket, hareket, hareket etti. Nasıl oldu da o kadar mutlu oldu? İnanılır gibi değil. Aslında neden olmasın inanılır gibi de çünkü insanoğlu ne çileler çekti varolduğundan beri dünya, her ne olursa olsun, hangi şartta olursanız olun bir yolunu bulmak durumundadır insan. Bir yolunu bulmak zorundayız aklımızı kaçırmamanın, düşmemenin, yok olmamanın, var olabildiğimiz yere kadar bir yolunu bulmalıyız var olmanın, mutlu olmanın. Bugün bu zenginliği o günleri, o hayallerini geri getirebilir mi acaba? Hiç farketmez ki hem de her fırsatta. Şöyle ki son üç yıllık sürecin sonunda hala Nermin’in varsaydığı kendi arazisine hayallerindeki evi aynen olmasa da küçük bir modelini tamamlamıştı bile Suat. Işıkları yakıp söndürüp Nermin’in ağaçların arasından çıkagelmesini beklediği de oldu, ismini seslenerek ağaçların arasına daldığı da. Evet, ne kadar tuhaf gelse de insan bir hayali de sevebilir ve bunun olmazsa olmaz koşulu delirmek değil.

Çocuklar tekrar birleşen anne, babalarıyla, Ankara’ya taşınarak babalarının onlar için satın aldığı daireye yerleşen, bundan da son derece mutlu olup adeta dirilen anneanne, dede ve teyzeleriyle o kadar mutluydular ki bu mutluluğu tariflemek mümkün. O gece birlikte yemek yerler, sanki zaman yirmi sene kadar geri gitmiş yaşlılar gençleşmiş, gençler çocuklaşmış, o eski mutluluklar, komiklikler, o sihirli güzellikler geri gelmişti. Yemek hiç bitmesin, gece hiç bitmesin. Eve girmeyen gençler annelerinin eteklerinden ayrılmayan küçücük çocuklar olmuşlardı yine adeta. Geç saatlere kadar oturuldu, uyumamak için direnildi. Çocuklar kime sarılacağını şaşırmıştı.   Ne iyi oldu dedi Suat Filiz’e ne iyi bir karar verdik yaşamlarımızı tekrar birleştirerek, mutluluğuna bak şu çocuklarımızın buna değmez mi? Ah Suat inanamıyorum, bu gerçek mi yoksa bir rüyada mıyım? Yani her şey nasıl da halloldu tabi senin sayende, çözülmez dediğim, bazen asla başedemeyeceğimi düşündüğüm her şey, teşekkür ederim birtanem, sana çok teşekkür ederim, hepsi senin sayende. Benim değil dedi Suat benim değil Filiz hepimizin sayesinde. Benim işlerim şaşırtıcı şekilde döndü evet, şansım yani birden döndü, asla düzelmez, düzelemez artık hiçbir şey dediğim zamanda hem de. Fakat öyle dahi olmasa bizler, hepimiz yani,  olması gereken doğru birer yol tutturmuştuk kendimize ve öğrenmemiz gereken de buydu aslında. Artık yapmamız gerekeni biliyor ve yapıyorduk. Yani bence işlerim böyle fazlasıyla rast gitmeseydi yani bu kadar para pul kazanmasaydım da sonuçta yine birleşecektik. Haklısın belki de ama beni istemeyeceğinden emindim sadece, seni hep sevdim, senden başka birini, sensiz hiçbir şeyi sevmedim ki ömrümde Suat.  Bu sözler o kadar dokunaklıydı ki Suat açısından, hayatında sevgisinden ve sadakatinden asla şüpheye düşmediği tek kadındı Filiz onun için. Aslında onu tanımadan da, hayatına girdikten sonra da hoşuna giden, hayal ettiği, görüştüğü, birlikte olduğu hatta elde edemediği, özeti tüm kadınlarda Filiz’i aramıştı Suat. Lakin hiçbir kadında onu bulamamıştı aslında. Pekâlâ, güzel fakat o zaman bu anlamsız arayışı en azından bir noktadan sonra sürdürmek ne kadar anlamlı olabilirdi ki? O noktayı bulmak, o zamanı yani, herkese göre değişiyor galiba, o noktayı bulunca, emin olunca arayış biter, bitiyor yani şu an Suat’da bittiği gibi. Peki ya Nermin? O büyük düşü, gerçekten daha gerçek hayali, tutkusu, büyük aşkı?  Hemen pabucu dama mı atıldı, bütün mesele Filiz’miydi, bütün derdi Suat’ın Filiz’sizlik miydi yani? Şimdi bu biraz ikiyüzlü bir durum olmuyor mu?  Hayır, olmuyor dedi içinden, Nermin’de Filiz’di aslında, hem de ta kendisi, hayallerinin elastikiyetinde mükemmelleştirdiği bir Filiz’di Nermin evet. İşte şu kahkahası bile Nermin. Siması, bakışı, dokunuşu o. Filiz’in kahkahası ve devamındaki sözleri ile kendine geldi Suat. Hayatım dondun kaldın hayırdır yoksa eski günlerimizi hatırladın da pişman mı oldun? Hayır, asla dedi Suat, seni çok seviyorum Filiz.  Ben de aşkım bende dedi tekrar tekrar Filiz ve sarıldılar, sımsıkı sarıldılar.

Son yıllarda ayda bir ya da iki kez nadiren gidebildiği ve çok özlediği toplu konutlardaki bürosunda koltuğuna kurulmuş aklından süratle kayıp giden son üç, dört yılı,  yaşadıklarını geçiriyordu Suat. Hayat enteresandı. İnanılması güç şeyler olmuştu. Her şeyden önce sağlık büyük bir nimetti cidden umut ise en kaybedilmemesi gerekenlerden. Her koşulda üretmek, çalışmak çok güzeldi. İnsan mutlaka faydalı bir şey üretmeli, mutlaka ama. Büro hala mis gibi süt kokuyordu. Suat’ın şu ana kadar hiç konu olmayan hobisiydi sütle oynaşmak. Etrafında bir sürü köy olması itibariyle gerek toplu konutlarda gerekse dağda köy ortamında mis gibi taze sütten bol bir şey yoktu. Sütten yoğurt, peynir, kaymak, tereyağ yapmakta öylesine ustalaşmıştı ki ve bundan büyük bir keyif alıyor adeta herşeyi unutuyordu. Muhallebi, sütlaç, sütten ne yapsa anne, bebek gibi kokar her yan. Onu müthiş cezveden bu mucizevi nimeti keşfetmek zor günlerinde üretmenin büyük hazzıyla bembeyaz sayfalar açmasına neden olmuştu. Maddi sıkıntılar yaşarken de, hikâyenin sonuna gelip Nermin hayalini tükettiğinde büyük bir buhran yaşarken de süt mis gibi, kar gibi âleminde onu aklayıp paklayıp her seferinde yeniden, hep yeniden heyecanlandırmış ve diriltmişti. Öyle inanılmaz bir şeydi ki süt özgürlük gibi izin veren her şeye, sizi serbest bırakan. Basit kuralları var kolaylıkla öğrenilebilecek sadece. Her haliyle başka yeni, güzel bir şeye dönüşebilen bir ürün, yok olmayan yani.  Doğrusu onun sütten yaptığı yoğurdu, peyniri, tereyağını yiyen epeyce şaşırıyor müptelası oluyordu. Suat’ın bundan sonraki rotası artık çok netti, yazmak ve süt. Filiz’de doğal ürünlere, otlara, tabiata fazlasıyla ilgi duyan biriydi. Artık ihtiyarlardan fırsat buldukça kocasıyla dağlarda, kırlarda dolanırlar gönüllerince yaşar giderlerdi. Galiba zenginlik işin içine girmeseydi de her şey yine güzeldi. Ama kısmet, para kazanmanın, zengin olmanın da bir mahsuru yok hani. Kaldı ki bir insanın gerçek zenginliği para değil yüreği, umudu ve emeğidir.

Cinnah’tan Kuğulu’ya doğru yürüyordu. Az önce uzun bir süredir görüşmediği sevgili arkadaşının ofisinden ayrılmıştı. Müge’yi iyi görmenin keyfiyle aralarında geçen konuşmaları düşünerek iniyordu. Olan biteni girebildikleri kadar detaylarıyla konuşmuşlardı.  Müge hiç umarmıydık hayatının bu kadar değişeceğini dedi. Hatta kendim için de senin için de kaderimiz böyleymiş yapacak bir şey yok demiştim bu düşüncemi seninle de paylaşmıştım sanırım. Paylaşmıştın hatırlıyorum dedi Suat, kısmet galiba. Belki ama sen de sıkı adammışsın lan Suat bu kadarını ben bile bilmiyordum şairliğini liseden azçok hatırlıyorum fakat yazarlığın da sağlammış harbiden. Gururla gülümsedi, Müge’den bu sözleri duymak kolay değildir.  Sağlam tabi ne sandındı Müge Hanım diye tekrarladı içinden, Kapıdan çıkarken lafını da sokmadan duramadı Müge, şu dağa da bir gidemedik hani, gideceğimiz de yok yani. Söz dedi Suat söz en kısa zamanda dağdayız, arayacağım yakında. Çalan telefonu ile durdu, ceplerinde önce telefonu sonra gözlüğünü arayıp buldu. Arayan Güney, nasılsın dostum, iyiyim dostum, sen nasılsın, konuşuyorlar. Cumartesi Güney İstanbul’dan Suat Ankara’dan çıkıp dağda buluşmayı kararlaştırıp kapatıyorlar. Bu dağın taliplisi de ne çok fakat en dar zamanlarında insanlar köşe bucak kabuklarına çekilip, kaçacak delik ararlarken aslanlar gibi kaçmayan iki arkadaş, ne arkadaşı dost, dost; Müge ve Güney. Suat bu candan iki dostuna elbette gereğini aslında gereği değil tabi de içinden geleni yapmak istiyordu. Ancak kaş yapayım derken göz çıkarmak, kabalık yapmak istemiyor bir pundunu kolluyordu. Uygun bir anda kibarca ve yanlış anlamalarına, ezilmelerine fırsat vermeden elbette yapacağını yapacak ve onlara iyi bir destek verecekti. Bu şekilde Kuğulu Park’a kadar gelmişti ki sanki herkes tanıdık, bildik. Gülümseyenler, selam verenler. İşte şu iki çitlembik kız da ona doğru heyecanla geliyorlar. Ah bu gençler ne kadar da çoşku dolu ve güzeller. Sizi çok seviyoruz diyor biri acele telefonuyla selfie çekerken sarılıp üçü bir yumak olup gülüyorlar. Yeni kitabınız ne zaman çıkacak diyor daha çıtıpıtı olan diğeri. Yakında diyor Suat, pek yakında, gülüyorlar.  Ayaküstü sohbete yürüyerek devam ediyorlar. Bu arada kimi insanlar dikkatle olup biteni izliyor,  kimileri gülerek, çeşitli laflar atarak, sorular, iyi dileklerle bir yerinden sohbete ve yürüyüşe katılmaya çalışıyorlar. Parkta böyle mutlu bir aksiyon, dalgalanma yaşanır. Sonra  Tunalı Hilmi’ye çıkarken kızlara ve diğerlerine veda ediyor Suat. Öyle mutlu ki ilgiden, sevilmekten tekrar dönüp takılmadan duramıyor onlara.  Sesleniyor kitabı beklerken ne yapmıyoruz? Merakla soruyor kızlar ne yapmıyoruz? Uf ya nerde kaldı bu kitap diye üzülmüyoruz. Gülüyorlar. Peki, ne yapıyoruz? Ne yapıyoruz diye soruyor kızlar kendilerine katılan diğer insanlarla beraber koro halinde.  Muhallebi. Gülüyorlar yine ama şaşırıyorlar da bu yanıt karşısında, anlam veremiyorlar. Suat hemen açıklama getiriyor el, kaş, göz işaretleriyle hani var ya kitap dedik, yakında dedik işte ordan muhallebi yani ve herkese benden muhallebi haydi buyrun, doluşuyor kalabalık oradaki pastaneye.  Çok aydınlanıyorlar, muhallebi, salep yani, birdenbire anlayıveriyorlar azcık anlatınca. Gülüyor, gülüyor, çok gülüyorlar. Hayat keşke demeyecek kadar ciddiye alınması gereken bir süreç. Fakat daha fazlasına gerek olmayacak kadar da gırgıra, muhallebi yani.

Bitti

Bekir Mutlu Gökcesu 2017

Bu hikayenin her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir