Kafka’nın Dönüşüm’ü Üzerine

Kafka’nın Dönüşüm’ü Üzerine

Franz Kafka’nın yüziki yıl önce yayımlanan Dönüşüm adlı eserinin bana düşündürdükleri:

  • iç ve dış dünyasında kendisine ve/veya başkalarına değerler ya da değersizlikler atfetmeye pek meyilli olan insan eninde sonunda bir böcekten farksızdır.
  • İstek ve tercihleri paralelinde kendine özgü bir hayatı kuramayan insanların olup olacağı böcektir, kendine gereken değeri vermezsen değersizleşirsin.
  • Kozası, ruhu yani, sevgi, sorumluluk ve bağlılık duygularıyla örülmüş bu nedenle de kendini unutan insanlar sonunda bir böcek kadar değersizleşerek yok olmaya mahkûmdur.
  • İnsanlara faydalı olma yetinizi kaybettiğinizde mesela çirkin, tiksinilen, utanılan, korkulan, kapıdan, pencereden fırlatılıp atılmak hatta üstüne basılıp ezilmek istenen bir böcek olduğunuzda misal sizi en başta yakınlarınız olmak üzere kimse görmeye bile tahammül edemez.
  • Bir insan, insan olarak kalabilmenin mücadelesini vermeli ve illaki bunun bir yolunu bulmalı. Zira bir böcek böcektir, başka bir yaşam bilemeyeceği için yaşam şekli ona eziyet olmaz, acı vermez ancak insanlığı tadan biri için böceğe dönüşmek ne büyük bir felakettir.
  • Gregor Samsa aslında böceğe dönüştüğü halde çok fazla şaşırıp panik olup çılgına dönmüyor hatta rahatlamış gibi neredeyse bilmem yanılıyor muyum? Aklı sevdiklerinde, yaşamının son anlarında dahi kız kardeşi için düşlediği ancak gerçekleştiremediği konservatuvarda okutma fikrini onunla paylaşma isteğiyle dopdolu. Bundan yola çıkarak şu dahi aklımdan geçti: insanın başına hayatta her şey gelebilir, hayat normal şartlarda sevgiyle başlar sevgiyle biter, içinde sevgi varsa onu yok etmek ne kimsenin ne de senin elinde değildir, bir böceğe bile dönüşsen fark etmez.
  • Kısaca aptal olma, güçlü, kararlı hatta gerekirse katı ol, itaat etme, kimseye tabi olma, kendinden başka otorite tanıma, kendin için dilediğince yaşa, zavallı olma, böcek olma.
  • Her canlı gibi böceklerin de bir yaşamı ve yaşam hakları, amaçları vardır. Bir böcek için de insana dönüşmek felaket olacaktı belki. Kim bilir rutin yaşamından ne kadar büyük yoksunluklar yaşayacaktı?
  • Son olarak basitçe kendi veya başka birinin yaşamından, ruhuna, kalemine bir yansıma belki. Despot, galiba oğluna hiddetli davranmış veya davranan bir baba, muhtemelen ona değersiz olduğunu hissettiren, daha silik bir karakter olan hasta bir anne ve düşkün olduğu bir kız kardeş. Onlara bakma mecburiyet ve içgüdüsü ile istemediği bir hayatı yaşayan zayıf belki fakat asla sevgisiz olmayan biri bence Samsa. Kapısını kilitlediğine göre korkuları, güvensizliği de var zarar göreceğine dair. Belki de tamamen iyi niyetinden veya korkusundan istemediği bir hayatı yaşıyor. Babanın oğlu ölünce kiracılara sertleşmesi de bana enteresan geldi. Utanacak bir şeyi kalmadığı için mi? Yoksa otorite kurduğu oğlu ölünce otoritesini, sertliğini onlara mı çeviriyor ben tam olarak anlayamadım. Ayrıca ailenin maddi anlamda Samsa’nın sandığı kadar ciddi bir çıkmazı da yok sanki. Kendi hayatından bir kesitse eğer bir yazarın sevmediği başka bir işle uğraşması bile yeterince bir zulüm. Böyle bir kasvet içerisinde çok güçlü, hedefi vuran bir kalem kendisiyle, otoriteyle yani babası ve patronuyla, yaşamla bu şekilde dalgasını geçmiş de olabilir. Hatta bugün hala bizleri bu kadar meşgul edebildiğine göre bizlerle bile. Nitekim çok da karmaşıklaştırmadan basitçe düşünüldüğünde mana yerini bulmuş hatta çok ötesine geçmiş durumda bana göre.

Bana düşündürdüklerinin hepsi ya da bir kısmı olabileceği gibi belki de hiçbiri değildir.  Yazarı çok da iyi tanımadan hatta başka hiçbir eserini okumadan bu kadar çok şey yazdığım için bir yandan ne gerek vardı gibi bir tereddüt içerisindeyim. Ancak beni epeyce şaşırtan, daha ilk sayfadan yakalayan, dikkat kesildiğim sıra dışı bir eser okudum. Yaşamımda ve düşünce dünyamda geldiğim noktada yazma, deneme çabalarımın çoğunda durmadan etrafında dolandığım bir konu ve onun açılımlarıyla karşı karşıyaydım çünkü. Bazen lafı evirip çevirirken duygularımı tam da ifade edemediğim belki hani. Bazen hem demek istiyoruz bir şeyi hem de diyemiyoruz kasıyoruz nedense. Bence Kafka cesurca insanı böceğe dönüştürerek tabiri caizse çivi gibi çakmış, diyeceğini de demiş. Fakat her olayda illa mantık arayan şekilci düşünce yapım nedeniyle gerçek dışı gidişatın en sonunda ayaklarını yere bastıracak bir final bekliyordum. Olup bitenler mesela ağır bir hastalığa yakalanıp yatağa düşen, yüksek ateşle havaleler geçiren bir insanın halüsinasyonları gibi. Veya ağır bir psikolojik kriz altında kendisini bir böcek olarak gören, sanan birinin ruh halleri ki durum tam da bu belki de, olarak yansıtılamaz mıydı mesela dedim. Olmazdı belki de bu kadar etkileyici olmazdı o zaman zira bu kadarını yani benim düşündüğüm kadarını elbette o da biliyordu ve buna rağmen böcekle başlayıp öyle de bitirdi. Belki sadece kendini yaşamak isteyen herkes onun kadar cesur olup eserin finalinde olduğu gibi içindeki böceği yok edebilmeli. Aslında enteresan bir durum daha var bana göre. Zaten böcek yok olmadan çevresi ondan kaçarak yok oldu. Dolayısıyla sembolik olarak önce asalaklar yok oldu sonra böcek. O halde geriye ne kaldı?  Bir tek kendisi insanın, olması gereken yani. Neticede bu da bir bakış açısı.  İşin doğrusu bir müddet sonra tekrar okuyacağım sanırım şu ‘belki de’leri mi azaltabilmek adına. Önemli olduğunu düşündüğüm bir konuya değindiği için epeyce üstünde durdum, samimi olarak sesli düşündüm, paylaştım. Yergi veya övgü değil tabi ki sadece kendi kendime saf sorgulamalarım, fikirlerim.

 

Devamında Söylemek İstediklerim

Devamında söylemek istediklerim, insan kendi için yaşamalı, saygısız ve sevgisiz bir biçimde, zarar vererek değil elbette, hudutlarını ve haddini bilerek. Sevdiği ve inandığı işten asla vazgeçmemeli ve o işten en azından kendine yetecek kadar, maddi, manevi yetecek kadar, üretebilmeli. İnsanın kendi bir kişi de olabilir, birkaç kişi veya birçok kişi de olabilir, kendinizden, mahiyetinizden ne kast ettiğinize bağlı. Fakat kendinizden -maddi, manevi anlamda hatırı sayılır bir doygunluğa erişmediyseniz henüz- sadece ve bir tek kendinizi kast etmenizi öneririm. Başka hayatları zamansız ve zeminsiz yüklendikçe bir gün kendi yükünüzü taşıyamaz hale gelirsiniz, geliyorsunuz. Üretmek çok önemli bence, herhangi bir şey -sizi mutlu edecek iyi bir şey kastediyorum tabi- üretmek çok önemli.

Böcek gibi hissetmek ki çoklarımız bir zaman veya zaman zaman bunu hissedebiliriz, değersiz olduğumuzu yani. Evet, böcek gibi hissetmek günün birinde rahatsız edecekse -böcekleri küçümsemiyorum başka bir şey gibi hissetmek te benzeri- bunu hissettirecek bir şey veya bir şeyler yapmamalı insan. İnsan insan olduğunu hissetmek ister en doğalından. İnsan gibi yaşamalı sadece o halde öyle değil mi? İnsan ve toplum bu ruh ve kurguyla doğar, büyür, harmanlanırsa eğitim, kültür, medeniyet üçgeninin anaforunda hürriyetler, teşebbüsler ve üretim artar, insani değerler yükselir, mutlu insanlar çoğaldıkça toplumsal mutluluğa yaklaşılabilir, baskılar, bağımlılıklar azalır diye düşünüyorum.   Ve fakat o kadar da kolay değil her yerde her zaman bunu başarmak, pek çokları gibi bir otoriteye, birilerine tabi olmak durumunda kalabilir insan. Ayrıca sıklıkla bakmak zorunda olduğumuz eşimiz, çocuğumuz pek tabi ki olacak, hatta yükleri sırtımızda olan anamız, babamız, bir yakınımız bulunabilir, sırf üç beş kuruş kazanmak, ekmek parası uğruna eyvallah dememiz gereken bir patronumuz, çoğaltılabilecek daha başka örnekler olabilir, türlü saçmalıklara da maruz kalabiliriz. Özetle bize kalmayan bir hayatımız olabilir. İşte bu bize kalmayan hayatın içine bir yerlerine bir üretimimizi katıp, bir şey üretmeyi öğrenmeliyiz. Şartlandırmamak adına bilinçli olarak örnek vermiyorum. Ancak bu üretimimiz hayatımızdaki menfilikleri bertaraf edecek, her fırsatta ona koşmak isteyeceğimiz, bizi maddi, manevi anlamda mutlu ve huzurlu kılarak güç verecek bize ait, bize özgü bir üretim olmalı. Yani üreticilik, evet son kararım yine de üretmek. Böyle bir arzunuz, vizyonunuz ya da ne bileyim imkânınız yoksa o halde mecbur olduğunuz hayatı kanıksamak, kabullenmekten başka çare yok. Fakat şu son cümle benim açımdan tahammül edilebilir gibi değil, ben yine de ne yapıp edip bir şey üretmeli insan diyorum.  Ve asla şikâyet etmemeli insan çünkü böyle bir merci yok git havaya, suya anlat derdini daha iyi. Ve son olarak, kendimize oynamalıyız hayatı tribüne değil bence. Doya doya ve hissederek, varlıksa varlık, yokluksa yokluk her neyse tadını çıkararak.

Bekir Mutlu Gökcesu 29.01.2018

Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir