Kendime Mektuplar

Kendime Mektuplar (2) Tamamı -Y E N İ-

Kendime Mektuplar (2)

 

Bekir Mutlu Gökcesu

 

Kendime Mektuplar (2)

 

Bekir Mutlu Gökcesu

 

…. 2018

 

Sunuş

En iyisi kendimden devam etmek galiba.

 

23/05/2018      Yeniden başlamak iyi bir şey. Çalışmayı, üretmeyi kastediyorum şu an ama her neye olursa olsun yeniden başlamak iyi bir şey. Aynı mevzudan veya bıraktığın yerden her neyse devam etmek, edebilmek gayet iyi bir şey. Hatta hiç bırakmamak en iyisi galiba. Fakat bazen insan elinde olmadan uzaklaşabilir konusundan, sevdiği meşgalelerden hatta sevdiklerinden. Başka işlere dalabilir, farklı şehirlerde, çevrelerde bulunması icap edebilir, yorgun düşebilir, hastalanır hatta ölebilir buna benzer şeyler olabilir. En berbat olanı, telafisizi ölüm tabi fakat böyle bir seçenek yokmuşçasına yaşayacak, çalışacak, eğlenecek, mutlu olacak insan. Neden? Çünkü insan. Kimi zaman uzaklaşsanız da o kafanızdaki şey(ler) her neyse, neticede aklınız kadar yakın, ilk fırsatta yeniden başlayacağınız kadar yakındır size. Ne kadar uzak düşsek de fark etmez. Bunun yanısıra bir an gelip düşüncemizden çıkan, artık adını anmadığımız, aklımıza dahi gelmeyen, heyecanını yitirdiğimiz, hayalini kurmadığımız şeyler veya kimselerden ise ne çok uzaklaşmışızdır. Olayları kafalarımızda şekillendirip yönlendiriyoruz gibi görünsek de gelişmeler, hissettiklerimiz bile içimiz yani tamamen bizlerin dışında gibi bir yandan. İnsan sadece olup bitenler karşısında durumunu, duruşunu belirleme çabası içinde bir bakıma. Bu sağlıklı bir çaba tabi. Çünkü bir sürü iletişime, etkileşime maruz kalan insan yaşama sanatını öğrenme gerekliliğini idrak eder, hisseder bir an gelir. Hayatın içinde peşpeşe dizili mutsuzlukların balçıklarına saplanmak yerine yine hayatın içine serpili mutluluk taşlarına basa sıçraya yürüyüp gitmek çok daha iyi fikirdir. Ufak tefek bile olsa güzelliklere sarılmak, sevinçlere tutunmak, gülmek her fırsatta çok daha güzeldir, aklın yolu bir. Tabi bütün bunlar içinden geliyorsa zorla olmaz ki denilebilir. Kesinlikle doğru zorla olmaz ama gayret edilebilir. Bence gayret insanın çok masum bir fiiliyatı, dokunulmazı, el değmemiş saflığıdır.

İnsana dair güzelliklerden bahsediliyorsa benim açımdan önem kazanan kavramları hemen şöyle sıralamaya devam edebilirim. Kararlılık, tutarlılık, inanmak, sebat, sevgi. Hepsi ayrı ayrı iyi bir şey, karışımıysa haliyle daha da iyi. Bir saatten, yaştan sonra olması gereken sanırım ne yaptım, ne yapacağım, bunları bilmesi insanın. Mamafih her yaşta bunu bilse iyi olur ama çocukluk, toyluk diyoruz hadi olamayabiliyor. İşte bu yüzden bir saat gelince ne çiğ ne de yanık, kararında pişmiş olmak ideali. Boşa kürek çekmek fuzuli emek kaybetmek iyi bir şey değil. Ekleyip çoğaltarak, bizatihi kendisi de insanın gönül ve ruh zenginliği içerisinde çoğalarak dik ve emin devam etmeli. Bu hayli fiyakalı bir durum ve duruş. Yazdığını da bilmek lazım konuştuğunu da tabiki. Hiçbir iş uydurmaya gelmez malüm gayret, ciddiyet gerek. Bununla beraber net olarak aynı zamanda kolayca söyleyivermeli, yazıvermeli. Kendisini hemen her şey için ciddi yormuş biri olarak söylüyorum; insanın kendisini herhangi bir konuda fazla zorlayıp strese sokmasına gerek yok. Varsa bir dinleyici, okuyucu onu da daraltmaya gerek yok. İşe başladığım ilk yıl geldi şimdi aklıma. Yoğun bir yazışma trafiğinin içinde bulmuştum kendimi. Kısa bir süre sonra öyle cümleler kuruyordum ki bir ucu yerde diğer ucu gökte. Cümle başlıyor ama bir türlü bitmiyor, inanılır gibi değil sündükçe sünüyordu. Fakat gerek mantık gerekse imla hatası yoktu. Özellikle hata bulmaya çalışan arkadaşlarım oldu ama gerçekten yoktu. Her bir cümle mükellef, mübalağalı bir sofra kadar en ince ayrıntılara kadar düşünülerek donatılmıştı. Peki mahsuru var mı? Zahmet edip ben yazdıktan sonra ne mahsuru olabilir elbette yok. Bir kere ilgiler gayet itinalı tutulurdu tarafımdan. Bilinenler dilekçe makamına malumları olduğu belirtilerek tekrar özetlenirdi. Afili bir girizgâh yapılıp konu genişletilip geliştirilerek sonunda sadede gelinir gerekçeler, gereklilikler belirtilerek istenen neyse gereği arz veya rica olunurdu. Örneğin, falanca tarih, şu sayılı iks konulu yazınıza cevaben tarafınıza ilettiğimiz şu tarih, bu sayılı yazımızda da belirttiğimiz üzere tarafımızdan talep etmiş olduğunuz dıtdıtdıtdıtdıt konusunda bıtbıtbıtbıt yapılabilmesini teminen düşünülen vıcvıcvıcvıc… bunun gibi bir şey, epeyce uzar giderdi. Bütün her şeyi bir cümlenin içinde toplama mecburiyetim varmışçasına bir ruh hali içerisinde ağdalı bir dili abartıkça abartıyor, kastıkça kasıyor, aklımı zorluyordum. Tamam bu konuda biraz yeteneğim hatta ve hatta özel ilgim de olabilir ama şimdi düşününce yine de yorucu bir durum. Gerek yok diyeceğim ama belki de vardı. O yazım biçimi o günkü durumun artı durumumun gereğiydi sanırım. Bu noktada şöyle bir tesbiti gönül rahatlığıyla yapabiliyorum.  Ben gerçekten uğraştığım her işe de istisnasız herkese de çok itina ettim. Kimseyi yanıltmamaya çok dikkat ettim. Söylemek istediğim fikirlerimi neden, nasıllarına dayandırarak etraflıca ve alternatifli bir biçimde ele almaya, anlatmaya çalıştım. Hayatımın her bir noktasına, ucuna bucağına kadar sevgi, ilgi ve emeğimi iletmeye, yetirmeye çalıştım. Doğru oldu yanlış oldu ayrı konu. Şiir, yazı, hikâye denemeleri yani yazmak yorucuydu, uğraştırıcıydı doğrusu ancak sevdim, kendime yakıştırdım ve yazdım. Bu yüzden çok da güç olmadı benim için. Yazdıkça kolayladım, yazdıkça daha çok anladım. Fakat şunu da söylemek lazım çoğu insanın asla hiç uğraşmayacağı yahut uğraşamayacağı kadar da zordu. Tekrar ağdalı dil meselesine dönersem dedim ya belki de benim açımdan yazım yolunda yaşanması gereken bir aşamaydı. Aslında mutlaka da öyleydi, boşuna yaşanmaz hiçbir şey. Yaşama yayılan çalışmalar, ortaya çıkan ürünler denemelerimizden ibaret sonuçta. O konuya dair sayısız denemeden.  Deneyeceksiniz ki yol ve yordamınızı bulun, kendinizi adamakıllı anlayın. Olmazsa olmazlar, olabilirlikleriniz neler iyice bilin. Son olarak çalışan, emek harcayan, üreten biri her şeye rağmen mutludur bence.

07/06/2018      Şimdi bu noktadan itibaren artık çok farklı olacak. Tek kelimeyle özetlemek gerekirse artık özenmeyeceğim. Bu ruh hali belirmeye başladığında önceki bölümün sonlarındaydım. Birden ciddi bir motivasyon kaybı yaşadım. İçim daralıyor çok sıkılıyordum. Son derece ince eleyip sık dokuyarak düşüne tarta duygularımı, fikirlerimi yazmışım, bu ciddi bir uğraş. Kendimi doğru ifade edebilmek adına en güzel kelimelere, onların en iyi kombinasyonlarına kafa yorup karar vermişim bunlar kolay işler değil. Sadece biri değil bütün yazdıklarım böyle emek yoğun, fikir, çaba, zaman, meşakkat yani. Ve fakat bütün bu uğraşlarının karşılıksız kalacağını düşünmek can sıkıcı tabi. Çokları bu yazılanları hak etmiyor cidden etmiyor.  Bir ömür boyu yazmak, niye, kime? Okuyan kim? O azcık okuyana seni tanıtacak bir mekanizma var mı? Yazdıklarını onlara ulaştıracak mekanizma var mı? Güya var ama bence yok. Pek muhteşem yayınevleri ve onların pek çoğu çok genç, amatör editörleri yaptığınız işte bir yanlışlık olabilir mi acaba? Genç, amatör ifadelerim asla küçümseme, aşağılama içermemekte pırıl pırıllar tabi iyi işler başaracaklar elbette. Ancak sevgili gençler elli, altmış yıldır karalayagelen, yazmaya çabalayan birinin yazdıklarını değerlendirebileceğinizden, kitabının basımına veya basılmamasına karar verebileceğinizden emin misiniz? Ben çok emin değilim ama belki de   yanılıyorum. Eğer yanılıp size haksızlık ediyorsam yine de özür dilerim.  Mamafih onların kararlarının da dikkate alındığını pek sanmıyorum zira ortada basılan yeni bir kitap da yeni bir yazar yani yeni bir isim de yok ya da pek az. Aslına bakarsanız ortada kayda değer sayıda basılan kitap yok ki.   Örneğin Japonya’da basılan bin kitaba karşılık bizde 5-6 tane basılıyor. Yine Japonya’da mesela kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da bu rakam 7. Bizde ise yılda kitap başına düşen kişi sayısı 12.000’in üzerinde. Bu ne şaka ne de fıkra, gerçek. Evet okuyan cidden çok az ülkemizde fakat yayınevleri kanadına dönersem tekrar ya sizler? Kültüre, edebiyata nasıl bir katkı sağlamaktasınız acaba? Şimdi kısa bir özet geçmek istiyorum anlatabilmek adına. Bir kitap yazdınız taslağını hazırladınız. Haliyle basılsın, dağılsın, okunsun istersiniz. Bunu size parasıyla basacak bir sürü yayımcı firma var. Tamam bu bir yoldur, paranız varsa olabilir tabi. Bastırır parayı kitabı bastırırsınız. Kitapçıda olmasa da internette yer alır, satışı, tanınması gelişebilir kitabınızın. Beğenilirse artı paranız olup da kitap üstüne kitap ekleyebilirseniz siz de eserleriniz de zamanla tanınabilir bir yere gelebilir belki. Beğenilmezse zaten hiçbir yere gelmez. İkinci bir yol daha ciddi bir kriter olan kitap taslağınızı kurumsal bir yayınevine göndermektir. Onlar zaten kitaplarınızı parayla basmazlar. Size yayın kurullarının, editörlerinin inceleyeceğini, değerlendirme sonucu basılıp basılmayacağına karar vereceklerini söylerler. Bu şekilde de bir kitabın basılma ihtimalinin neredeyse sıfır olduğunu siz o an bilemezsiniz tabi.  Aksine böyle bir yol olduğunu kavradığınız için çok mutlusunuz. Yüzünüz güler, içiniz rahatlar ‘tabi ya, şekil bu olmalı zaten’ der çok makul bulur epeyce de umutlanırsınız. Ta ki ilk gönderiminiz, ondan sonraki, daha sonrakiler hepsi olumsuz sonuçlanana dek. Uzun bir değerlendirme süreci sonunda kitabınızın veya çalışmalarınızın yayın programlarına uygun olmadığını belirten bir yanıt verirler size. Yani ben de hep böyle oldu.  Uzatmayayım 5-6 adet kitabım basıma hazırdı. Bunlardan üçünün taslağını önemli olarak nitelenen 4-5 yayınevine gönderdim hepsi olumsuz oldu. Tabi bana göre her yazdığım çok güzel. Bir hayli ilgi ve beğeni de var fakat her ne hikmetse bu yayınevleri nezdinde basıma uygun değil. Bu epeyce moral kırıcı ama mecburen neyse olabilir diyorum, başka ne diyebilirim ki.  Fakat şu soru işaretleri de insanın kafasına takılıyor. Okumuyor olabilirler mi? Yoğunluktan dolayı okuyamıyor olabilirler mi? Veya tanınmış isimler varken neden hiç bilinmedik birinin kitabını bassınlar ki gibi bir durum mu var acaba? Yahut başka bir şey mi? Bilemiyorum emin değilim gerçekten. Fakat emin olduğum bir şey var ki herhangi bir vatandaşın herhangi bir kitabının bu yolla basımı mucize kabilinden neredeyse imkânsız. O yüzden ölçü olduğunu sanmıyorum. Bu yüzden de moral bozmaya değecek bir durum hiç değil aslında. Sadece kitap basımı veya yayınevleri prosedürleri de değil konum, derdim. İşin gerçeği esas beni rahatsız eden zahmet gerektiren hiçbir şeyin kıymetinin bilinmemesi. Değerli bir şeyin ruhuna girme zahmetini gösterecek herhangi biri de bir uzman da pek yok gibi ortalıkta. Hadi girdi de anladı diyelim, herkesin gözünü kendi bürümüş varsa yoksa ben de ben. Nerede oturupda seni takdir edecek bir yiğit?  Çoğu ilişkiler gibi aynen senden bir menfaat, bir ışık görmeden kimsenin kara kaşına, gözüne tav olacağı falan da yok. Öyle, ay ben çok güzel yazıyorum, şiirlerim var binlerce, hikâyelerim var falan hepsi hikâye.  Uğraşmaya hiç gerek yok, yazmaya filan da aslında. Yo illa da benim gibi yazacağım, yazmak istiyorum diye diretiyorsanız sadece kendinize yazacaksınız. Ben zaten öyle yapıyordum aynen öyle yapmaya da devam edeceğim. Sadece kendime yazacağım, sadece kendi bloğumda neşredeceğim. Kimin umurunda mı diyorsun. Kimin umurunda kimin değil banane benim hiçbiri umurumda değil artık. Baştan biliyorum hayır gelmeyeceğini bunlardan ama yine de acaba deyip denedim, taslaklarımı göndermiş bulundum bundan böyle bir daha da göndermem zaten.

Sonuç olarak okumayacaksın, üretmeyeceksin, herkes tüketici, herkes ücretli olarak bir işe kapak atma peşinde, marangoz, terzi, kasap… her neyse esnaf esnaflıktan, çiftçi çiftçilikden, köylü köyden kaçmanın derdinde. İyi mi? E nasıl olacak böyle?  Dünyanın sonu değil elbet yine olur mutlaka olur hiçbir şey çok daha kötüye gitmez bence ama bu şekilde olması gerekenler de çok zor olur, çok geç olur, güç olur. Medeniyet istatistikleri üzer insanı sonra. Ne diyelim hayırlısı olsun.

Tekrar başladığım yere dönersem öfkeyle söylüyor insan özenmeyeceğim diye ama için öyle istiyorsa elinde değil tabi. Her ne yapsan yine özeneceksin çünkü. En iyisi bunu şöyle çevirelim kasmadan rahatça ve doğaçlama kendi kendime yazmaya devam edeceğim neticede. Fazla uzattım ama deşarj oldum biraz nokta

11/06/2018      Biraz küfür etsem rahatlar mıyım acaba? Kendi kendime delirir miyim böyle yazarak. Yok ya neden delireyim. Ben sakin, mantıklı biriyim. Bu yazma fiiliyatıyla hep sakinleyip rahatlamışımdır. Ruhsal açıdan da bana iyi gelmiştir daima. Az önce gayet güzel bağladık kasmadan rahatça ve doğaç diye. Aklıma geleni ne istersem yazacağım işte. Ya da yazmayacağım falan kime ne. Ne yapacağım, yapmayacağım beni bile ilgilendirmez. Bir planım yok çünkü. Şeyi anlıyorum galiba biraz, komedi nerden çıkıyorun cevabını anlıyorum sanki az biraz.  ‘Yapcak bişey yok’ diyenler ne kadar çoğaldı son zamanlarda. Çok aydınlatıcı değil mi? Bu cümleye çok sinir oluyorum elimde değil. Eskiden insanlar yapcak bir şey olmasa da bir şeyler yapmaya çalışır, bir yol ararlardı. Sıkıntını paylaşmaya çalışır ne yapsak ne etsek gibisinden müsbet bir telaşe gösterirlerdi. En basitinden gün doğmadan neler doğar falan denirdi. Şimdilerde arkadaşlar artık çok realist ya hem de kusursuz falan hani matah bişey der gibi pür mantık kesilip ‘yapcak bi şey yok’ demiyor mu gelenler geliyor bana.  Neyse ya konu bu değil komedi diyordum. Komedi yapacak bişey kalmadığında ortaya çıkıyor sanki. Dramdan çıkıyor. Güleriz ağlanacak halimize misalinden. Komedi ve delilik birbirine yaklaşıyor bir yerde. Dram, dram, dram nereye kadar be kardeşim. Ya kafayı bozacaksın ya da gır gıra alacaksın. Sen seç. İçinden çıkılması güç durumları dahi hicvederek yaşamak hiç şüphesiz daha iyi bir yol. Nükteyle içiçe yaşamak çok iyi bir şekil. Sorunlar sırtına çullanmış, korkudan gözlerin küçülmüş, asabiyetten yüzün gerim gerim gerilmiş. Bir yandan ellerin titrer, alnında terler. Ne oluyor yahu? Ya gül gitsin ya öl gitsin. Büyüklerimiz ne tatlıydı. Bir an bile şakalaşmadan, takılmadan   duramazlardı. Gülmekten, güldürmekten geri kalmazlardı. Daima aklımda güleryüzleri, muzip bakışları. Sizde düşünün hadi ebenizi, dedenizi, babanızı, birini düşünün. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Eskiden teknoloji de yoktu, bu kadar imkân, kart kurt para pul da yoktu ama ruh vardı ruh. Sevgi, saygı, birbirine tutkunluk, yaşama sevinci ve gücü vardı. Ufacık şeylerden mutlu olan güzel insanlar vardı.

İnanılmaz derecede tahammüllüyümdür. Kolay sinirlenmem. Bunun için gayret sarf etmem doğal halim bu. Belki de etrafımda dönen dolambaçlı işleri anlayacak zekadan yoksunum. Aptalım belki de açıkçası. Acaba mı diye bunu çok sefer düşünmüşümdür cidden. Fakat hakkaten öfkeliyim şimdi biraz, her şeye, herkese sinir oluyorum. Yo bu kadarı da abartı olur herkese değil tabi. Fakat saygısız ve haksız insanlara artık dayanamıyorum. Medeniyetsiz bir yerde nasıl anlatacaksınız güzellikleri, hakkı, hukuku, saygıyı vs. İnsan olamayana nasıl anlatacaksın insanlığı? Bunları konu etmekten de hiç hoşlanmıyorum aslında. Fakat kendime de çok kızıyorum ayrımsız herkese değer verdiğim için. Verilmez kardeşim herkese aynı değer verilmez işte. Mütevazilikten geberdim, kibarlıktan kırıldım kendimi bildim bileli. Ne olmadık insanları adam sayıp oturttum karşıma, hoşlanmadığım lakırdılarını dinledim, üstelik onayladım bile hatır için bazen. Hatta dediklerini yaptım, çok işlerini hallettim ona yanarım. He kafama uymayan bir icraatım da olmadı asla. Çünkü kimse bana aklıma uymayan bir şeyi zaten yaptıramazdı o ayrı tabi de yine de büyük bir karakter zafiyeti olarak görüyorum şu an. Yüzlerine gerçek düşüncelerimi vurmadığım için. Doğru bildiklerimi tokat gibi yüzlerine çarpmadığım için. Bütün hadsizlerin, haksızların, fitne fesat çıkaranların, zamanımı çalan, aklımı, gönlümü yoran ne kadar varsa hepsinin canı cehenneme. Ben makine değilim insanım. Hatalarım, günahlarım olmalı, yanlışlarım olmalı, ben bir insanım, mükemmel olmak istemiyorum, olamam.  Nedeni var yazdıklarımın veya olmasa ne olacak? Sıkıldım yazmayacağım burada bırakıyorum şimdi. Küfür de etmeyeceğim.   Yazacağım vazgeçtim. Kendimi bildim bileli bay mükemmeli oynadığım aklıma geldi. Belki de oynamadım öyleydim. Gerçek bir bay mükemmel yani. Bunu düşünmek istiyorum biraz. Oynadım mı, öyle miydim? Düşünmeye çalışıyorum, peki neden düşünemiyorum? Neden odaklanamıyorum? Düşünmek istiyorum, daha sessiz bir ortam mı olmalıydı acaba? Kafam neden bu kadar karışık? Dur şimdi düşüneceğim önce konsantre olmaya çalışayım, gözlerimi kapatsam faydası olur belki. İşim var düşünemiyorum.

12/06/2018      O günden beri bay mükemmeli oynadım mı yoksa bay mükemmelin ta kendisi miydim hiç düşünmedim ama şimdi kolayca cevabı verebiliyorum. Bay mükemmeli oynamam istendi. Role uygundum oynadım, sadece oynasam sorun değil ben hepten kaptırdım. Sıkıntı buydu, amatörlükden kurtulamamak.  Hepimiz herkesten özellikle mükemmellik bekleriz veya bunun gibi şeyler isteyebiliriz çok sorun değil. İnsanların istekleri biraz da tipinize bağlı, herkesten herşeyi isteyemezsiniz malüm. Eninde sonunda olay insanın kendisinde bitiyor, hangi koşulda olursan ol isteklerinin dışına asla çıkma. Dilediğin hayatı kur ve yaşa. Asla korkma. Doğruyu konuşmaktan asla korkma. Seni sevmeyenler ve sevmediklerin de olabilir hayatta olsun, olmalı da korkma.   

18/06/2018      Temize çekerek ilerliyorum. Müsveddelerin, temize çekilmişlerin, kaç kere yazılmış, düşünülmüşlerin üstünden tekrar tekrar geçerek ilerliyorum. Doğaldır kendini tekrarlar insan. Ben de sanırım durmadan aynı konulara dönüyorum ama belki de bunu bir daha dönmemek için yapıyorum her seferinde. Bir an gelecek dönmeyeceğim de zaten. Sular akar da aktıkça iyice berraklaşır iyice buz gibi olur ya hani. Ben de yazdıkça, düşündükçe içimdekileri akıttıkça arınacağımı düşünüyorum. Doğruya yaklaşacağımı ümit ediyorum. Evet gitgide daha rahatladığımı hissediyorum. Yazma biçimim de rahatlayacak gitgide. Su gibi akıtıvereceğim aklımdakileri, içimdekileri bir an gelecek. Konuşur gibi hani ağzımdan çıktığı gibi karalamadan, silmeden, düzeltmeden yazıvereceğim. Aslında son kez birçok şeyi halletmiş olacağım bunları yazıp tamamladığımda. Noktayı koyacağım hiçbir tereddütüm kalmayacak tekrarladıklarım hakkında. Yazarken aklımdakiler bitecek o an tıkanacağım bazen belki ama sonra tekrar yazmak isteyeceğim. Kimbilir belki bir gün tüm yazacaklarımı yazmış olacağım bitecek belki de hiç bitmeyecek. Onu bana zaman gösterecek. Şimdilik yazacağım yazabildiğim kadar, gittiği yere kadar. Öyle yapmak istiyorum. Saçmalayadabilirim, aslında saçmalamak istemem sırf yazma egom yüzünden. Delirmek de istemem, hiç istemem doğrusu. Ben daha çok delirmemek için de yazıyorum. Yani açıkçası bir nedeni de bu habire yazmamın. Belirli bir ölçü, mantık sinsilesi içinde yazılıyor neticede insan güzel bir şey yapmaya çalışırken neden delirsin. Bir kamyoncu kamyonunu sürerken, bir çiftçi tarlasını sürerken, bir zengin parasını sayarken nasıl delirmiyorsa bir yazar da yazarken delirmez herhalde. Yüreğimi karartmayacağım bu evhamla. Aydınlık günler düşleyeceğim, masmavi gökler, ormanlar düşleyeceğim. Sonra kendimi hep bir köy çeşmesi duru bir pınar gibi düşleyeceğim, akan, akan suyu hiç tükenmeyen. Olumsuzluklar, yaşamlarımızı saran, tebessümlerimizi yokedene kadar kemiren olumsuzluklara, bizi üzen adeta bitirmeye çalışan bir hayata nasıl direnebilir insan? Şöyle bir oyun mu oynamalı acaba? Musibetlerin içinden nimet çıkarma oyunu. Ters giden işlerin de birçok öğretisi, düzeltici yanları oluyor. Aslında hayatta müsbet, menfi her şeyin sebep olduğu yine saymakla bitmez artı, eksi etkileşim ve neticeler var.  Normalde pes etmeyi kabul edemeyeceğimize göre bu denenebilir belki. Etkiye tepki bundan doğal ne olabilir. Çaresizlikler de var hayatın içinde hem de buz gibi var evet fakat her koşulda çarenin peşine düşmeli insan. Olabildiğince.

19/06/2018      Bugün anlıyorum nihayet. Hayretler içindeyim. Nasıl inanmıştım kendime. Nasıl emindim. Yazdıklarımın muazzam şeylerden ibaret olmadığını nihayet anlıyorum. Of inanamıyorum kendime bu ne büyük bir yanılgı nasıl bir felaket. Yayıncılar, editörler haklı ne yazık ki haklı tabi ya. Sandım ki bir gün beni anlayacaklar, sandım ki okuduklarında şaşıracak çok beğenecekler ve sandım ki bir gün herkes beni tanıyacak, hak ettiğim yeri ve itibarı kazanacağım. Bir insanın kendisi tarafından böylesine büyük kandırılması ne berbat. Hayal aleminde uykuda geçen ömrüm heba olup gitti resmen. Uyandığımda bu geceydi ve herşeyin özeti tek bir kelimeydi: yazık.

25/06/2018      Tekrar okudum yazdıklarımı çoğuna bir diyeceğim yok. Son zamanlarda genelde karışık olan kafamın tezahürü düşüncelerimi sıralamışım. Neticede hissettiklerim ne diyebilirim ki. Fakat son bölümde yaşadığım hayal kırıklığından mütevellit şaşkınlığımı tekrar düşündüm. Kendimle ilgili tereddüte düştüm. Ben duygu ve düşüncelerimi birileri beğensin diye yazmamıştım ki. Mesela şiir anlamında binin üzerinde denemem var hangisini biri beğensin diye yazdım? Hiçbirini. Ben onların çoğunun içinde yaşıyordum adeta yazmaktan öte. Sevinç, mutluluk, hüzün, keder her neyse, ruhum halden hallere giriyor, içten yaşıyordum o duyguyu evet.  Hayaldim, rüyaydım, her yerde, hiçbir yerde, her şey ve hiçbir şeydim belki ama bendim, sadece ben. Aşklarım da vardı tabi ben dediysem. O halde neden böyle bir sorgulamaya kalkıştım yıllar sonra. Yok ‘ne kadar yanılmışım, sanmışım falan, berbat şeyler yazmışım aslında filan gibi’ bir isyan, bir sukutuhayal oldu mu şimdi? Bilinçaltım resmen beğenilmeye can atıyormuş. Tanınma arzularıyla dopdoluymuş meğer bu durumda öyle mi? Gerçekten bilmiyorum olabilir mi? Ben tutkulu, çoşkulu, hassas biriydim ve içi dışı bir ve de ciddi bir hayalperest. Yani başlangıçta çok masumdum diyebilirim. Evet belki gün geldi yaş ilerledi tabi o kadar çok birikti ki yaşanmışlıklar ve yazdıklarım bu kez onları paylaşmak istedim, paylaşınca da beğenilmek, farklı olmak istedim. Beğenilmek ne komik meşhur olmak falan! Ben kendimde o kadar meşhurum ki duygu karmaşam da, serzenişim de çok anlamsız. Bana göre en iyi hikâye daima kendi hikâyesidir insanın diğerleri masal.

28.06.2018      Hemen bütün yazdıklarıma bir çizik atıp uzun bir süre düşünmek, yazmak istemiyorum. Çok sıkıldım her şeyden, kendimden, didinmekten.   Karşılıksız emeklerimden ve ardından kapıldığım  gelgitlerimden. Sonunu umuda bağlamaktan ki en iyi becerdiğim bu olsa bile bundan da çok sıkıldım. Epeyce yorgunum, gidişatımı beğenmediğim için yazmayacağım artık bir müddet. Tek istediğim her zamanki gibi yine kaçmak. Fakat benim gibi detaycı ve üzmekten ödü kopan biri nereye kaçsa ruhen tutsak. Ve kaçmak dediğim aslında içime kaçmak. Çünkü adaleti bulabildiğim tek yer orası.

16/07/2018      Son olarak epeyce canımın sıkıldığı bir yerde bırakmıştım yazmayı. Yirmi güne yakın yazmamışım. Bu arada epeyce biriken işlerimi toparladım, büromu, evrakları, dosyalarımı gözden geçirip atılacakları attım, tutulacakları tekrar düzenledim. İyi bir temizlik yaptım, tozların hakkından geldim her yer ışıldadı. Bütün bunları yapmakla aslında kafamı toparlamış oldum. Evet tekrar yuvadayım, kendimdeyim, iyi hissediyorum. Son yedi ay kendime has yaşantımdan  uzaklaşmak zorunda kaldım maişet derdinden dolayı. Bu süre zarfında olmadık şekilde olmadık işlerle uğraştım. Pek dert etmedim, nasıl olsa fazla sürmeyeceğini biliyordum. Tabi yine epeyce faydalı da oldum, olsun o ayrı bir ahlak meselesi, ancak bitmeliydi bitti. Göreceğim varmış gördüm, yaşayacaklarım varmış yaşadım. Biraz zaman kaybı, kayda değmez bir süreç belki ama iyi de oldu bir bakıma. Sabrımı tarttım, hayata ve insanlara dair bazı şeyleri tekrar test etme imkânım ve öğrendiklerim de oldu. Kim olduğumu mesela, şu bir türlü anlayamadığım kim olduğumu artık bir daha unutmam sanırım. İnsan elbette haddini bilmeli ancak kim olduğunu, ne manaya geldiğini ve mertebesini özümsemesi de bu hadde dahil. İnce bir çizgi ne yukarısı ne aşağısı kurtarmayan ince bir çizgi yerini bulmak, bilmek. Neyse sonuçta olmam gereken yerde yuvamdayım ve kendimin efendisiyim. Bunların kıymetini iyice anladım. Daha bir oturmuşluk hissediyorum, sahip olduklarıma daha sıkı sarılmak istiyorum. Doğru insanın ruhu ve bünyesi yanlış insanlara ve yanlış işlerine, şartları ne olursa olsun, eyvallah demez, diyemez.   Demeyeceksin elbette, niye diyeceksin ki? Senin farkın da bu zaten.

17/07/2018      Sürekli suçlanmak hoş değil ancak kesin olmazsanız ve işler de iyi gitmezse mutlaka suçlayan birileri olacak galiba çevrenizde. Çok tahrik edici, çıldırtan bir durum cidden suçlanmak. Şarampole yuvarlanmak gibi bir şey toparlamaya çalıştıkça daha çok batıyorsunuz. Ya toparlayım diye hiç uğraşmayıp susacaksınız ya da en iyisi içinize gömüp kendiniz halledeceksiniz. Lakin zor durumda kalıp şaşıran biri yakın çevresine bunu yansıtmamayı nasıl başaracak orası da bir başka muamma tabi. Epeyce soğukkanlı ve güçlü olması lazım bunu başarabilmesi için insanın. Mantıklı ve anlayışlı, çözümle yaklaşan bir çevremiz özellikle de ailemiz yoksa sırlarıyla yaşamak ve bunu onlara hissettirmemek zorunda kalıyor çoğu zaman insan. Tepki görmemek için hem de üzmemek adına bunu yapıyoruz evet. Bu da yanlış oluyor tabi hem çok yüklenip harap oluyoruz hem de karmakarışık biri durumuna düşüyoruz hak etmediğimiz halde. Bireyler sıkı, sağlamsa aile çok güçlü, yıkılmaz bir yapı. Sorunların paylaşılabildiği ve el birliğiyle çözüm arayışlarının irdelendiği, neticede tüm sorunların üstesinden gelinebildiği yapıcı bir unsur olmalı, olabilmeli aile. Bunun yanısıra konu yine kendiliğinden şöyle bir yere de açılıyor bana göre. Bir zerre kadar bile olsa yanlış olma ihtimali gördüğünüz hiçbir işe değil girmek kenarından bile geçmeyeceksiniz bu çok net. Tasvip etmediğiniz kimselerle asla herhangi bir diyaloğa girmeyecek, açık, soran, sorgulayan, doğruyu kesin konuşan, hayır kelimesi dilinde hemen hazır olanlardan olacaksınız, bu da çok net. Hadi bilemediniz, ilk başta anlayamadınız ki olabilir. Anladığınız anda kesip atacak gereken düzeltmeyi de derhal yapacaksınız. İdare edivereyim, ne yapayım başka çare yok, yapcak bişey yok bunlar cidden berbat söylemler. Şu saçmalıklarla dolu, her tarafı bir âlem âlemde dimdik ve net ol bari de hiç olmazsa kendinden dinç olsun kafan. Kederi kader etmeye gerek yok.

18/07/2018      Tam da söylediğim gibi gerekeni yaptım. Kafam karışık olabilir çoğu zaman ama davranışlarım, duruşum daima çok nettir. Evet uyanık, işini bilen bir adam hiç olamadım. Fakat yalan konuşup hesaplı kitaplı işler çevirmediğim için, hiç kimseyle menfaat ilişkilerim olmadığı için bu yönlerden de hep rahat ettim. Bu nedenle de sorunlar sarpa sarıp düğüm olmadan çözülebiliyor. Bu iyi tabi. Bugün huzurluyum tadını çıkaracağım. Şimdi bir fırtına başladı bizim burada. Arkasından yağmur delice. Bu mevsimde şaşırtıcı bir hava. Ama yaz neticede uzun sürmez herhalde bu böyle. Birazdan heyheyleri geçer,  hızı kesilince bende kaçıveririm buradan hazırlanayım yavaş yavaş.

19/07/2018      Gitgide sevmeye başlıyorum bu kendime dönüşü. Evet burası iyi, kendi kendime yaşamak, yazmak iyi. Saçmasapan işlerle, acayip insanlarla tuhaf diyaloglar içerisinde çebelleşmek, sırf mecburiyetten, yo hayır iş değil yapamam, yapmayacağım da bir daha. Kimseye bir şey ispatlamak zorunda değilim, kimsenin övgüsüne ihtiyacım yok. Kimseyle bir işim yok böylesi çok daha iyi. Belki de bir hikâyeye başlar içinde yaşar, yuvarlanır giderim yine. Zaten yazdıklarımın hepsi bir bakıma hikâye.

27/07/2018      Bir insan kendisini, yaşadıklarını benim kadar irdeleyip çözümlemeye çalışır mı bilemiyorum?  Belki de herkes bunu yapıyordur içinden. Ortada bir hata var mı ilk önce ona bakmak lazım galiba. Bir açıdan bakınca hatalar var evet ama başka bir açıdan bakınca yok. Fakat ikisi birden olamaz ki yani hem hata var hem yok o ne demek oluyor? Şu halde daha objektif bakmak gerekiyor galiba. Bir takım nedenlere sığınmadan belki tekrar yeni baştan bakmak gerek. Hata var mı yok mu? Hata yaptıran yani buna neden olan çok. Tamam planların bozulmasında çok gerekli bir neden kesinlikle ama sorunun cevabı bu değil ki. Soru hata var mı yok mu? Evet var. Yani aslında hatalarımızın neler olduğunu biliyoruz şu halde. Evet biliyoruz ama o hataları yapmakla ne kadar çok şey berbat olmaktan kurtuldu onu da biliyoruz. Sırtınızı dönüp gidemiyorsanız eğer illaki bir yolunu bulup sorunları halletmeye çalışıyorsunuz. Elbette şans, şanssızlık diye de bir şey var. Hem de aynı zamanda ikisi de var. Şöyle ki, bu durum görmezden gelemediğin, yardımına koştuğun herkesin şansı iken bir o kadar senin şanssızlığın gibi görünmekte ama aslında değil tabi. Daima elimizden geleni yapacağız aksi söz konusu dahi olamaz. Yoktan var etmeye çalıştıkça  epeyce zarar da görsek, yorulsak da meşrebimiz buysa budur yani. Bu nedenle taktım bu ‘yapcak bi şey yok’a durmadan oynaşıyorum. Yapacak o kadar çok şey var ki saymakla bitmez.

23/08/2018      İşte yine bugün, bi gün yani. Yakın arkadaşımı kaybetmenin (06/08/2018) şaşkınlığını halen üzerimden atamadım. Çocukluk, hatta bebeklik arkadaşımdı. Aynı apartmanda dünyaya bir yıl arayla gözlerimizi açmışız. Çocukluk, gençlik birarada geçti. O zamanki komşuluklar şimdikinden farklıydı. Ailelerimiz de birbirlerine karşı derin bir sevgi, saygı duyarlardı. Annem, babam, ağabeylerimin adı geçip konu olduklarında her seferinde içinden taşan bir sevgiye engel olamaz, bambaşka, bulunmaz insanlar diye övgülerini dile getirirdi. Aynı şekilde ben de onun rahmetli anne, baba ve ağabeyine büyük bir sevgi duyardım. Güzel zamanları da bazı acıları da paylaştık hasılı. Çok şeyler değişti zamanla ama eski dostlar, dostluklar, sevgiler pek değişmiyor. İlerleyen hayat sürecinde uzaklaştığımız hatta görüşemediğimiz zamanlar da oldu Ayhanla. Fakat bağımız tamamen hiç kopmadı. Kendisinden daima sevgi, saygı gördüm yalanı yok. Elbette karşılıklı aynı hislerdeydik. Aslında film adamdı arkadaşım. Enteresan bir hayatı, evlilikleri güzel çocukları oldu. Sürprizleri, maceraları hiç  bitmez ‘yok artık daha neler’ kabilinden anlattıklarıyla durmadan beni şaşırtmayı başarırdı. Son yıllarda daha fazla beraber olduk. Onun iyi bir kalbe sahip olduğunu tekrar gözlemleme şansım oldu. Hataları da çoktu bana göre, ona kızdığım noktalarda söylerdim de dilim döndüğünce kızmazdı bana. Aynı şekilde o da bana anlatmaya çabaladı bazı şeyleri. Özellikle sessizliğime bozulur, masaya vurmamı isterdi, konuş be kardeşim sen çok kibarsın, olmaz derdi. Böyle kendimizi, yaşamı irdelediğimiz zamanlar paylaştık. Şimdi herşeyin altına kalın bir çizgi çektiğimde onun her şeye rağmen dimdik duran biri olduğu canlanıyor gözümde. Tabiri caizse kuyruğu hep dik tuttu. Öyle de gitti. Üzüntüleriyle, boşvermişlikleriyle, hayalleri, hayal kırıklıklarıyla, en çok da galiba sanrılarıyla. Ama dediğim gibi dimdik gitti bu dünyadan. Çok küçük yaşta abisini kaybetmesi belki de hayatında büyük bir travmaydı, daima onu çok özlediğini iyi biliyorum. Bana hep dostum, kardeşim, abimsin der farklı bir yerde tutardı. Sağ olsun şiirlerime de hayrandı ve biz görürmüyüz bilemem ama bir gün seni herkes tanıyacak derdi. Kendisi de bence çok güzel yazardı. Son telefon görüşmemizde, vedalaşıyormuşuz o an bilemedim,  moralsizdi, sıkıldım, içimdeki şiir bitti demişti.     Birkaç gün sonra öldüğünü duyunca şoka girdim, kitlenip kaldım. Telefonu kapatırken 8-9’u gibi geleceğim görüşelim demişti. Olmadı 7’sinde kabristanda karşıladım onu getiren aracı. O an o kadar acı ve tuhaftı ki anlatması hayli güç.  İstediği gibi babasının mezarına defnettik. Güle güle kardeşim, çok üzgünüm, seni çok özleyeceğim Kuzey Ayhan Sert. Bana hep iyi olacak sabır derdin, bu iyi olmadı be kardeş. Umarım sevgili ağabeyin, anan, babanla, o güzel insanlarla, buluşup mutlu olmuşsundur. Nur içinde yat arkadaş.

10/09/2018      Selam

duyulmaya başladı dost sesi

usulcacık fısıl fısıl önce

sokağımdan geçip giden

şu delikanlının dudağında ıslık

uzaklarda hışır hışır bir sazlık

-ıssızlık gibi-

sonra derinleşir sessizlik

bir deniz gümbürtüsü ardından

hani tanıdık bildik

işte sonbahara girdik

yitenlerden bin özlem

akça pakça bir ‘selam’

öper yanaklarımdan rüzgâr

‘hu’ der gibi

toplaşır dostlar herkes tamam

‘ve aleyküm selam’

Okuyamıyordum yazamamaya da başladım. Çünkü çok meşgulüm sayılarla cebelleşip duruyorum. Şu bir türlü vazgeçemediğim sayılar, böl, çıkar, çarp, topla neye yarayacaksa –vardır elbet bir nedeni- takmışım kafayı bir kere. Sevdiğim kaç meşgale var ki oku, yaz, say işte bu kadar basit aslında ama bir türlü dengeleyemedim gitti. Birine kaptırınca diğerleri kalıyor. Biraz yazayım istedim şimdi ama aklım sayılarda hala.

..

18/09/2018      Sonunda tamam gibi hepsi kontrolümde. Peşinden koşup yakaladım bundan sonrası yokuş aşağı iner gibi.

19/09/2018      Sinirlerim bozulmaya başlıyor yine. Bu cebir adı üstünde yüreğimi zorluyor, yoruyor bu nedenle sinirim. Oysa ne kadar sakinlemiş yazıyordum  su gibi ve yazdıkça rahatlıyordum tüy gibi. Kafamda karıştı, dağılıyorum tabi. Bu arada cebir kelimesine baktım sözlükten. Bunu yaparım daima. Bildiğim, bilmediğim kelimelere tekrar tekrar bakarım, kendimi test eder emin olurum veya yeni bilgiler edinirim, sürekli bir öğrenme söz konusudur sözlükle haşır neşirseniz. Bakın haşır neşir mesela, yazarken bir durakladım acaba bitişik mi yazmalıyım diye. Ne yaptım hemen açıp baktım sözlüğe doğru yazmışım bunun gibi yani.  Benim bildiğim matematik demek cebir demek. Ama sözlük zor, zorlayış diyor birinci anlam olarak, tabi canım cebren denir ya doğru elbette. Diğer anlamı da matematiğin bir kolu olarak açıklanmış. İlgili ama direk matematik değilmiş demek ki. Fakat bu kelime gerçekten şu günlerdeki durumumu tam olarak ifade ediyor. Evet müthiş zorluyorum sayıları, anlamlarını. Neyse sakin olmalıyım ve böyle yazmalıyım işte yine.

20/09/2019      Biraz geç kalktım ama her zamankinden erken çıktım evden. Üç su çarpıp yüzüme giyindim ve hemen çıktım. Ev işlerinden bıkmışım zaten kimseyi memnun da edemiyorum. Parkta kuşlarla kahvaltı ettim. Böyle sözleşmeden buluşmak hoşuma gitti. Önce güvercinler ardından serçeler geldi. Öyle kalabalık olduk ki ekmeğim neredeyse bitti. O sırada otobüsün geldiğini gördüm fırlayıp parktan bana müsaade çocuklar dedim. Hep geç gelen otobüs hemen geldi ya da bana öyle geldi. Otobüs her zamankinden boş, galiba işe geç kalmış ablalar, bir iki emekli, bir iki de delikanlı. Genelde binerken selam veririm şoföre oradan anlarım durumunu. Kimi güler yüzlüdür kimi, çoğu hatta, asabi. Bugünkü iyi, hem güleç hem de günaydın kolay gelsin dediğimde sağ ol abi dedi bana. Yol uzunca birkaç ay önceye kadar kitap okuyordum iyi de oluyordu. Sonra arkamdaki genç telefonla konuşmaya başladı. İstemeseniz de mecburi bir misafirlik bu kulak misafirliği. Dinlemeyim istiyorum, telefonumu kurcalıyorum falan ama olmuyor. Sanırım kız arkadaşıyla konuşuyor, telefonda onun sorunlarını çözmeye çalışıyor. Benden birkaç durak önce indiğinde arkasından baktım telefonla konuşmaya devam ediyordu. Bunlar önemli değil de o görüşme esnasında tam dört kere ne dedi dersiniz hadi tahmin edin. ‘Yapcak bi şey yok.’ Ben tam bu gıcık söylemden kurtuldum derken hadi buyurun bakalım her an her yerde uçuşuyor ‘yapcak bi şey yok’.

20/09/2018      Bugün biraz hızlıyım galiba. İkinci kez oturuyorum yazının başına. Umutla yaşar insan fakat şu gerçeği de göz ardı etmemek gerek galiba. Umutlar çoğu gerçek olmaz. Fakat bu umut etmekten alıkoymaz insanı yine de. Hayaller kurmaktan alıkoymaz. Aslında umut etmek onun gerçekleşmesi kadar hatta belki de daha fazla güzeldir. Bir coşkudur, bir yaşama sevinci ve izidir. Kırılmalar, yorulmalar da doğal, akşam, gece  tükenişleri insanın, içlerin kararması da doğal. Peki ya sabah, o günün ilk ışıkları, kuşların telaşlarıyla yepyeni bir gün doğmuş pencerene sevinç, umut dolu bir gün. Tertemiz yıkanıp, özenle giyinmişsin, kolonyalarını sürünmüşsün bir bardak çayını yudumlamaktasın, nasıl? Güleceksin önce kendine sonra dünyaya, inanacaksın her işi başarabileceğine. Öyle koyverip bırakmak yok. Hayata, insanlara veya herhangi bir şeye darılmak yok. İşine bak işine, işin çok. Sağlıklı mısın? Maşallah turp gibi, e daha başka ne isteyebilir ki insan? Dalacaksın kapını açıp yeni güne planların ile, umutların, bileğin ile, alnındaki terinle en çok da o güzel yüreğinle. Hadi bakayım göreyim seni.

22/09/2018      Bana bir gün bir şiir okudu. Öyle konuşurken yaklaşıp gözlerini kısıp elini omzuma  koyunca şaşırdım tabi önce, o an bilmiyorum ne yapacağını. ‘Bir yer düşün bir tanem öyle bir yer ki pembemsi bulutların masmavi bir gökyüzünde …’ devamını hatırlayamıyorum şu an ama sonunu şöyle bitirdi ‘… zamanın akışına kayıtsız kalalım’.  Tabi sözcükler ben de hemen çağrışım yaptı çok eski çocukluktan gençliğe dönemde karaladığım satırlar. Elimde bir örneği dahi olmayan dizelerin ansızın karşıma çıkmasına epeyce şaşırdım, sevindim de. Sonra soran gözlerle kendisine baktığımda şöyle devam etti. Bak kardeş ben senin bu şiirinin ekmeğini çok yedim. Bunu aynen biraz önce sana söylediğim gibi kaç kadının kulağına fısıldadı isem sonuç hep mükemmeldi. He bu arada o an yazdığımı söylüyordum bunun için senden ayrıca özür dilerim. Ne demek dedim lafı mı olur hem ne güzel bir işe yaramış hiç olmazsa. Dedim demesine de içimden vay be bunca şiir yazdım ama bir tanesini gidip de bir kadının kulağına fısıldayamadım diye hasetlendim. Bırak fısıldamayı şöyle karşısına geçip de okumadım hatta şahsa münhasır şiirimi dahi o şahıs bilmemiş, görmemiş dahi olabilir. Yok canım ben de hakikaten iş yok.  Tatlı bir arkadaşımdı Ayhan, hatırladıkça tebessüm ettiğim çok anımız var. Hala inanamıyorum öldüğüne, sık sık aklıma düşüyor, hala ondan telefon bekler bir halim var. Alper öldüğünde de böyle olmuştu. Ama yok işte giden gidiyor, anılar kalıyor.

26/09/2018      Bugün iyice soğudu hava. Üşüdüm sabah kazağımı giydim hemen. Günler uçup gidiyor ardından yetişmek güç. Karşımda duran dağlar da üşümüş gibi morarmış görünüyor gözüme. Öyle bir sessizlik var ki bunu seviyorum aslında. Rüzgarın sesinden başka çıt çıkmıyor şu an. He bir de saatin sesi var. Salondaki çiçeğin çıtırtıları da var. Çözemedim gitti uzun zamandır esneyen yapraklarından çıktığını düşünüyorum o sesin, başka ne olabilir ki? O gözüme mor görünen dağlarda yağmur yağıyor galiba. İyice koyuluk çöktü üzerine.  Burada da bulanık hava. Yarından sonra ısınacak dedi benim büfeci. Ben bir bardak çay alayım kendime. İnsan her şeyi düşünebiliyor, pek çok şeyi konuşabiliyor ama yazmak biraz daha farklı. Aslında ne düşünüyor ve konuşuyorsam aynı rahatlıkta açıklıkla yazmayı isterim kolayca kasmadan. Bunun dürüst bir tarafı var bence. Konuşamayacağın, yazamayacağın duygu ve düşüncelerden zamanla arınıyor hani içi dışı bir derler ya işte öyle oluyor gibi geliyor bana. Bak şimdi konu nerelere geldi kendiliğinden. Bu anlamda bakıldığında bir insan senkronik olarak aynını düşünüyor, konuşuyor, yazıyorsa tutarlı biridir en azından. Ona katılıp katılmama meselesi ayrı ve işin başka bir tarafı. Kendini ve başkalarını hadi kandırmak demeyim de yanıltmamaya özen göstermek lazım. Esasen varmak istediğim nokta galiba şu ki konuşmak da, yazmak da bir terbiye. İnsanı mutlu ve meşgul eden başkaca bir üretimi yoksa hatta olsa bile yazmak iyi bir fiiliyat bana göre. Yazdıkça güzelleşir insan, güzelleştikçe aydınlanır dünya, öyle inanıyorum. Basit bir günlük de olabilir, hayalleri, fikri, zikri veya her neyse, ama samimi, doğal kendimizce.

28/09/2018      Yazmak dedim ama sadece o değil tabi. Aslında herhangi bir şeyi yapma arzu ve ısrarı onaylanamayacak bir fiil olmadığı sürece bence çok iyi. Bir amaç, umut, yaşam belirtisi. Yapacak bir iş bulamamak, gayesiz kalmak, bedbinlik bir nevi hayattan vazgeçmek oluyor. Sağlık en büyük nimet, gücün, kuvvetin yerindeyse yapacak iş mi yok? Gir mutfağa kek, börek, reçel yap. Çorba yap, yoğurt yap. Olmadı çık dışarı yürü, spor yap, müze gez, gönüllü işler yap. Para lazımsa çalış, çabala kafa yor, helalinden üç beş kuruş kazanmanın yolunu bul. İlgi duyduğun konuya dal, araştır, öğren, geliştir. Hayal kur, plan yap, seyahat et. İnsanlarla konuş. Gül, su iç bolca. Çiçek, sebze yetiştir. Ne bileyim bir şeyler yap işte. Ne yaparsan yap ama illaki arada bir ddd; dur, düşün, dinlen.  Düşünmek başlı başına bir iş bence hani çoğu atladığımız, unuttuğumuz. Düşün ki kırmayacaksın bir kere kimseyi. Düşün ki ağzından çıkan kelimelerin bir anlamı olsun. Karşındakini eleştirmek ezmek, üzmek demek oluyor çoğu zaman. Onun yerine sadece fikrini paylaşmak çok daha iyi. Kırmızı diye tutturan birine kırmızıyı kötülemek ne kadar manalı olabilir, kırmızı da sevilecek şey mi demek ne kadar anlamlı olabilir? Oysa sen de maviyi sevdiğini ve neden sevdiğini elbette anlatabilirsin. Ama bu kadar. Ötesi dayatma oluyor bana göre. Üstelik kim haklıdır çoğu zaman bilinemez de. Mesela ben kendi kendime bir yol tutturmuş gidiyorum. Belki de külliyen yanlışım. Evet böyle bir ihtimal var. Ancak neticede önemli olan içsel mutluluğu diyoruz ya hani insanın mutluysan eğer oh ne ala. Ama öyle de olmuyor işte  bu da yetmiyor. Çünkü bu  mutluluğun dışa yansımalarını da önemsiyor çevremizin de dahil olabileceği bir mutluluk istiyoruz öyle değil mi? O halde dürüstçe düşünüp düzgünce davranıp hem de ifade edeceğiz ki içimizde bir ışıltı varsa  dışımıza da taşsın. Bir mum kadar olsa bile adil çevresini de yaklaşanı da ayrımsız ışıtan bir ışık yakabilelim.

05/10/2018      Herkesin derdi, bir sıkıntısı var. Kiminin ki çokları için ıvır zıvır. Şöyle bir bakınca bu da tasa mı şimdi dedirtecek cinsten gerçekten de önemsiz görünen şeyler. Ama sorun ettiğine göre sorun mu sorun neticede. Kimileri ise öyle sıkıntılarla cebelleşiyor ki hakikaten zor, şaşırmış kalmış durumda. Çaresizlik çok zor cidden.  Aslında herkes açısından şöyle bir durum da var gibi. Karşılaşılan sorunlarla panikliyor, değişen şartları kabullenemeyip uyum gösteremiyor ve dağılıyoruz. Bu çok da anormal bir durum değil insanız makina değil sonuçta ama sakin olmak lazım düşününce. Sorunların ‘nasıl olur, bu benim başıma nasıl gelir’ şaşkınlığına  odaklanıp, üstüne bir de dillendirip altını çizdikçe çiziyor, hızını, şiddetini artırdıkça artıyoruz. Gereksiz bir uğraş, boşa bir efor sarfiyatı. Hatalar çoğalıyor  olası pratik çözümleri de kaçırabiliyoruz. İnsan olanın başına her şey gelebiliyor, karşısına her türlü menfi durum çıkabiliyor. Fazlaca saçılmadan dost, güvenilir, akıllı kimselerle paylaşmak da düşünülebilir bazen fikir almak gerekebilir. Ama bu kesinkes herkesle yapılacak bir diyalog değil. Bence daha önemlisi soğukkanlı olmak ve düşünmek, tabi aylarca değil. Akabinde kısa sürede gereğini, yapılabilecekleri uygulamak. Yine mi olmuyor? İşte bu fena. Her yolu denedin eğer yine olmuyorsa her şeyi olduğu gibi bırak, kendi haline  bırak gitsin diyor bazıları. Diyor ama nasıl bırakacaksın? Ev, eş, aile, çoluk çocuk hiç imkân var mı bırakmana?  İyice bezdiren, hayatını son derece tatsızlaştıran maddi imkânsızlıklar, sana muhtaç hasta bir yakınının olması veya başkaca sorumlulukların karşısında en önemli sermayen sağlığın hele bir de gençsen harika. O halde arayışlara, mücadeleye yılmadan devam. Ne insanlar gördük bu yaşa kadar adam kılığında adam olamamış. Bir insan param olsun da tek adamlığım kalmazsa kalmasın diyebilir mi? Diyen de var tabi ayrı ama onları konuşacak değilim. Mücadele hayata anlam katar, umutlu kılar. Yoklukların içinde varlıklar gizli. İnsanların çaresizliği beni üzüyor. Bu nedenle sıklıkla konu ediyor moralse moral, naçizane bir fikirse fikir telkin etmeye çalışıyorum, kendi kendime de tabi. Bu bağlamda en çok üretim üzerinde duruyorum. Bunun önemine sürekli değiniyorum. Üreten insan sağlıklı bir meşguliyet içindedir, fuziliyatla uğraşmaz. Çok gerekmedikçe kapı kapı gezmeye, terapiye, ilaca falan fazla yüz vermemek gerek bence. Herkesin bir kabiliyeti, ilgi duyduğu bir şeyler mutlaka var. İşsizsiniz, paranız  yok, elbette hoş bir durum değil ama bakın sağlıklısınız, zamanınız var, bunlar da çok kıymetli öyle değil mi? Kafayı bozmak, içkiye sarılmak, kırıp dökmek, hayatınızı iyice zorlaştırmak cidden iş değil, hiç bir sorun o şekilde çözülmez daha çok düğüm oluyor. Haydi bakalım sıvayın kolları üretmeye başlayın, kazanacaksınız.  Ne mi üreteceğim diyorsunuz? Yo öyle hazırlop yok önce ne üreteceğinizin fikrini üreteceksiniz. Bu konuda çok darda kalınırsa ne yapacağınızı belki bir gün söylerim ama kendiniz bulsanız daha iyi olur.

06/10/2018      Genel olarak okuyan hakikaten çok az. Bunu istatistiklerden de zaten biliyoruz. Bu bloğumda dahi bunu gözlemleyebiliyorum. Ancak burada daha farklı bir durumu konu edeceğim. Okuyanlar içerisinde okuduğunu anlamayanların da epeyce fazla olduğunu düşünmeye başladım birden. Zira hiç kastetmediğiniz bir sonuç da  çıkarılabiliyor yazdıklarınızdan. Art niyetten değil öyle anlıyor. Yanlışım varsa kabule hazır bir şekilde tekrar bakıyorum dediğimle düşündüğünün en ufak bir alakası yok. Dikkatli konuşup, dikkatli yazmak kadar dikkatli okumak da gerekiyor.

08/10/2018      Temelde yazmayı sevdiğim için plansız bir içerik tertibinde karşılaştığım durumları, çeşitli duygu ve düşüncelerimi kaleme alıyor aynı zamanda paylaşıyorum. Kendime Mektuplar’ı en başında, ilk etapta yani, adı üstünde tamamen sadece kendi kendime yazmak üzere düşünmüştüm. Zamanla sayfalar çoğaldıkça paylaşmak istedim ve burada kendi bloğumda paylaştım. Sonra aynı kendi kendime yazma istek ve hissiyatıyla bir günlük düzeninde  Kendime Mektuplar 2’ye başladım ama bir de baktım onu da paylaşıyorum. Şimdi bunlara neden değindim? Sonuçta kendime bir şeyler  anlatma isteği içerisinde olduğum kesin. Bu tamam fakat neden paylaşıyorum onu çok net olarak bilemiyorum. Çünkü bir yandan da hiç kimseye herhangi bir şey anlatmak niyetinde değilim çoğu zaman. Ben bunu kısaca yazmayı seviyorum diye adlandırsam da bunun benim bile bilemediğim bir çok nedenleri olabilir. Üstelik belki de sürekli aynı şeyi anlatıyorum. Hani biri her karşılaştığımızda her toplulukta yeni anlatıyormuş gibi aynı hikâyeyi anlatır ve hayretler içerisinde kalırız ya şaka mı yapıyor acaba diye benim ki de o hesap belki. Neyse.

14/11/2018      Bugün çok soğuk. Sıcak bir evin penceresinden bakmak dışarıdaki donduran ayaza güzel olabilir ama çileli bir mevsim kış, usulca yanaşan bir kabus gibi.

25/11/2018      Yazmakla işli güçlü olma hali de bir noktada anlamsız. Nedir? Yani olup bitenler, nedenler sonuçta nedir?  Hayat insanın dışında gelişigüzel işleyip giden bir süreç değil mi neticede? İnsan sadece kendisiyle ne kadar var olabilir, yaşam üzerinde etkili olabilir? Çok titiz ve muntazam biri olabilirsiniz fakat bu yaşamınıza çoğu zaman birebir yansıyan bir durum değil ki. Şunu demek istiyorum, yüz gün uğraşır emek verirsiniz bir işe gelir biri ki bu biri sizden biridir büyük bir ihtimalle iki dakikada darmanduman eder yaptığınızı, plan programlarınızı.. Hayatınızın orta yerine kurulabilir, kendinizi bırakıp onu düşünmek, ona hizmet etmek durumunda kalabilirsiniz. Ne özgürlüğünüze düşkünlüğünüzün ne kimseyle uğraşamam, hiç sıkıntıya gelemem söylemlerinizin anında çürüyüşünü izlersiniz. Çünkü sorumluluk duygunuz yüksektir, vicdanınız elvermez sırtınızı dönüp işinize bakmaya. Çünkü dünyanın dönüşü size bağlıymış gibi bir ukalalık ve sorumluluk ruhiyatındasınızdır. Bu haliyle insan kolaycıların asla vazgeçemeyeceği azıcık zavallı bir tiptir.  Bazen de insanın asla cidden vazgeçemeyecekleri (sakat bir evlat gibi), seve seve ömrünü adayabilecekleri olabilir. Bu durumda dahi yaşam keyiflerinden vazgeçmemeli insan, aksi takdirde biter. Ona ihtiyacı olanlara adanma projesi de yararlılığı da zaten biter. O halde en basitinden en uç örneklere kadar insanın hayatta kalabilmesi, güçlü olabilmesi  gerekmekte önce. O direnci gösterebilmesi için de maddi ve manevi anlamda sağlıklı olması. Bu şartları sağlamanın yollarına bakıyor insan haliyle. Hele ki hayat ona birilerini gözetme ve taşıma yükünü yüklediyse. Direnemeyenler veya ömrünü tamamlayanlar çekiliyor, bir şey oluyor mu hayır hayat her koşulda devam ediyor. Bir sürü neden öyle, niçin böyle oldu ve buna benzer sorular tükenmeden bir gün bir yerlerde yaşamlar bitiyor. Peki her an sorulabilecek bir soru olarak tekrar soralım sonuç ne, nedir? Herşey, hepsi nedir? Böyle bir çok şeyin anlamsızlaştığı  noktalar  çok oluyor zaman zaman. Fakat bana enteresan gelen  bu duygularla yoğun olduğum bir anda karşıma buna benzer şeylerden bahseden bir kitabın çıkması. Bay T.’nin insan neden yaşar, hayatta olan veya olmayan her şeyin veya hiç bir şeyin anlamı ne gibi sorgulamaları. İnsanın varoluşundan bu yana bitmeyen soruları, sorgulamaları ancak ben kendi namıma sanırım bunlardan bir ümitsizlik çıkarmıyorum. Belki de adam çok haklı belki de ben yine bitmez tükenmez bir ego ile tatlıya bağlamaya çalışıyorum. Fakat bir yandan da düşünüyorum ne yapalım mesela? Gerçekten de hayat çok anlamsız filmin sonu da zaten belli diyerek herşeyi bırakalım mı? Bir tesadüfler sinsilesine bağlı olarak dünyaya geliyoruz. Daha gelmeden şans ve şanssızlık faktörü devreye giriyor tabi aslında şans ya da şanssızlık ne? Bu da çok meçhul ve değişken ama böyle bir şey var. İyi ortamlarda büyümek, iyi bir eğitim almak vs. bunları şans olarak görmek elbette mümkün. Şans faktörü beraberinde hemen adaletsizliği peşine takıp getiriyor. Öyle ya iyi bir şeyler yapabilmek için imkan bulmakla bulamamak arasında büyük fark var. Çok şey ama her şey demek de değil tabi. Sonrasında yani bir noktadan sonra her kim olursa olsun artık kendini geliştirme sürecine girmiş bulunmakta, olur olmaz ayrı. Burada aklıma yapışan sihirli söz çalışmak. Yaşamak bir anlamda yanlışa ve kötülüğe direniş ve ayakta kalma çabası ise çalışmak başka çare yok gibi bana göre. Tabi burada Bay T. pekala çalış bakalım çalış da ne için, sonra ne olacak, ne işe yarayacak, var olmamak en iyisi diyerek kafamı yine karıştırabilir. Çünkü bunu biraz başarmış durumda. Belki de muhtemelen aptal sınıfa girdiğim için bir döneminde yazdıklarını anlayamasam da olur.

27/11/2018      Bir şeyi anlamak da anlayamamak da keyifli aslında. Bir sürü ihtimale kapı açıyor en azından. İyi anlatıldığına veya anlatılamadığına ya da akıllı olduğunuza veya olmadığınıza, başka şeylere de. Fakat düşündüren her şeyin nezdinizde bir kıymeti var elbette. Beni düşündürdüğüne göre başkalarını da düşündürüyor muhakkak. Ve kim bilir ne kadar çok çoğalıyor fikirler, dallanıp budaklanıyor kim bilir? Ben bunun ortalamasını merak ediyorum işin gerçeği. Ortalama kesin bir sonuç, iyi bir özettir her zaman. Mesela ben insanın var oluş hikâyesini tesadüfler sinsilesinden başlattım. Şans faktörünün önemini vurgulayarak onu rutin, herkesin geçtiğini varsaydığımız yollardan yürüterek bir noktada ki orası yetişkin ve biraz yetkin olma noktası, sorumluluğu kendisine yıkıverdim. İnsanın var oluş nedenlerinden en önemlisini çalışmak olarak belirledim kendimce. Neden? Çünkü çalışarak bilgiye ulaşacak, bu çok önemli bence, bilginin kendisine kattığı güç ve ruhuna kattığı haz ile gelişecek, üretecek, çevresi, ailesi, vatanı hatta insanlık bundan sebeplenecek. Başka ne? Öyle olacak da ne olacağın sonu yok bence. (Bu arada hayatımın tam da orta yerine kurulan A. hala uyanmadı.)  Sonuçta bilinenlerden hareket etmek ve yeni bilgilere ulaşmaktan onların üzerine fikir türetmekten yanayım. Bilinmezi bugüne dek kimse bulamamış bundan sonra da bulamayacak. Bilinmez ile uğraşamam, kendi namıma bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sayılardan türlü anlamlar çıkarabilirim, evirir çevirir yeni buluşlar (kendimce) yapabilirim ama nereden geldik, niye geldik, ne olacak yok bir de kafayı öyle bozamam.

28/11/2018      Bence insanlar hep gibi yapar. Her ne yapıyor, hangi işle uğraşıyorlarsa kendilerinden önce yapanları, yapılanları örnek alır ve onlar gibi yaparlar. Bu kopya çekme işi fena bir şey değil bir gereklilik. Hepimiz gayet doğal olarak oturup yeniden keşfetmek yerine gibi yaparız. İster yemek yapın, isterseniz bir iyilik yapın, ister köprü, baraj vs. başka bir şey yapın hemen herşeyin bir şekli şemali, metodu var, öylece veya geliştirilerek devam edip gidiyor. (Gün yarıyı aştı A. uyuyor hala. Uyanıp bir iki lokma atıştırdıktan sonra başlıyor müzik dinlemeye. Radyo onun için çok elzem görünüşe göre. Bana çay, meyve veriyor sağ olsun. Temizlik falan bir şeyler de yapıyor şimdi hakkını yemeyim. Eskiden elini pek bir şeye sürdüğünü, bir işin peşinden koşup kotardığını görmediğim için bu yaptıkları önemli elbette. En azından şimdilik iyi görünüyor.) Onu diyordum benzetmek üzerine kurulu bir düzende daha önce yapılan gibi yaparak yaşayıp gidiyor insanlar. Kırda otlar arasından ilk biri yürür sonra aynı yerden başkaları da yürür gide gele baya bir yol açılır orada onun gibi bir şey işte. Yolculardan biri/kimi farklı iyi bir şey yaparsa farkedilir ve onun gibi yapmak isteyen başka birileri çıkabilir gibi, gibi. Bay T.’nin felsefi kitabından sonra Bay D.’nin hikâyesi ile daha bir sakinledim. Öyle sanıyorumki zoru  sevmiyor sıkıntıya gelemiyorum artık. Cevaplanamayan soruları sevmiyorum. Daha kolay yoldan doğal bir yaşam iyi. İnsanların bitmez tükenmez bir sıfat, ispat meselesi, hele ki yalandan dostluklar harbi çok sıkıyor beni. Aklıma bu sabah bizim Levo geldi. Çocuktum pencereden bakıyordum böyle bir kış günüydü koyu bir gün. Ben henüz ilkokula başlamamıştım Levo benden bir yaş büyüktü ve o yıl okula başlamıştı. Pencereden bakarken onun siyah önlüğüyle ayakları poposuna değercesine sokaktan yokuş aşağı koştuğunu gördüm. Arkasından ilkokulun müstahdemi Fazlı Dayının koştuğunu görünce mesele anlaşılmaya başladı. Bizimki muhakkak bir muzurluk yaptı kaçıyor Fazlı’da bunu kovalıyor. Sokaktan geçip gittiler sonra ne oldu bilmiyorum veya hatırlamıyorum ama bizim şeytanı hayatta yakalayamamıştır o kesin. Hatırladığım yani sonradan anlattığı Levo’nun şu ki bakmış aşı olunacak, o kokuyu şimdi duyumsar gibi oldum ben de korkardım daima, aşıcıları, enjektörleri görünce bizimki çantayı, defteri, gocuk vs. ne varsa hepsini sınıfta bırakıp tabanları yağlıyor. Fazlı Dayı’da peşinden. Ne yapar, ne eder ki şimdi? İyi arkadaştık, ne çok anılarımız var onunla da, doğal biriydi yapmacıksız, severim Levent’i.

10/12/2018      Biraz okudum son günlerde. O kadar tanıdık ki okuduklarım, aklımdan geçenlerle karşılaşıyorum. Bazen birebir benzeşiyor duygu ve düşünceler şaşırıyorum. Zaman değişse, teknoloji olabildiğince ilerlese de insan aynı insan neticede. Yüzlerce yıl evveli düşünülenler, sorgulamalar kuşaklar sonrası hala kabul görüyor, tekrar benzerleri  konuşuluyor. Kederler, çile, haksızlık ve tabi ki sevgi her zaman insan ile iç içe. Aslında insan evveliyatı ve sonrasıyla kabaca bir yüzyıla sığabiliyor en fazla. O bir yüz yıllık döngü içerisinde genelde büyükler yiterken yeniler geliyor sonra onlar büyüyor. O esnada kendi devri hızla tamamlanmaya yüz tutuyor insanın. Ve bu şekilde ömürler tamamlanıp devirler kapandıktan sonra süratle izleri silinmeye başlıyor insanların. Şu halde kâr ne, zarar ne? Kimileri insanlığa hizmet, bir eser bırakmak kâr diyebilir. Gönül kırmamak, her fırsatta gülmek diyenler olabilir. Kimine göre mutlu olduğun bir hayatı yaşamış olmaktır kâr, aslında çok da makul. Haddini bilmektir mesela bu da kulağıma hoş geliyor yazdıklarımla bağıntılı olarak . Pek çok başka şeyler de söylenebilir. Elbette değişik bakış açılarından hepsinin de doğruluk payı var sonuçta.  Eski veya yeni yaşamlara bakıldığında sıkıntıların, üzüntülerin insanların hayatlarında her daim daha ağırlıklı bir şekilde hakimiyeti gözleniyor bence. Yokluk, savaş, hastalıklar, kimi zaman zulümler, haksızlıklar insanoğlunun varoluşundan beri sıkça karşılaştığı durumlar. Çoklarımızın aklına zaman zaman takılıyor olabilir insanlar çile çekmeye mi dünyaya geliyorlar acaba diye. Ancak hemen fark edilebilen şu ki dünyanın yaşanmaz bir hale gelmesinde maalesef insanın payının büyüklüğü.  Yani bu haliyle ne yazık ki insanın düşmanı yine insan olmuş adeta her dönemde. Bu nedenle geldik nereye? Bana göre adalete. İnsanlığın ekmek ve su kadar muhtaç olduğu bir olgu, mekanizma. İnsanların vicdanları ise her biri onu teşkil eden, ona çıkması gereken birer adil özgür irade olmalı aslında. Özde ruhudur insanın vicdan lakin ilim ve bilimle tekâmül eder yine de etse etse diyorum. Bugüne kadar insanlık adalet yolunda her ne kadar kültür-refah seviyesine göre bölgesel farklılıklar olsa da epeyce mesafe katetmiş durumda ancak dünya genelinde bakılınca bu yeterli mi? Bence değil tam olmamış yani. Sade birinin içine sindiremediği, kayıtsız kalamadığı bir sürü hadiseler vuku buluyorsa hala dünyamızda şu halde olmamış demek gayet mümkün.

02/01/2019      İşte yeni bir yıl daha. Günler hızla akıp gitti. Her yıl geldi gelecek şu kadar gün kaldı diye hafiften heyecan yapardım. Bu kez daha sakin  bir de baktım eskisi bitivermiş. Yeni iyidir, eskilerle beraber yenilenmek daha da iyidir. Kimse kolayca değişmiyor neysek o genelde aynen devam edip gidiyoruz. Fakat bazı değişiklikleri yapmak lazım işin gerçeği. Bazen ısrar iyi değil bazense inandığın yolda, tabi çok inanıyorsan, devam edip yürümek en iyisi yine de. Tabi bu yolda insanın kendisini disipline etmesi bana göre çok önemli. Kendine veya kendince önemsediklerine abartılı bir değer yükleyenlerden pek haz etmiyorum. Fakat öze pek inilmeyip görüntüye önem verilen ortamlarda sesi fazla çıkanların dikkate alındığı da bir gerçek. Belki de esasen dikkate alınmasa da öyleymiş gibi bir görüntü var. Malum kimi insan sessiz sedasız dünyanın işini yapar bilinmez, görülmez. Kimi insan vardır yaptığı en basit işi bile öyle bir anlatır, öyle bir havaya sokar ki sanırsınız dünyaları fethetti. Büyüklerimiz övünmenin iyi bir şey olmadığını öğretmeye çalışıp durdular zamanında lakin öyle bir zaman geldi ki sesini yükseltmek, hatta gürültü patırtı, yaptıklarını, ettiklerini sürekli anlatmak matah hale geldi. Tabi tabiri caizse sığ ortamlar da insanları bu anlamsız çabalamaya sürüklüyor. Aslında bilgili, görgülü buna bağlı olarak objektif medeni zeminlerde prim yapacak bir davranış biçimi değil. Yine işin ucu geldi bilgiye dayandı. Bilgili insana fasarya anlatamazsınız, dinletemezsiniz. He dinler görünebilir kibarlığından o ayrı. Bir insan düşünün emek vermiş gerek konusuna gerek kendisine, ilimle, bilimle yoğrulmuş dopdolu, e bu insan elbet konuşacak da, anlatacak da. Hayattaki konumuzu, konumumuzu, genel konulara bakışımızı bazen gözden geçirmek de fayda var sanırım. Yeni bilgilerle donanıp değişmeye, gelişmeye, zamanı daha iyi değerlendirerek her neyse konumuz biraz daha iyi işler çıkarmaya ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Gerek birey dolayısıyla gerek toplum olarak çalışmak, daha, daha, daha… Bu gereksinim dünya döndükce hiç bitmeyecek.

07/01/2018      Öyle görünüyor ki bu senede kendi kendime anlatacağım, sorular, cevaplar, fikirler, yazılar. Kendi kendime deyince fark ettim Can’ı unuttuğumu. Uzun zamandır adını anmadım, ona hitap etmedim, hepten unuttum gerçekten de. Serbest yazsam da dönüp dolaşıp ben ve içimdeki ben (Can) diyoloğuna gelip bağlıyordum. Fakat 2. bölümde günlük düzeniyle yazmaya başladığımdan beri Can sırra kadem bastı. Bunu bilinçli olarak yapmadım. İlk kez de az önce fark ediverdim yokluğunu. Şu an bu vefasızlığımdan ötürü kötü de hissettim işin doğrusu. Can içimdeki ben idiyse benim dostum, canımdı, böyle unutmalımıydım? Belki de şöyle bir açıklaması var, ben ve içimdeki ben Can yani öylesine bütünleştik ki sadece ben olduk. Sanırım sorularım cevaplandı, pişmanlıklar noktalandı, özetle her şeyi aramızda konuşup çözdük, bitirdik ve geçtik. Evet şimdi daha iyi hatırlamaya başladım, buna benzer şeyleri konu etmiştim. Bu nedenle de Can’ı bir yerlerde bırakıp sadece kendim olarak devam ettim. İçimdeki ben kadar dürüst, doğal olabilmeye çok yaklaştım belki de ve o an bir olduk, tek olduk. Evet ona vefasızlık etmedim buydu sanırım. Fakat onu hatırlamakla onu özlediğimi de hatırladım. Aramızdaki bir çok konuyu neticelendirmiş olmamız bir daha görüşmeyeceğimiz anlamına gelmemeli. Tabi canım yine beraber olacağız.

  • İyi de Can hadi ben unuttum seni ya sen, sen de beni unuttun ama
  • yok o öyle değil, var olan, gerçek olan sensin bense sen hissetmek istersen var olabilirim, çağırırsan gelebilirim
  • biliyorum Can, tekrar hoş geldin o halde.

22/01/2019      Bir de şöyle düşündüm. Olan biten her şeyin bir anlamı da olabilir. Ne kadar manasız gibi görünse de bazen belki de hep bir nedeni var. Oradaki evin öylece durması, buraya A.nın gelip yerleşmesi ve daha pek çok şey aslında olması gerektiği için öyle oluyor. Hiç anlam veremediğim o işe girmemin bile bir nedeni olabilir, hala çözebilmiş değilim ama belki zamanla bunu bile anlayabilirim. Can gülümsedi içimden, duraksadım önce, sonra hemen anladım ne demek istediğini. Sen ne istiyorsan o oluyor manasına geliyor bu gülümseme. Hem hemen çok doğru demek geldi içimden hem de tam da öyle değil aslında. Böyle durumlarda hepsidir o halde. Zaten şu an fazla da kafa yormayacağıma göre diyelim ki öyle veya böyle çok da önemli değil. A. burada gayet mutlu ve huzurlu görünüyor, kendisi de memnuniyetini sıkça dile getiriyor. Ben ne eksik ne fazla gerektiği kadar konuşuyor daha çok izliyorum. Nadiren bana tuhaf gelen soruları oluyor. O anlar sinirlensemde sakince, kısaca cevaplamaya çalışıyorum. Bazen acayip olan benmiyim acaba dediğim oluyor. Sonradan düşününce söyledikleri o kadar da saçma değil aslında. Kendine göre bir nedeni var. Kimi zaman en basit bir şeyi düşünmez veya akıl edemezken kimi zaman hiç aklınıza gelmeyen şeyleri konu edebilir mesela. Zorlu bir sınav özetle. Ve o ifrit soru yine, neden? Neden yine ben bu konunun da göbeğindeyim? Çok iyi, vicdanlı biri olduğum için mi? (Bunu söylerken gerilmeye başlıyorum.) Kendine saygısı olmayan duruma göre şekil alan güya çözümcü (kızmaya başladım), şu an tam da tarifleyemediğim tuhaf biri olduğum için mi? Veya kısaca kader mi? (Tabi canım bizle bir ilgisi yok kaderdir kader, hep iyi gelir pek severiz ona bağlamayı.) Belki de çoğu zaman söylediğim gibi rastgele bir hayat nokta (oh oh bu daha da iyi,  ne çıkarsa bahtına hani bizle hiççççç alakası yok). Ne desek doğru, ne desek yanlış ama hepsi komik geliyor şu an ve nedense bundan hoşnutum.  Sonuçta ne kadar çabalasanız ucu kaçacak, tamamen kendinize uyduramayacağınız bir hayat. Ne kadar kaçsa aidiyet kaderidir insanın.

23/01/2019      Ne kadar kaçsa aidiyet kaderidir  insanın. Şu halde bunu gönüllü, keyifle kabullenmek en iyisi olur bence. Yalnız aidiyet aidiyette nereye kadar aidiyet? Bence fazla da abartılmamalı. İnsanın gidip kendini monte ettiği keyfi bir aidiyetten değil mesela aile gibi, çocukluk arkadaşlığı gibi, vs. doğal olanından bahsediyorum Açıkçası ben kendi üç beş kişimin ve üç beş işimin içinden çıkamazken kimilerine bakıyorum arkadaş, grup, dernek, parti, ideoloji, takım vs. aidiyetten geçilmiyor. Tamam, bazıları çok marifetli ve her dala yetişebiliyor olabilirler ama yine de çok samimi gelmiyor bu bana. Ya yakın çevrelerinde dert, tasa yok veya yakını göremiyor, resmen umursamıyorlar diye düşünüyorum yalan yok. Bununla beraber onlar bazı şeyleri çoktan aşmış bense bir yerlerde takılıp epeyce geri kalmış da olabilirim. Keza tercih ve öncelikleri de önemli insanların kimseye haksızlık da etmemek lazım. Olabilir belki mesela arkadaşını kardeşinden çok seviyordur veya bir hobisi olmazsa olmazı, tuttuğu takım herşeyidir falan. Neyse bana göre de öyle bir yürekle yaşamalı ki insan aslında, içten ve narin, suhulet ile. İsteyen herkes sığabilsin içine, ertelemeden, çekinmeden hemen, her an koşup sarılmalı sevdiklerine, sıkıca tutup onları elleriyle, sımsıkı tutup, sarılmalı öyle kocaman ve mert bir yürekle. Sarılmalı ki yaşamak daha çok sinsin içlerimize.  “Aynen böyle olsun istiyorum ama yapabiliyor muyum? Hayır, olmuyor, yapamıyorum Can, sıra gelmiyor, bir türlü kendi kalabalığımdan, içimden çıkıp da şöyle bir açılamadım gitti kapımın önünden az ötelere.” “Daha ne açılacaksın be kardeşim, hem açıldın hem de üstüne bir de saçıldın yazıp duruyorsun durmadan, senin açılımın, katılımın da bu işte. Pek de güzel, eline, diline sağlık, gönül kapın, sofran hep açık dileyen gelir sen dertlenme.” “Vay Can kardeşim benim eyvallah, sağ ol var ol, ne de güzel ağırlıyoruz birbirimizi değil mi 🙂 ?”

25/01/2019      Ciciben, ciciben, ciciben. Evet, ben buna benzetiyorum ötüşünü bu yüzden ciciben kuşu koydum adını. Yılda bir kere ötüyor ya da ben bir kez denk geliyorum, bu üçüncü sene üçüncü duyuşum. Sadece bir kez, sonraki sabahlar ne kadar dikkat kesilip duymak istesem de yok. Hatta ilk yıl hayal gördüğümü falan düşünmüştüm.  Dün sabah bizim bahçeden o yılda sadece bir kez duyduğum sesiyle birden içimi bir sevinç, huzur kapladı. İşte dedim bahar geliyor.  Bak ne diyor diye sorduğumda eşim babacım, babacım diyor dedi. Kışı da severim fakat bir an geliyor baharı özlüyorum.”

31/01/2019      Karşı dağların karı duruyor hala. Fakat tarlaların solgun yüzünde bir pırıltı başlamış. Kadınlar gibi tarlalar, hafiften bir kalem, bir far çekerler ışıldayıverir gözleri, mevsim değişir, içi açılır insanın.  Bir kadın isterse her zorluğa göğüs gerer, inanırsa mucizevidir bana göre. Kadın doğadır, doğası anadır. Sevgi verir, güç verir, bilgi verir, aş verir, mutluluk ve güzellikler, doğruluk verir hep verir. Bir kadını üzmek dünyanın en büyük felaketlerinden biridir bana göre. Bir çocuğu örselemek de ondan beter. Ben genelde cinsiyet ayrımı yapmam insan olarak bakarım daima ama kadınlar murat ve çocuklar umuttur, çok önemli. Erkekleri yok saymıyorum tabi ama onların dünyaları daha farklı ve özetle adam gibi adam olacaklar. Adam gibi adam olmak ne demek? Bana göre genellikle kadınların doğası dürüst. Çocuklar deseniz zaten tertemiz birer sayfa.  Adam gibi adam olmanın da en temeli dürüst olmak ve öyle de davranmak gerisi daha kolay gelişebilir. İster kadın ister erkek olsun insandan en önemli beklentilerimden biri şu ki, bilgiye dayalı olarak kendini geliştirmesi. Gelişigüzel değil düşünerek konuşup, yaşaması.

02/02/2019      Okuduklarımın esintileri oluyor aklımda. Esinti daha soyut ve ifadesi de daha güç. Kafam karışıp anlatmak istediğimi anlatabilmek için fazla çaba harcarsam kızmaya başlıyorum. Basitce şöyle demek istiyorum aslında; son zamanlarda okuduklarımın da etkisiyle bazı kelimeleri pek sevmiyorum artık. Ölümsüz kelimesi mesela ne saçma ve sahte, kuru gürültü bir efelik adeta ve alabildiğine ölüm yüklü aslında. Keza sensizlik sen, sonsuzluk son demek, bitimsizlik bal gibi bitmek işte var mı başka izahı? Neden sürekli bir kandırmaca içerisindeyim? Tersini anlatmaya çabalarken esas kelimenin koyu manasına saplanmaktan başka bir şey değil ki gerçekte bu. Şiirsel belki ama bu sözcükler insana ait değiller. Bir fikre, bir esere dair olabilir ancak insana ait değiller. O halde bundan böyle sanırım ya lügatımdan çıkaracağım buna benzer kelimeleri ya da doğru yerde doğru anlamlarında kullanmaya özen göstereceğim. Bu kendi çapımda bir gerçekliğe geçiş mi oluyor bilemiyorum? Ne olacağını bilememek çaresizliği belki insanın fakat bir açıdan da şansı ve umudu gibi? Bunun ötesinde fazlaca anlamlar yüklemek üzerlerimize pek anlamsız geldi yine bana. Bu yazmaya bitmez tükenmez heveslerim falan iyi hoş da aklım karışıp kalemi zorlayınca feci sıkılıyor yoruluyorum.  Bir çırpıda kolayca anlatıverirsem meramımı, aklımdakini tamam o âlâ. Aslında şu son okuduğum hikâye buna sebep oldu, beni epeyce bunalttı. Sürükleyici de fakat aynı anda sıkıntılı, kasvet yüklü. Aynı yazarın daha önce okuduğum kitabını sevmiştim, bence çok iyi öyküydü. Bu denli rahatsız olduğunu yeni öğrendim yazarın (tabi kurgu değilse). Korku ve sanrılarıyla yazmış da yazmış hem de doktor tavsiyesiyle. Her şeyin basit ve tek bir anlamı var belki ama akıldan akıla çok değişken. Ben hala şansa, umuda hatta mucizeye bile inanıyorum, bu iyimserlik belki de benim aptal sığlığım.

11/02/2019      Sınavlar gelmiş çatmış. Derslere girmemişim, elimde not yok. Ne yapacağım? Hatta sınav tarihlerini bile bilmiyorum. Belki de birkaçı geçti. Yok ya ben bu okulu bitiremeyeceğim. Ama ben okul bitti nasıl olsa diye işe girdim senelerce çalıştım. Ah ben ah hep herşeyi olmuş bitmiş gibi hareket ederim zaten. Çıldırmak işten değil. Hangi arkadaşımı arasam, notları kimden bulabilirim? Ama arkadaşlarım çoktan mezun oldu bu da imkânsız. Sıkıntılı bir gecenin sabahında keyifsiz bir uyanıştı, ben okulu bitirdim diye kendimi ikna etmeye çalıştım bir müddet. Neden bunca sene sonra hala aynı kâbusu görüyorum? Demek ki bilinçaltıma yer eden ciddi bir korkum olmuş bu.  Şu radyonun sesi sinirimi bozmaya başladı. Arada gelen sorularla da iyice geriliyorum. Oraya gidemezmiş, giderse tutuklarlarmış falan. Ne suç işledin dedim. Şöyle eliyle iteklemiş. Dalga mı geçiyor benimle acaba? Yok, ne yapsa sinirimi bozamayacak, ona laf anlatmaya,  ikna etmeye de çalışmayacağım. Kendisine anlattıklarım ona hep iyi geliyor gibi görünse de nafile, hiçbir işe yaramadığından eminim. Zaman kaybından başka bir şey değil ama düşüncemi kısaca söylemeden duramıyorum yine de. İlla öğretici olacağım ya. Hani bir gün ben de bir terslik, saçmalık yapsam ne kadar güzel olacak aslında. Aklımdan geçmiyor değil, ona en saçma soruları sormak istiyorum bazen onun sorularından daha saçma, abes sorular. Ve ne cevap vereceğini çok merak ediyorum, bunu deneyeceğim sanırım. Herkes bir şeylerden korkabilir, bunların bir kısmı çok saçma da olabilir. Her tür duygu ve düşüncelere kapılabilir, kaptırabilir insan, bunların hepsi olabilir. Fakat takıntılarını içinde çözemeyen artı bunları gizleyemeyip afaki söylemlerini bizimle paylaşmaya kalkışan insanlara normal değil deyiveriyoruz haklı olarak.  Bunu demek gayet kolay ancak ben araştırmacı ruhumla bu noktadan biraz daha derinlere inmek istiyorum çünkü böyle biriyle fazlasıyla muhatabım. Endişem onun namına tabi ve bütün mesele yani amaç ayakta durabilmeyi başarabilmesi ve yaşamını kendi başına idame ettirebilmesinden ibaret. Çünkü hepten ipi koparmamış hala kazanabilir gibi geliyor bana bir yandan. Veya bu iyimser büyük bir yanılgı bilemiyorum. Çok da kendimle ilişkilendiremediğim bir durum, bana ne dediğim an onunla ilgili hiçbir derdim kalmayabilir işin gerçeği. Ama diyemiyorum veya denmiyor her neyse.  Şimdi bu arkadaş hem bazen gayet de akıllıyken kimi zaman nasıl oluyor da olamaz boyutunu delebiliyor? Yani bu olmadık düşünce ve soruları neresinden çıkarıyor? Bunları konu etme cüretini mesela nereden bulabiliyor? Aslında kimi zaman numara yapıyor olabilir mi dediğim oluyor kendi kendime. Numara da değil belki durumun gereği gayriihtiyari bir tutum da olabilir. Çünkü bazen rahatsızlığını hatırlaması, hatırlatması lazım gelir öyle ya. Tembellik var, sorumluluk almak istemiyor, rahat bir yaşamı olsun, her şey önüne gelsin istiyor ve bunun devamı için de haliyle bazen şaşırtması, yok artık dedirtmesi gerekiyor. Şimdi ben de sıkı saçmalıyor olabilirim. Hastalık bu başka şeye benzer mi kim abesle iştigal etmek ister? Orası öyle elbette ama bunlar da aklıma geliyor işte.

14/02/2019      Yağmur yağmakta, akşam olmakta. Mevsim dönüyor artık bahara. Çocukluğum aklıma gelir hep böyle havalarda. Kimi aynı böyle usulca kimi bardaktan boşanırcasına sanki hep yağmur yağardı çocukluğumda. İlkokula başlamadığım henüz sokağı hiç bilmediğim çağlarda yağmur yağar bir pencereden bakar dururdum annem de olurdu çoğu yanımda. Mühim bir şey oluyormuş gibi dışarıda uzun uzun bakmak merakla ne manaya geliyorsa işte bilmiyorum hoşuma giderdi. Yağmurun sesi, tıkırtıları hep güzeldi. Biran önce evlerine girebilmek için hızlı adımlarla sokakta yürüyen insanları izlerdik. O sırada sular hızlı bir seyirle kayardı yokuş aşağıya.   Annemin sofrası akşam yemeği için hazır babamı, ağabeylerimi beklerdik bir yandan esasında. Az önce karşı çatıdan suların süzülüşüne bakarken o günleri hatırladım. İçimi çocuksu bir huzur kapladı yanında biraz hüzün. Gayet sadeydi yaşamlar şimdiki teferruatların hemen hemen hiçbiri yoktu. Şahane mahallelerimizde harika insanlar yaşardı. Bu nostaljik anımsamalar da çok sıradanlaştı fakat bir yaşa gelince bu geri dönüşler illaki oluyor. Hatıralar güzel tabi ancak asıl özlediğimiz insanlarımız, çocukluğumuz ve ana babalarımızın çakı gibi genç halleri sanırım.   Şimdi hava karardı, karşılarda bilmem kaç katlı muamma binalardan müteşekkil bir sürü siteler ışıl ışıl şimdi.

15/02/2019      Elektrikler kesikti geldiğimde. Küçük bir toplantı yaptım kendimle. Fazla zorlama, yorma olmasın diye kararlaştırdık. Ekmek, süt aldım sonra çiçekleri suladım. Otobüste gelirken önümde iki kadın vardı biriyle lafladık biraz. Ona sorduğu adresi ve ineceği durağı tarif ettim. Birden hiç gereksiz yere bu geldiğimiz arkadaş B.de oturuyordu illa ne oldum değil ne olacağım diyeceksin ta buralara savruldu işte. Oluyor dedim. Bir anlık dedi her şey bir anlık işte. Bazıları uzun bir hikâyeyi bir cümleyle anlatabiliyor bravo. O sıra buralara gelmek çok mu kötü bir şey acaba diye düşünmeye başladım. Olabilir olmayadabilir. Fakat biz insanlar gösterişi seviyoruz. Ben o hanımefendinin bahsettiği B.de büyüdüm sonra daha matah sayılan yerlerde de oturdum ve yaşadım. Demek şimdi ben de buralara savrulmuş oluyorum. Yok, bundan bir keder çıkaramayacağım daha mühim işlerim var benim. Elektrik geldi, harika, minik bir sevinç yaşadık. A. nefessiz kalmışcasına radyoya koşup açtı sonra hemen çay koymaya koyuldu. Elektrik tekrar gitti hayda.

21/02/2019      Bir tanem keşke daha çok sevseydin beni.  Ya da bu kadar çok sevmeseydin. İkisi de aynı. İnsan kendini sever çoğu zaman aslında. Kendisiyle boşça değil kendince hoşça vakit geçiren birini önemserim. Bunu becerebilen iki insansa daha çok önemserim. İnanmak ve sevmek çok bağıntılı, yanıltmamak, yürekten inanmak ve sevmek ne güzeldir. Ve birbirlerinin özgürlüğünün peşine gönüllü takılıp gitmek ne güzeldir.

24/03/2019      Kimseye tavsiyede falan bulunmak istemiyorum. Farkında olmadan böyle bir şey yapıyor olabilirim. Ama işin gerçeği bunu yapmak istemem aslında. Her neyse bileyli kelimelerle işim yok canım isterse vakit buldukça yazıyorum. Son günlerde sayılara sardım yine. Döner dolaşır sayılara sararım zaten sonra bir ara yazmaya girişirim böyle bir döngü sürer gider. Zaman hızlı geçiyor hatta uçuyor. Birçok şey oluyor, birçok yerlere gidip dönüyorum falan. Hayal ve gerçek birbirine çok aykırı değil. Hem sınırsız bir hayal aleminde hem de gerçeklerle iç içeyiz galiba. Pek şaşırmıyorum A’nın düşüncelerine ve muhteşem sorularına artık. Eskisi kadar ezberimi bozamıyor. Herkes her şeyi düşünür ama konuşmaz ya da konuşamaz. Fakat A. aklına geleni konuşur, sorar. Onun hayalle gerçek arasında gidiş gelişine şahit olurken elbette kaygılanıyor insan, kederlenmemek de mümkün değil ama sadece elinizden geleni yapabilirsiniz. Çünkü başka bir gücünüz yok. Koyu kadercilik boyutunda biri değilim ama böyle bir şey yok da diyemiyoruz bazı durumlarda. Yaşamını tayin edebilme yetisinde olanlar olayların akışını kafasına göre belki değiştirebilir fakat ya olmayan ne yapsın?

09/04/2019      Neyin peşindeyim diye soruyorum kendime. Ya da bir şeyin peşinde miyim acaba? Arzuladığım bir şeyler elbette var. Takık olduğum bazı şeyler var tabi adalet gibi, eğitim, bilim gibi.  Soluksuz çalışıyorum, hiçbir şeye kötü bir his beslemiyorum, yazıyorum, gibi, gibi… Yağmurla beraber rüzgâr başladı bir yandan söver gibi kimi denizin dalgalarını andırıyor gümbürder döver gibi bir yükseliyor bir kayboluyor sesi. Çıkıp dışarı yürümek geçiyor içimden. Taze ekmek de alırım köşeden, gerçi ekmekler üşümüştür ama olsun tazedir. Bisküvi kutuları olurdu bakkalların çocukluğumda. Böyle havalar idi ikindi vakitleri evde çay yapılır ben bazen karşımızdaki mahalle bakkalına inerdim bisküvi almaya. Sihirbazların sihirli kutularına benzettiğim kutunun kapağı açılır kaç adet veya gram istedi isem o kadar bisküvi beyaz bir kağıda konulup önce tartılır sonra paketlenip verilirdi. Az önce birkaç damlayı yüzümde hissedip eğleşeyim, biraz nefes alayım diye çıktım fakat yağmur hızlandı o sıra, azcık ıslandım, azcık da büzüldüm soğuktan. Hızlıca köşeden ekmek, süt, cips, leblebi, gözüme ilişeni aldım, bisküviyi unuttuğumu eve girerken hatırladım, güldüm. Aslında unutmazdım ama her zamanki alışkanlıkla büfeci iki paket sigarayı torbaya atmaz mı?  Bir anlık duraksamadan sonra yok ben bıraktım onu diye geri verirken hatlar karışıverdi bisküviyi almadan gelmişim. Bıraktım yani tabi canım geç bile kaldım. Eve dönerken yokuşa, yağışa rağmen hafiflemiş hissettim. İyice dikleşip kafamı gökyüzüne doğru kaldırdım ve yere yakın olan bakış açımı iyice genişlettim mutlulukla. Bu halimle dünyaları ben yaratmışım gibi bir görüntüye büründüğümü sanıyorum ama sorun değil nasıl olsa dünyaları yaratmadığımı biliyorum. Sadece tutsaklığıma, bağımlılığıma son verebildiğim için seviniyor, iyi hissediyorum.

11/05/2019      Sorular net cevaplar net olursa anlatmak da anlaşmak da daha kolaylaşabilir. İnsan gerçekten de neyin peşindedir? Yaşamanın denilebilir basitçe, sağlıklı, mutlu yaşamak, içini istediği renge boyar insan. Boyar boyamasına da taşıyamayacağı yüktür dert olan insana, yoran ve yok eden birden veya azar azar taşıyamayacağını sırtlanmasıdır insanın.  Bu gerçekten de berbat bir durum. Omuzuna pervasızca binen her şeye bir ara şöyle bir bakıp hemen oracığa bırakmak gayet iyi bir fikir olabilir. Dişini tırnağına takıp sürüklemek, hırpalanmak, çarçur olmak iş değil gerçekten de bunu kimse takdir etmez kaldı ki etse ne olacak? Vah vah tüh tüh bir anlamı var mı? Yok. Özgürlük en büyük hazinedir ve her ne pahasına olursa olsun bunu kimseye kaptırmamak lazım. El, omuz verilebilir, el birliği olabilir ancak tek başına yüklenmek diye bir şey olmamalı, olursa çökertir. Yapmadığını ya da yapamadığını başkasından kim bekleyebilir? Çocuklar ile akıldan yoksunlar belki. Çocuklar büyür ya diğerleri, onlara ne olur? Bir şey olmaz kimseye bir şey olmaz herhalde veya bilemiyorum ne olur. Hepimiz yeterince deli gerektiği kadar akıllıyız aslında pek de bir fark yok bir bakıma. Birlikte yaşamayı öğreneceğiz galiba. Her müspet de musibet de irdeleyeni bağlıyor. Bananeciler hep kârda gibi ama o da bilinmez tabi çünkü gibiler hep çok kifayetsiz gibi. Galiba diyeceğim yine, galiba insan düşünebildiği kadar düşünceli, dert ettiği kadar dertli, yüklenebildiği kadar yüklü, iş edinebildiği kadar işli, güçlü. İşte yaşamak bunun gibi bir şey de aynı zamanda. Bu yüzden insanın kimsenin el süremeyeceği çekilmeyi sevdiği özgür bir köşesi bulunmalı yaşamında. Bunda yarar olabilir. Neyse bu kadar yeter. Mayıs 11’de yazılmaya başlanan bu notlar evrile çevrile 18’inde tamamlanabildi.

18/05/2019      Biraz tereddütlü attım tarihi bu kez yine başlayıp bir çırpıda bitmezse diye. Yazının bile bir kaderi oluyor, kimi zordur her şey, hiçbir şey kolayla olmaz, yazar durursunuz sonra okur okursunuz içinize sinene kadar siz oldu diyene kadar henüz olmamıştır. Yüreğimin sesini dile getirdiğimde bazen çok da aklıma uymuyor fazla ağlak bulduğum oluyor yazdıklarımı. Kendime yediremiyor iyi hissetmiyorum o zaman. Fazla ağlamayı da çok gülmeyi de pek yakıştıramıyorum kendime. Abartı hiç kimseye yakışmaz esasen. Mamafih dilediğince yaşamalı, ağlamaksa ağlamak gülmekse gülmek hep doğal, dilediğince olsun da tek zorlamadan, kasmadan, su gibi olsun genelinde. Ve susmayı mutlaka öğrenmeli bir ara bir yerlerde zira çok lazım oluyor insana. Dinlenmeyecek sözü etme, israf etme diyeceğim ama sen zaten hiç konuşmuyorsun ki küs müsün bana Can. Hadi kuşların, suyun sesini dinleyelim, gözlerimizi kapatıp dinleyelim. Yorulduk yine son günlerde adamakıllı bunaldık hem de. Ne diyorum biliyor musun çirkinliği hiç getirmeyelim aklımıza, arılar gibi çalışalım uzak dursun ilişip karışmasın baldan fikrimize. Güzel bahçemizde emek verdiğimiz güzel kokulu rengârenk çiçekler açsın, mutlulukla şırıl şırıl sular aksın. Şaşırıyorum hala bir parantez yeni bir pencere açılabiliyor köklenmiş düşüncelerimizin üzerine hatta zıt anlamlar filizlenebiliyor farklı bakış açılarından içimizde. O halde köhne inadı lüzumsuz katiyetlerimizi görebilir dönebiliriz de, şikâyet ve öfkeden lafta değil gerçekte sıyrılabiliriz de, en mühimi yok sandığımız daha doğrusu anlamını tam da oturtamadığımız kibri bulabilir belki de nihayet içimizden söküp atabiliriz de. Bütün bunlar  keşke azıcık daha olabilmek olsa. Asırlık bir servinin hayrete düşüren devasa gövdesine dokundum minicik iki avucumla. İçinde ayrı bir dünya, başka bir ülke vardı sanki adil bir esinti hissettim adeta derinlerinde öyle sakinleştim ki çok değişikti, o an en çok önem verdiklerimizin, para, şöhret gibi, o kadar da önemli olmadığına karar verdim birden. Benzer hislerim daha önce de olmuştu ama hep unutuyordum.   Bu yüzden bir de senden duymak istiyorum fısılda kulağıma içimin sesi, bu hissiyat ve anlamışlığımın sıcağıyla fısılda ki bir daha unutmayım. Sabır, emek ve iyi bir yürek gerek insana bunlar dayak, direk. Bir türlü anlayamadığımız ise sahip olsak ya da olmasak farkı yok zaten bizim  değil kayık ile kürek.

01/06/2019      Yeni bir ay. Yaz gibi bahar. Senenin ortası. Hanımellerinin kokusunu yazıp çizemez insan. Hanımelleri gibi kokuyorlar çünkü. Şunun gibi bunun gibi diyemiyor bir şeye benzetemiyorsa insan zorlaşıyor işler. Tanımlamak yani, hanımeli kokusunu tarif edemiyorum şu an. Nefessiz geldim bugüne zorum neydi bilmiyorum, kaptırmak, hırs belki de. Durdum ama durdum işte, durmak lazım derim ya hep. Dur, düşün, dinlen; ddd yani, zaman tam da o zaman şimdi. İnsana dayak, direk sabır, emek, temiz bir de yürek evet doğru sevdim bunu. Bir gök gürledi anlatamam yağacak. Sıcaktı baya ondan belki. Kuşlar savrulur gibi uçuşup serpişti sağa sola. Susadım. Çıkayım yağmuru karşılamaya ve hanımellerini koklamaya. Çay da istedi canım aslında. Biraz ıslanayım, arınayım biraz da. Ah şu çocuk sevinçlerim. Kaptırınca yazamıyorum. Yazmak da şart değil.  Gideceğim zaten yakında düşeceğim yine yollara, düşünürüm de dinlenirim de bol bol. Kırlarda sesini dinlerim zamanın. Yağmurlar yağar yine mis gibi kokar akşamlar.  Üşüsem bir ateş yakarım, üşümesem bir ateş yakarım. İçim yansa suları çarparım yüzüme. Sonra yorulur uyurum derin derin. İlk ışıklarıyla açıveririm gözlerimi güne. A.gitti bu arada. Hiç istemedi ama git deyince de gidiverdi. Öyle yapıyor kesinkes yapmayacağım dediği şeyleri bile sonunda kabulleniveriyor. Doğrusu insan ondan bu kadar uyum, mantık beklemiyor. Şaşırtıyor. Ya da bizim başarımız mı acaba? Ne bileyim tuhaf olan bizleriz belki de. Karmakarışık olan bizleriz, benim belki de. Neyse dikkat kesilmelerin, sürekli etrafı, kendini dinlemelerin bu denli hala bir önemi var mı? Hem çok var hem hiç yok. Teferruatlar içinden süzülüp, birebir basit ve dümdüz mantık biri olabileceğimi görebilecek miyim acaba?

06/06/2019      Burası. Eski, sıcak. Şaşırtıcı. Hem de sıradan, sıradan daha doğru. Kimse kalmadı. Çekip gitme yarışındalar gibi. Devir meselesi galiba devir geçince devrilme peşindeler. Devir geçince istemiyorlar. Ne ruh ne sevinç kalmıyor devir geçince demek. Yalan yok artık. Kibarlık yok. Birebir şahidiyim kendimin. Direndim yalan yok. Beyefendiliğe, güzelliğe özendim, direndim. Direnme değil kendinden bir refleks, doğal bir devinim zorla bir şey olmadı aslında. Bunu iyi başardığımı biliyorum. Neyin tevazusunu kime göstereceğim? Ama sıkılıyorum da. Yok. Hiçbir şeye eyvallah diyesim yok. En ufak saçmalığa, mantıksızlığa pekâlâ diyesim kalmamış. Sanırım artık hep kopkoyu gerçekler yazılacak. Kalemi bandığım mürekkeple tozpembe alêmlerde gezmek pek mümkün olamayacak.  Kandırmaca hiç olmadı ama kendimize, sevdiklerimize beyaz yalanlarımız vardı, insanlıktı. Ama artık onun bile lüzumu kalmadı. Çekip gidenler biliyorlardı, yaşayıp görmüşlerdi. Usta acemiyi pek dinleyemez.  His neyse o, hissene düşen hissine bırak. Buradaki durum şu ki ne kendini ne de birini eğlendirecek hal kalmamış. Yalan ve de dolandan ibarettir yaşam güzelce adamakıllı değerlendiremeyenlere. Doğru anladınız eminim. Güzelce yorumlayıp değerlendiremeyenlere yalan ve dolandan ibarettir yaşam. Şekil öyle bir önden koşar ki hemen arkasındakini, yanındakini, esasen yaslandığını göremez sığ gözler. Yürekle bakmak lazım gelir ama yürek nasip değildir ki herkese. Binaenaleyh böylelerinden mi medet umarız hala? Ummadık mı? Umduk. Yanılgı. Büyük yanılgı. Onların gönülleri yoktur ki iyiliğe. Onlar bir derde deva olmak istemezler ki. Kadir, kıymet bilmezler, bilemezler. Onlardan gelecek bir hayır da yoktur. Bir sürü yüzleri olmasına karşın yüzünüze bakacak tek bir yüzleri dahi olamaz.

09/06/2019      Laf olsun diye sarf edilmez sözler. Sahibi de adresi de bellidir. Esasen bu dünyada kimseye bir düşmanlığı, kini olmayanların da  yaşam akışlarını olumsuz manada değiştiren insanlar oluyor. Onların iklimlerinde haliyle onlarla aynı tıynette şürekâları mevcuttur. Bunlar gibilerden mümkün mertebe uzak durmak hatta hiç teşriki mesaiye girmemekte büyük yararlar vardır. Zira dürüst ve iyi huylu kimseler böyleleriyle katiyen bağdaşamazlar. Bunlardan adalet, vefa beklemek büyük yanılgı olur. Kaldıki haksızlıkları, kalleşlikleri had safhadadır. Böyle yüreksiz ve bu kalleşlere bir düşmanlık ve kin de güdülmez esasen. Çünkü düşmanın dahi bir kıymeti harbiyesi vardır onların çıkarları ötesi herhangi bir değerleri olmadığından bir kıymetleri de yoktur. İçerisinde bulundukları acı hayat onlara zaten büyük bir cezadır bir bakıma.  Ancak iyiler yolunun bunlarla neden kesiştiğini, neden önlerine çıktıklarını da bir türlü anlayamazlar.  Benim de vardı belki bir yanlışım ki gidip bunlara tosladım diye düşünüp dururlar. Bir nedeni olur elbet.  Bir ettiği olabilir insanın bundan dolayı da bir göreceği, öğreneceği olabilir. Yahut daha berbat kötülükler etmesinler ele güne diye belki sen dikilmiş olabilirsin onların karşısına bilebilir misin? Kim bilir belki bunlarla cebelleşirken daha elim kaderleri savuşturdun namına olabilir mi acaba? Her neyse bunları kimse bilemez ama hayatta her şeyin bir nedeni olabilir ya da bazen olmayabilir de. İşin gerçeği adam bunları ne kadar konu etmek istemese de içinde büyüyen öfkeye de engel olamamaktadır. Keşke dinse ama yok ne yapsa engel olamamaktadır. Çoğu bastırdığı, unuttuğu olmuştur ancak her fırsatta nüks eden kronik bir rahatsızlık gibi.  Haklılığının sürekli yinelenen kanıtı gibidir bu daimi büyüyen öfke. Zerrece haksız olsa küçülüp yok olurdu öyle ya. Saklanan adamlar yüreksiz ve çok arsız hem de hırsız, işlerine yarayan her şeyi çalar onlar. Emeğini, zamanını, insanlığını, gençliğini, yiğitliğini, ömrünü, tebessümünü, o an işlerine yarayan neyin varsa hepsini çalarlar. Aslında öyle de zavallıdırlar ki bir açıdan. Emek ve ter nedir hiç bilemezler. Bir damla sevgi nedir tarif edemezler. Namlarına düşen ve yakışan böyle kaçmak, korkak ve sevgisiz yaşamaktır. Kayıtsız şartsız insan sevgisiyle doğar yaşar insan. Yaşama sevinci ve mutluluğuna sahip, tüm canlılara, doğaya, eşyaya, evrenin tamamına, her şeye sevgi duyan barışık ve dürüst bir birey büyük bir hazineye sahip demektir. Ya az önce bahsettiğim berbat tipler? Bunlar çok fena durumlara düşerler gibime geliyor, bunların gittiği yoldan gitmemek, içtiği sudan da içmemek gerek. Kendilerine hayrı olmayacak bunların.

19/09/2019      Çevremize, şu dünyaya, insanlığa bir nebze katkımız var mı? Kendimizi kurtardık da dünyayla insanlık kaldıydı diye söyleniyorum. Yine de ciddi, dürüstçe düşünmeye, cevaplamaya çalışıyorum. Evet, kimseye, hiçbir şeye zarar vermeyiz, laf ola değil ruh olarak veremeyiz, bunu biliyorum. Hileye aklımız ermez, sevgi, dürüstlük hem güzel hem de iyilere kolay. Kalp kıramıyoruz, kin tutamıyoruz, nefret edemiyoruz, çevreyi kirletemiyoruz vs. Ben mesela en azından kendi köşemde kendi çapımda duygu ve düşüncelerimi paylaşıp elimden geleni yaparak iyi niyetli bir girişimde bulunuyorum. Bu girişimime katılım olmasını, eleştirilmeyi, geliştirilmeyi isterim doğrusu fakat herhangi bir bir etkileşim olmuyor, bir yorum, katkı gelmiyor. Sorun da değil aslında ben bu yola kendi başıma çıktım. Bu nedenle birçok sefer kendime yazdığımı ifade ediyorum ancak bazen içerlediğim oluyor insanız neticede, bir yerlere ulaşsın ister yazdıkları kim olsa. Ki bunca zamanda onlarca yazdıklarımın herhalde bir kıymeti harbiyesi yok ki köy kasaba olmadı düşüncesiyle bir müddettir de yazmadım. Sadece bu yüzden de değil tabi başkaca kaptırdığım meşguliyetlerim olduğu için de yazamadım daha çok. Kimseye küsmem öyle bir yönüm yok benim, küsmeyi öğrenmek isterdim azcık hattizatında ama kısmet olmadı hiç. Özetle yazmak benim için çok kıymetli, keyifli bir uğraş ve ben yazdıklarımı seviyorum açıkçası, yaşadıkça, gücüm oldukça döner dolaşır yine yazarım. Bu haliyle de ‘ben en başta kendim için yazıyorum’ söylemimde bir hata yok. Fakat daha önceden yazdıklarımı tekrar biraz okuyunca –bunu sıkça yaparım- hala bir gurur, az bir kibir hissettim bazı noktalarda bu olmamalı gerçekten olmamalı. Duygulara kota konmamalı, utanmamalı insan kendisinden, doğallık elzem. Bir şeyleri gizlemeye çalışırken gerçek duygularınızı yansıtamıyorsunuz. Siz anlıyorsunuz da okuyucu sizin anladığınız manayı yakalayabiliyor mu acaba? Gizlemek istediğiniz konulara ya hiç girmeyeceksiniz ki bu sürekli yazan biri açısından hayli zor bir durum ya da hiç bulaşmayıp yazmayacaksınız. Yani nefes alır verir gibi yazmak aynı şekilde de okunmak için basit, açık ve içten olmak lazım galiba. Bilgi bunların da üstünde bir gereklilik o ayrı tabi. Hep dedim işin güzeli insanın sevdiği bir meşguliyetinin olması. Ona kafa yorması, emek vermesi, özeleştiride bulunup geliştirmesi falan. İnsanın kendini oyalaması bile başlı başına bir kazanım. Sürekli yazmak, çizmek veya herhangi bir işle yoğunlaşmak iyi güzel de şayet daha iddialı noktalara erişmek istiyorsanız harekete geçmek, konunun limanına yanaşmak da şart. Mektebine gitmek, kendinizi eğitmek,  kendinizi anlatmak, tanıtmak, ilgililerine ulaşmak, onlarla tanışmak, görüşüp istişare etmek gerek. Tabi bu da farklı bir kapasiteyi gerektiriyor. Hobiyle iş bağdaştırılabilir ancak farklı kavramlar. Önemli kararlardan biri uğraşınız hobiniz mi, işiniz mi? Buna bir karar vermek  gerekiyor sanırım.   Şimdi tekrar başa döneceğim mesela binlerce şiir yazmışım, birçoğunu da beğeniyorum samimi fikrim, bunları bir dönem veya zaman zaman paylaşıyorum, e iyi güzel eş dost bir hayli beğeni falan da oluyor o da iyi fakat sonuç? Sonuç yok, ortalıkta dönen dolaşan hep bilindik isimler, hep bilindik şiirler. Tamam, bu isimlere de eserlerine de saygımız da sevgimiz de zaten büyük fakat arkadaş yeni isimlere de bir şans tanıyın yahu! Yeni isim derken emin olun tamamen kendimi de kastetmiyorum işin gerçeği eskidim eskiyeceğim kadar fakat bir sürü gençler vardır muhakkak, bir destek verin, yüreklendirin. Hiç mi bu işleri takip eden, araştıran bir merci veya yetkililer, ilgililer olmaz ki acaba? Daha önce de bahsetmiştim denediğimi, şiirimi yolluyorum bazı edebiyat dergilerine vs. yok yayınlanmıyor imkânsız yani.  Veya öykümü yolluyorum yayın evlerine cevap ret. Yani edebiyat, kültür bu şekilde nasıl gelişecek, zenginleşecek acaba? Evet, soruyorum buna biri cevap verse keşke. Benim aklıma gelmeyen bir yolu varsa bir akıl, fikir verse keşke. Veyahutta bu bapta yazdıklarıma kocaman bir çizik atıyorum zira ya hiçbir şey kimsenin umurunda değil ya da yazdıklarımın edebi manada hiçbir kıymeti yok. Tabi kuvvetle muhtemel ki kim nereden bilecek kimin ne yazıp, çizdiğini? Hani tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış bir pozisyona da düşmemek gerek ama bu konularda bir yetersizlik olduğu da kesin bana göre. Neyse sonuçta ben buradayım, öyle böyle bir blog açmışım, yıllar yılı uyumamış, yatmamış çalışıp, çabalamışım, yazı, öykü, şiirlerimin vs. bir kısmı  burada, sürekli de üretiyor ve paylaşıyorum.

19/10/2019 günlerden Cumartesi, güneşli bir gün aynı dün. Şimdi çıkıyorum ailemle, sevdiklerimle buluşacağım akşama gelirim. Geldim. Eski videoları izledik.  Ne kadar çok zaman olmuş biraraya gelmeyeli yıllar geçmiş adeta, çocuklar büyümüş bir çırpıda, büyükler yaşlanmış, bizler de bir hayli yol almışız son on yılda ve babam yok özetle. Herşeyi tiye almak istiyorum. Ciddiye aldığım ve aslında o kadar da ciddiye almama gerek olmayan ne çok şey vardı, şimdi hepsine gülesim var. İnsanın gayesini çözmeye, hayatın anlamını anlamaya çalışmak falan oradan uzaklaşmışım baya. Bir alışkanlık, bir refleksti çoğu kendimce felsefe beraberinde bol edebiyatla. Lakin ben namıma irdelediğim kadar irdeledim, uğraştım epeyce bunlarla. Bence şimdilik bu kadar yeter. Belki sonra yine bakarım ama en azından şu ara pek ilgilenemeyeceğim, fazla derinlerde gezinemeyeceğim. Duygusal, düşünsel manada çok fazla çıkmazım kalmadı aslında. Matematikle uğraşırken hem gerçeklere daha çok yaklaşıp kabullendim hem de hayalden tamamen kopmadım. Sayısal somut köprüler kurmak aklımca hayalleri daha olası kılabilirdi öyle ya. Olmuşla olacak arasında bağ kurmaya çalışmak, değişmezlerden hareketle değişkeni yakalamaya çalışmak tutarlı bir mantık sinsilesi. İçinde boğulmadan, akılcı ve diri kalarak, uygulamaya geçirilerek yönetildiğinde netice vereceği de açık.  Bununla beraber hata affetmeyen hayatın gerçekte fazla hatasızlığa tahammülü yok gibi görünmekte çoğu zaman. Ama sanırım öyle de değil formül az önceki cümlede verildi galiba: varoldukça aklı güzel kullanmak. Bunun içinde her şey var sanki.  Tekrar yürüyüşlere başladım iyi oldu. A.’da iyi kendi başına ayakta durabiliyor, en azından şimdilik. Gönüllü olsalar bile kimseyi kendimize mahkûm edemeyiz. Çabalama hayatın, yaşamanın bir gereği olduğuna göre bundan muaf olamayız. Ayrıca biraz önce de değindim, benim ciddiye aldığım birçok şeyi onun hiç umursamadığını gördüm, ona hak verdim. Bir hayatı idame ettirmenin en basit kuralları gibi benim üstünde durmadığım  bir çok şeyi ise onun ne denli önemsediğine şahit oldum ve ona yine çok hak verdim. Özetle durmadan ona bir şeyler tembihler, onun için endişelenirken, güya akıl, fikir vermeye çalışırken hayretle ondan öğrendiğim şeyler oldu. Ve kendime direk şu modası geçmiş soruyu sordum: ben kimdim? Ben ondan daha üstün, daha akıllı biri değildim ki, gayretli olabilirim ama bu biraz da insanın kendi tercihi. Kimileri kolayı tercih edebilir, gayrete falan gerek görmeyebilir, doğrusu bu olabilir ya da olmayabilir. Tamamen kişisel bir istek veya tercih gerçekten de bu. Hiç kimse birini kendisi kadar koruyamaz. Kendine güvenmek, yetmek, ayakta durmak önemli.

13/11/2019      Mükâfatın, cezan elinde sanki. İyi de, kötü de çoğu senden, tininden ve dilinden gibi. Hak yemiş hukuk bilmemişsin tınmazsın. Mert değilsin, vefasızsın ne tasa illa para da para gerisi gargara. İflah olacağa benzemezsin lakin gün gelir ayarsın belki. Olura an gelir yangına düşer yüreğin. Heyhat ile yüreğin kadar harap zindanın paklar içerinde lakin hiçbir hesap aklayamaz ki seni. En çok kendinden özür dile, kolay değil yaşamak seninki gibi ücra bir sürgünde sevgisizliğe müebbet bir mahkûmiyet ile. Ne oldu derler anlatabilir insan günlerce. Ne oldu derler hiç der geçersin bir hece. Çok da bir hiç de, her iş hem basit hem güç de. En iyi kişi bilir ne ettiğini eninde sonunda herkes biçer ektiğini.

30/11/2019      Sevgi söylemleri iyi güzelde bir noktadan sonra fikrisabit gibi takılıp kalmak veya her fırsatta koşup sığınmak, sevgi de sevgi diye sürekli dilden düşürmemek manaya mana katmıyor. Ben de sıkça sevgiyi konu eden, inanan ve kendimce kıymet veren biriyim fakat bu konuda çok farklı parlak bir fikrimiz yoksa  anlamca zaten derin bir olgunun fazlaca üzerine abanmak çok da enteresan gelmiyor şu an bana. İçsel duygular ifade edilemez yaşanır demek istemiyorum ama biraz da öyle doğrusu. Mesela bir damla gözyaşını, bir çiğ tanesini, bir ananın yavrusunu koruma içgüdüsünü görmek, gözlemleyip hissetmek, algılamak nisbeten kolay. Hisleri birebir sizde uyandırdığı etki ile karşınızdakine aktarmak ise daha zor. Sevgi de öyle içinde hissetmek, yaşamak çok güzel ifadesi zor. Duygu ve düşünceler tiyatro olarak sergilenince veya resim, şiir,  hikâye, roman ya da benzeri bir icra ile sunulunca hissiyatını, ruhunu aktarabiliyor, etkiliyor, beğeniyle kabul görüyorsa eser diyorlar, sanat diyorlar. Sevgi de içinde saklı bir hazine veya  senden taşan bir eser gibi.  İçinde sevgi olan biri taşa, kuşa, her bir canlıya, nesneye, zahiri, izafi her şeye bu duyguyla ve temkinle yaklaşıyor. Yürekte sevgi varsa var yoksa yok zorla da olmuyor.   

08/12/2019      Çok üzücü hadiseler oluyor, nutkumuz tutuluyor, söyleyecek kelime dahi bulamıyoruz. Kötüler, kötülükler elbetteki genele maledilemeyecek nadir vakalar fakat insanın insana ettikleri, zulümler şu çağda yok olmaya yüz tutacağına niye artıyor? Tv kanallarında sergilenen ele alınan cinayetler, taciz, eziyet, çarpıklıklar, dramlar. Kimi zaman cehalete bir de yoksulluk eklenince niyetler de kötüyse maalesef akla mantığa sığmayacak olaylar. Tv açmamak, gazete okumamak çözüm değil doğru birken bir sürü yanlışlıklar ortalıkta dört dönüp duruyor. Acaba ne yapılabilir? Çocuklarımız, kızlarımız, eşlerimiz, kardeşlerimiz ne yapsın? Okula, işe mi gitmesinler, birini mi sevmesinler, sokağa mı çıkmasınlar veya dolmuşa mı binmesinler, hava kararmadan evlerinde olmazlarsa vay hallerine öyle mi? Sadece onlar değil tüm insanlar, hepimiz tehlikedeyiz. Çocukları kurslardan kurslara, spor, müzik vs. etkinliklere koşturacağımıza öncelikle korunmayı, kavga tekniklerini mi öğretmeliydik acaba? Kabul edilemez hadiseler, haksızlıklar, mutsuzluklar atmosferinde her an kasvetli, içimize sinmeyen havaları teneffüs ederken yine de önce yaşamayı sonra gülmeyi başarmak zorundayız çünkü kötüler, kötülük kazanamaz, kazanmamalı öyle değil mi? Bunu biliyoruz fakat limitlerimiz çok zorlanıyor bazen aynen şu son yaşanan olayda olduğu gibi. İnsan diyemeyeceğimiz biri daha doğrusu insanlık düşmanı bir ruh hastası rastgele önüne ilk çıkan   pırıl pırıl masum bir kızımıza kıyıyor, bir filizi, bin umudu yok edip bir ışığı söndürüyor. Nasıl dayanır yürek, aile perişan, hepimiz çok üzgünüz, allak bullak oluyoruz bu toplumsal travma ile. Bununla kalmıyor, bitmiyor ki ruh hastalıkları, hastaları, ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri artarak devam ediyor bir yandan, yıkılıyor, yok ediliyoruz içeriden durmadan, nerelere gidiyoruz acaba? Bugün olanlar gökten zembille bugün  inmiyor bana göre, önü alınmalı, demek ki bu işlere çok daha fazla kafa yorulmalı diye düşünüyorum. Bugün için, yarınlar için tüm sistemlere özellikle de eğitim, adalet, sağlık sistemlerine çok çalışmalı, sürekli gözümüzü dört açıp durumun gereği uyarlamaları aceleyle değil birikimli bir donanım ile zamanında hızla yapmalı. İnsanlarımızın mağduriyetlerine son vermek, onları daha iyi koruyabilmek, böylesine yitirmemek, bu dayanılmaz acıları yaşamamak adına çok dikkatli olunmalı. Bu noktada değinmek istediğim konular var. Mesela kimsesiz çocukların yetiştirilmesi, topluma kazandırılması gibi hassas bir  konuda işinin ehli olmasının yanısıra sağlam karekteri ve dürüstlüğü ile de tescilli kadrolar oluşturulması, düzenli denetlenmesi çok önemli. Keza yaşlılar için de aynı şekilde. Bunlar canlarımız, onlar ağlarken gülemiyoruz. Yine suçluların daha beter hale gelmesi yerine kazanılması, psikiyatrik rahatsızlığı olanların iyi koşullarda tedavi ve bakımları, takibi, topluma, ailesine zarar potansiyeli bulunanların izlenmesi çok önemli, mahkemelerde davaların süratle çözümlenmesi çok önemli. Hemen aklıma geliveren mantık, biyoloji, sevgi, saygı, hak ve özgürlükler, vatandaşlık, adabımuaşeret, evlilik, vergi, trafik, çevrecilik, yetiştiricilik, üreticilik,  hayvanların korunması, güvenlik, kendini korumaya yönelik sporlar ve bunlara benzer pek çok konuda hayata, gerçek yaşama dair dersler olmalı. Okul hayatının en başlarından itibaren bu konular öğretilmeli, müfredata eklenmeli veya benzer dersler varsa ki bir kısmı var, sözünü ettiğim konulara daha fazla ağırlık, önem verilmeli. Belirli bir sınıftan sonra bir meslekte karar kılan ve hedefleyenler için branşlaşma sağlanmalı. Memleketin tüm okulları gece gündüz açık olmalı. Her kesime istedikleri veya ihtiyaçları olan her konuda dersler verilmeli.  Kimse kimsenin bir eşyası ya da malı değil tekrar tekrar anlatılıp öğretilmeli. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil, zorla güzellik olmaz bunun erkeklik onuru, gururuyla falan da bir ilgisi yok usanmadan anlatılmalı, öğretilmeli. Kimse kimseye zulüm edemez, yaşamına asla son veremez, bu erkeklik, insanlık değil namertlik, kahpeliktir anlatılmalı. İnsan olmak, tekâmül önemlidir, insana yaraşır kalitede bir hayat sürmek, doğru, dürüst olmak mazbut bir yaşam önemlidir öğretilmeli. Bugünü güzel yaşamak yarını iyi planlamak önemlidir  bilinmeli. Yine hızla akla gelen fikirlerden okuma yazma bilmeyen evlenememeli. Silahlar, mahsurlu, zararlı maddeler kolay temin edilememeli. Cezalar tekrar tekrar gözden geçirilmeli, çaydırıcılığı irdelenmeli, artırılmalı.  Aklın yolu birden hareketle bilimsel gerçeklerden sapmadan, ıvırzıvıra kulak asmadan, yanlışlardan, şaşırmışlardan asla korkmadan, daima doğruyu konuşarak, kendimizden emin, çalışarak, üreterek yürümeliyiz geleceğe. Evlatlar ise her şeyden önce okuyacaklar elbette en güzel şekil bu. Okula gidip okuyacaklar, kitap okuyacaklar, durmadan okuyup anlayacaklar ki eğriyi, doğruyu görecekler kimse onları kandırıp üzemeyecek. Doğru ve bilgi diktir, yanlışlar doğrunun gözünün içine bakamaz bilginin karşısına dikilemez. Sonra spor yapmalı evlatlar, iyi beslenip kendilerine iyi bakmalılar, sağlıklı ve mutlu olmanın en kalıcı yolu okumak, spor yapmak ve çalışıp üretmektir. Yazmak da çok iyi tabi, günlük tutun mesela tavsiyem. Her ne yapıyorsak özenelim, gayretle en iyisini yapalım. Ailemiz, sevdiklerimizle karşılıklı saygı, sevgiye dayalı sağlıklı bir iletişim ve dengeli bir ilişki çerçevesinde şu dünyaya gelmenin ve birarada bulunmanın tadını çıkaralım.  Sorunuz varsa sorun illaki, diyeceğinizi deyin  dosdoğru ve zamanında, arsızlardan, hadsizlerden de uzak durun mutlaka. İşin gerçeği yaşam sürecimde geldiğim şu noktada çok da sıkıldım artık halen kendim olamamaktan. Kendim olamamak derken, gençken o birikim, donanım olmuyor yaş ilerleyince de çocuklar, sorumluluklar vs. hem imkân, hem de zaman yok, bir türlü olmuyor yani. Ya da bu son cümleye çizik de atabilir bahanelere sapmadan açıkça şöyle de diyebilirim kendin olmanın gereği ruh yok. Sonuç olarak her ne sebep olursa olsun sebeplerin önemi yok ama kendin olmak epeyce önemli. İnsan galiba zorlamadan dünyayı kendisine kendisini dünyaya benzetebildiği optimum noktaya bilerek ve isteyerek yaklaşabilirse sanırım daha mutlu olabilir. Neyse konuyu dağıttım biraz, çok da sıkıldım demiştim, çok bilmekten, dert anlatıp, öğüt vermekten falan da sıkıldım tabi. Bu nedenle haliyle daha önce de ifade ettiğim gibi böyle bir bilge konumunda falan da olmak istemiyorum. Ancak bu dediklerim bence çok doğru ve önemli olduğundan bir kez daha, belki de son kez şöyle bir toparlamak istedim. Çok değerlisiniz, zaman çok kıymetli evlatlar akıllı, kuvvetli, dikkatli olun  derim. Güzel, huzurlu bir duruş olarak dürüst, mutlu, üretken, titiz ve mantıklı bir birey olmanın yararını elbette ki  öncelikle kendimiz görüyoruz sonra bu çevremize de yansıyor tabi. Ancak geleceğimiz adına daima dar günleri, zor zamanları düşünerek çok dikkatli, temkinli davranmalı, aşırı ve gereksiz harcamalardan kaçınmalıyız, bu cimrilik değil geleceğine akıllı bir bonkörlüktür.  Bu bapta son cümle, hayat hemen geçiyor, gençlik geçiyor, bir gün her şey geçip gidiyor, farkındalık içerisinde dürüstçe ve huzurla yaşayıp, içten güldüğümüz zamanlarımız yanımıza kâr kalıyor.

03/01/2020      Yeni bir yıl, 2020 vay canına fi tarihinden bakan bugünleri tahayyül bile edemezdi. Tanıdığım herkes hayattaydı. Pamuk helva yürekli, çelik bilekli zamanlar, ağız tadı yerinde, söz senet, hatır gönül gani, birbirine tutkundu insanlar ve herkes mutluydu evinde.  Tornavida ne işe yarar ekşiyle alakası ne mesela? Yeşil, kırmızı, sarı, turuncu, mor hatta dolardı macuncu macunu çubuğa tornavidayla sonra banardı yarım limona, bu. Kartpostallar pırıltılı simli her yerde kar var tabi, Eminönü’ne yaklaşır vapur bir duman içinde yüzer martılar, sandalda balık ekmek, köprüde oltacılar, insaniyet namına hep artılar, artılar.. Gün oldu bir bahar akşamı uçup gitti akıllar. Dairesi  yakındı rahmetli babamın, hoş uzak olsa ne yazar evcimen adam, yemeğe gelirdi öğlenleri taze bir ekmek kapıp kimi bir kase yoğurtla. Ah o nefis dolma, baharda bezelye pilav, yazların unutulmazı cacıkla karnıyarık yanında yine pilavla. Pastoral bağlar kuvvetli nenelerle dedelerin çoğu şehre göçmemiş daha. Lakin olunca bebeler üstüne gir sonsuz vadeli kooperatiflere, hayat gailesi, geçim derdi ömürleri yedi. Şuydu, buydu derken uzaklaştı gitgide hepten üçbeş insanı ile kalakalmaya başladı sıla. Bu yüzden değişim durağandı çok yavaş veya. Eski kadim bir dost gibi bekleyip durdu insanlarını taşra. Bir deniz modası aldı yürüdüydü o ilk yıllar, hemen birer de yazlık alındı kışlıktan başka, sonraları köy denince tatil köyü geldi sadece akıllara, memleket kesmedi bu sefer de yurt dışına haydi hürra. Çok güzel fakat keşke yörelerine de dönse/uğrasa/en azından bir bağ kursaydı insanlar bence. Çünkü böylelikle zaman içerisinde köylerde üçbeş haneden başka kimse kalmadı neredeyse. Mamafih her zaman bir yönelim söz konusudur kıra hatta bana göre an gelecek koşulacak köylere orası da ayrı fakat bir an önce son kalanlar da terk etmeden gidip kendi ekip biçtiğini yemek, o doğal doku içerisinde sağlıklı bir yaşama geçmek lazım. Şimdi aklıma ‘Martısız Parantezler’ şiirimin birkaç dizesi geldi şöyle ..(dağ eteklerinde saklanır köyler/birkaç ışık parlamakta dikkatli bakınca/uzaktan okunur kafalarda hep… tebdilimekân/seslenmek gelir içinden “köyünü bırakma Hasan” …).   

10/01/2020      Aşağı yukarı ellili yaşları deviren biri genelde anne, babasıyla bir arada, nenesi ve dedesiyle haşır neşir bir şekilde çocukluk ve gençliğini yaşıyor. Bu sırada amca, hala, dayı, teyze vs. bütün akrabalarla içli, dışlı hayatın belki de en güzel günleri yaşanıyor. Bizim nesil sanırım bundan mutluluk duymuştuk fakat günümüzde bu dediğimden keyif almayanlar da çoğaldı. Az önce bahsettiğim çerçeve içerisinde nadiren nenenin, dedenin anne, babası veya en az birini tanıma imkânı da olabiliyordu. Bizler ileri yaşlara doğru yol alırken büyüklerimiz de yaşlanıp birer ikişer hayattan çekilmeye başladılar. Yaşananlar, simalar şöyle bir hatırlanınca, en çok arada bir kırgınlık olduysa o unutulmuyor bir de gülen yüzler. Hele o kahkahalar hiç silinmiyor, çiviyle çakılı aklımızın derinlerine zamanı deler gelir kulaklarımıza ve gözlerimizin önüne. Kırmamak, gülmek ne kadar da önemli oluyor. Hayat, bazı seçimler insanın tasarrufunda olsa da, önüne geleni yaşamak bir manada. Yalnız hangi şartta olursa olsun kendi olmalı insan, uzaklaşmamalı kendisinden. Elbette yakınlarımıza destek olacağız, elimizden geleni esirgemeyeceğiz ancak herkesin tek bir yaşam hakkı var bir yandan. Başkalarının hayatlarını yaşamayı, kendimizi onlara adamayı alışkanlık haline getirirerek çok mu zorlaştırıyoruz acaba işleri ve hayatlarımızı?  İyi, sorumluluk sahibi insanlara fazla yük biniyor bu manada, onlar hem iyi niyetlerinden hem de kimseyi kıramadıkları, geri çeviremedikleri için işleri, güçleri hiç bitmiyor. Bir an gelip yoruluyor, beziyorlar, sonra da çenelerine vuruyor durmadan aynı şeyleri anlatıp duruyorlar, bir nevi delilik bu da. Sürekli çevresine odaklı şekillenenin zamanla, normu, formu bozulmaya başlıyor maalesef.  Ben demiyorum ki yüreğini, kucağını, sofranı açma. Sonuna kadar aç tabi dilersen, azını, çoğunu neyin varsa paylaş elbetteki gönülden istersen, ne güzel,  bunlara emsal ne yaparsa hepsi kârı insanın bunu bilememek mümkün mü?  Lakin çok da yorulma kendinden olursun sonra bu uğurda, her kalıba tabi olup şekillenme, ağır ol, sana uysun ahval biraz da diyorum.

11/01/20020 2020      Elim sürçüp sıfıra iki kez basınca 20020’ye bundan 18.000 sene sonrasına gittim. Dile kolay öyle bir tarih, zaman var mı acaba? Var tabi işte ben gittim geldim bile. Kağıt üzerinde ne de kolay gidivermek, dönüvermek.  Yeni bir kitap okudum biraz hızlı, çok anladım, hiç anlamadım. Önemli olan bunca zaman sonra bir kitap okuyabilmem diye avunmak istedim. Hiç anlamadım denemez aslında bir şeyler anlamış olabilirim. Hiç de hep bir şeyler barındırır içinde. Bu yüzden çok önemliyiz ya kendimizce. Ancak evren, dünya derken insan, nokta, toz, hiç hatta, kocaman teferruatlarımızın çapımızın ötesinde bir önemi olabilir mi?  Herşey birbirine mi benziyor? Yaşadıklarımızın birbirleriyle bağlantısı var mı daha doğrusu karşımıza çıkan şeyler bir ilişki sistematiği içerisinde mi önümüze geliyor ya da tamamen tesadüfi mi bilemiyorum.  Fakat bir yandan da ne okusam sanırım anlamak istediğimi anlayacağım gibi bir his var içimde. Sanmak, dünyayı sırtında taşıdığını sanmak mesela, en ufak bir zarar gelmesin diye çok uzun bir zaman nefessiz, kıpırtısız omuzlamak, olup biten her şeye duyarlı olmak. Ve bir gün usulca omuzlarından indirip oracığa bıraktığında o yükü yıllarca yüklenmenin bir hiç olduğunu, bir anlamının bulunmadığını anlamak.. gibi bir şeyler. Kitap bittiğinde hemen bir seyahate çıkmak istedim veya hem seyahate çıkmak hem de yeni bir hikâyeye başlamak istedim şöyle gönlümce bir öykünün içine girip orada yaşamak ve nereye götürürse peşisıra gitmek evet. Zamanımı gelmişti yoksa ne okusam bunu mu hissedecektim biraz merak ettim ama çok da önemli değil. Bir bakıyorum her şey o kadar anlamsız ki bırak diyorum kendime can bırak her şeyi olduğu yere. Her şey o kadar zor ki düşünüyorum da ne kolaydım ben herkese ve her şeye, boş ver, biliyor musun aklımda güzel şeyler var hala.

20/01/2020      Uyku tutmayan bir gecenin sabahı. Karanlık. Soğuk. Birkaç evin ışığı yanıyor bakışım tutunuyor. Sonra karşı parktaki çırılçıplak ağaçlara ve onları az buçuk aydınlatan tek tük lambalara takılıyor gözlerim. Kimse yok ortalıkta. Biraz kar ve derin bir sessizlik. Dikkat kesiliyorum zamanın nefesine o da sanki yok gibi. Ayaklarım üşüyor. Saati 5.56 ettim. Gözüm büfede. Az sonra önce gazeteyle ekmek gelir sonra bir hareket başlar, insanlar gelir. İşte birkaç araba sesi duyuldu bile. Zor oluyor karanlıkta yazmam. Az daha gözümü kapayım dedim uzandım yatağa. Zamana takılıyor kafam, abime, eski karlar, çocukluk bir sürü şeyler işte. Şemsettin’in mesajı var bir de. Çocukluktan gülen bir yüz, sevdiğim güzel bir dost. Şiirlerimi, yazılarımı okumuş benim blokta. Sevgi, övgü dolu sözcüklerden sonra içinde bir hazine varmış da biz görememişiz diye yazmış. Sağ olsun, var olsun duyarlı kardeşim. Mutlu oldum, onur duydum, moral buldum sayesinde. Gerçekten de hassas ve hisli yaşadım, dünya kadar da yazdım, çok fazla emek verdim fakat bunları sanırım bihakkın iletemedim. Hatalıyım, değilim ayrı konu, hiç önemsemem de aslında, fakat bu kendimi anlatamamışlık, fark edilmemişlik bu sabah biraz koyuyor bana. Hatta en yakınımdaki insan dahi durmadan örneğin tv’den, internetten bir bilge veya konunun uzmanını bulup falanca şöyle diyor, filanca bunu öneriyor, muazzam biri kitabını alacağım falan. Bakıyorum o söylenenleri ben yıllar önce yazmışım kimi hala da yazmaktayım. Dinliyorum bilge beni anlatıyor başka bir şey değil. Neticede biraz komik oluyor. Dünyanın en iyimser adamına olaylara iyi tarafından bakmaya çalışın demek gibi bir şey bu. Ben de o yakınıma diyorum ki oku, oku, önce önündekini oku, yanındakini bi gör sonra falanca filanca. Bu benimki haklı bir serzeniş mi yoksa kapris mi pek bilemem fakat ara sıra nüks eder bende. Neyse. Aklımdan geçenlerle içim geçecek gibi derken o da ne? Bir uçak sesi, açtım gözümü gökyüzünde bir ışık hüzmesi. Baktım saat 6.32, İstanbul uçağı sanki. Uçasım, kaçasım çok. Büfe açılmış, toplaşmış önünde insanlar. Hala karanlık ama daha iyi seçilebiliyor, ağaçlar da uyanmış sabahı giyinmekte.

24/01/2020      Ortalama bir kafa gördüğünü anlar, anladığını aktarabilir. Ortalama bir kafa anlatılanı anlayabilir. Mantıkla işler yolunu bulur gider. Mantık sınırları aşılınca yani uçlarda işler zorlaşır. Burada uç sıra dışı kafa oluyor. Anlamak istemiyor veya anlayamıyor belki. Şu halde anlatacağım diye diretmenin yararı var mı? Onunla çekişmek, kavga etmek manasız, sinirlerinizi harap etmekten başka bir şey değil. Mamafih mücadele ona kayda değer olduğunu hissettirip tartışma dinamiğine, direnç gösterme rotasına sokması itibariyle bir miktar faydalı da olabilir belki. Herkes zaman zaman çeşitli konularda farklı hatta aykırı düşünebiliyor, uçlara gidilip gelinebiliyor fakat uçlara yerleşenler, oturup kalkmayanlar var. Durumunu gizleyenler olduğu gibi dağılanlar da olabiliyor. Ancak şu an konu edilen bu ikisi de değil aradakiler. Bunlar ilk bakışta değil fakat birarada bulunulunca sıkıntısı gözlemlenebilenler.  Böyle ruhen sıkıntılı biriyle yaşıyorsanız stresi iyi yönetmeniz gerek. Bir miktar vurdumduymaz olamayanlar için durum daha vahim tabi. Sonuçta o kişinin kafasının farklı çalıştığını, kuşkularını idrak etmeye başladıkça hayretle sarsılıyorsunuz. İster istemez bir güven sorunu oluşuyor, aynı şekilde bu sefer siz de ondan şüphelenmeye başlıyorsunuz. Bir de bakmışsınız onu anlamak, aklından geçenleri çözebilmek adına biraz onun kafasına bürünmüş ona benzemişsiniz. Herhangi bir şeyin en basit anlamıyla görünen tarafı yerine görünmeyen veya olmadık yönlerini düşünmeye başlamışsınız. Bu şekilde tek bir bireyden size, diğerlerine sıçrayan yani çoğula sirayet eden adil olmayan bir karmaşa sözkonusu.  Durumu ifadede zorlanırken Fransızca kökenli olmasına karşın konuya Fransız kalmayan, tam da bu dedirten o kelime aklıma geliveriyor. Paranoya: abartılı gurur, kuşku, sanrı, güvensizlik ve bencillikle belli olan bir ruh hastalığı olarak tanımlanmış. Her bir maddesi insana aman kardeş bunlardan uzak dur öğüdü gibi. Fakat hastalık boyutunda elde olmayan durumlar pek tabiki.  Karşınızda kışın karla kaplanan, baharda yemyeşil sonra gitgide sararan dağlık, ovalık alabildiğine bir panorama düşünün. Kimi insanlar bu manzaraya dikkatlice bir kez bile bakmazlar. Kimileri bazen kimileriyse çok sık takılıp kalırlar. Bir şeylere takılıp kalan, ondan olmadık manalar çıkarıp, anlamsız sorular türeten birine maruz kalmak dediğimiz gibi zor. Bir konudan, durumdan yüzde doksandokuzun çıkaracağı sonuçların makul bir aralığı, yelpazesi varken bahsedilen gibi öyle biri çıkabiliyor ki kimsenin aklına gelmeyen neticelere varabiliyor. Karşınızda çoğu zaman aklına geleni konuşup garip sorular soran adeta küçük bir çocuk var. Genelde aşırı saf ve korkak denilebilir. Bazen geçmiş güzel günlerden veya hep ileri tarihli oldukça mantıksız planlarından bahseden neşeli biri. Kimi tam tersi, karamsar, öfkeli, dediğim dedik, dik bir ruh hali. Olmazsa olmazı radyosu, hep açık, onun başına oturup kimi katılırcasına gülmüyorsa ya odanın içinde sürekli turluyor ya da uzanmış yatıyor. Galiba ne bir iş yapmak geçer aklından ne de müsbet bir icraat. En önemli sorunları param biterse,  ekmek yetmezse, elektrik kesilirse gibi nispeten hoşgörülebilir endişeleri. Katlanılamaz olanı ise karşısındakini de raydan çıkaran krizleri, o esnadaki akla hayale sığmaz, ipesapa gelmez hayali senaryoları. Taktımı takıyor sonra bazen de unutuyor gibi. Herhangi bir karar aldı diyelim genellikle uygulamadan cayar veya erteler.  İlaçlarını almayı hemen her gün unutuyor. Bazen de umulmadık akıllar, pratik fikirler falan, gayet makul, iyi. Çok karışık bir şey özetle. Bu durumda yani böyle biriyle ne yapılabilir? Böyle bir yakınınız var ve banane ne hali varsa görsün diyemiyorsunuz. Sorumluluk duygunuz, vicdanınız her neyse buna izin vermiyor. Mesela “gördüğün kişi sandığın gibi seni öldürmeye gelmedi üst katın çağırdığı tesisatçıydı elindeki de bıçak değil telefonuydu”. Defalarca izah et ikna olmaz. Bu gibi nedenlerle anlaşabilmeniz mümkün değil. Tahammülünüz gitgide tükendiği için öfkeli ve çaresizsiniz. Çok zor bir sınav değil mi? Özetle bir kişi rahatsızken etrafında bundan etkilenen bir sürü kişi oluyor, onlara da yazık oluyor. Üstelik durumu kaldıramayıp zarar görecek olanlar da olabiliyor. Bu haliyle şahısları aşan bir durum sözkonusu. Ve bence sadece aileyi değil direkman toplumu ilgilendiren kurumsal boyutta ele alınması gereken bir devlet meselesi bu evet. Bu konulara maruz kalan insanlar çok yalnız kalıyorlar bana göre, heleki maddi durumları da iyi değilse durum vaziyet iyice zorlaşıyor. Etraflıca düşünülmesi gereken esaslı bir desteğe gereksinim duyulan konulardan biri de budur bence. Bu tip hastaların  öncelikle tedavileri sonrasında şartlarına uygun, kendilerinden istifade edilebilecek bir meşguliyet, bir iş edindirilmeleri önemli. Çünkü ortada bir zekâ sorunu yok zaman zaman nükseden bir mantık sorunu, değişik bir bakış açısı var bana göre. Biraz fazla mı iyimserim acaba? Her neyse benim gözlemlediklerim böyle. Bu konuya ufak da olsa bir katkı sağlamak, yazıyla, sözle ifade etmek, çareler aramak da önemli, bir nevi vazife sonuçta. Öncelikle sakin olunmalı elbette, dünyanın sonu değil. Sonra kurumsal bir desteğe, bir hekime tabi olup bu konuyu da her konuda olduğu gibi her daim esas olan bilime bırakmak gerek herhalde. Bırakmalı bırakmasına fakat bu işler önü tıklım tıklım bu tip hastalarla dolu, doktorun on dakikayı zor ayırabildiği psikiyatri polikliniklerinde nasıl halledilecek onu da çok iyi bilemiyorum. İşte bu nedenle de daha köklü çözümler olmalı diyorum.   (Sonradan ilave: Şu son süreçte yaşamakta olduğumuz virüs salgının da altını çizdiği gibi toplum sağlığı için ben yok biz varız, herkesin sağlığı gerçekten de birbirine çok bağlı).    

05/03/2020      Yorgunlar, baygınlar. Kuşların şen çığlıkları okulun bahçesinde tenefüse çıkan öğrencilerin coşkusuna karışıyor. Oysa yağmur havası dışarıda, içeride derin uykular. Yorgunlar, kırgınlar, üzgün epeyce, uykusuz bir gecenin sabahında uyuyor, uyuyorlar. Bense aklımdan geçenlerle baş başayım. “Ne kadar şansızmışım” deyişine takılıyorum sanırım A’nın, doğrusu ona hak da veriyorum bir miktar.   İnsanların kendince kederlerini anlıyorum. Herkes kendinden başlıyor sonra devam ediyor kendinde bitene kadar. Ayrı pencerelerimiz var birbirine bakmayan, oradan gördüklerimiz hep farklı. Tek bir hedefe kitlenmiş gibi görünsek de niyetlerimiz farklı. Ortak bir yönümüz var tabi, bencillik. Bu duygu bizleri bozuyor, karıştırıyoruz, sınırlarımızı bilemiyoruz. Tabiat kadar mantıklı, şaşmayan bir olgu var, her şeyi biraz da doğasına bırakmak kadar bir imkân var. Bu müdahale etmemek, her şeye adam sende demek, fikrini söylememek değil. Çalışmanın dışında her türlü abartıya karşıyım ben. Sevdiği bir işi, uğraşı olmalı insanın. (Sonradan ilave: şu son süreçte yaşadığımız virüs salgını tüm dünyada tozu dumana katıp rutin hayatı altüst etmekte. Sıradan yaşamlarımızı mumla arar, kıymetini iyice anlar olduk. Herkesin sağlığı birbirine bağlı hale gelerek bu bapta bir imkânsız gerçekleşti; egoizm çöktü, toplumsal açıdan ben yok biz var olgusu öne çıktı).

11/03/2020      Yorgundu aklım, gönlüm. Bir öfke, tahammülsüzlük vardı bu sabah üzerimde. Sonra bir şey oldu birden. Birbirlerine görünmez bir iple bağlıymış gibi fakat dağınık,  yeşil kuşlar hışım gibi gelip kondu karşımdaki dallara. Bunlar son yıllarda türedi buralarda tropikal iklim kuşlarına benziyorlar, daha çok papağanı andırıyorlar sanki. Bekledim uçmalarını. Uçtular, altı yeşil kuş, yine birbirlerine bir iple bağlı gibi ve hışımla. Dedim bu iyi bir şey galiba. Bir iki gün sonra baktım o ağaç nasıl güzel pembe çiçekler açmış, dedim baharı getirmiş o gün kuşlar galiba. (Sonradan ilave: şu son süreçte yaşanan virüs salgını herkesi evlerine hapsetti. Daha önce de ifade ettiğim gibi sıradan çoğu sıkıcı bulduğumuz yaşamlarımızın aslında büyük bir nimet olduğunu anlıyoruz. Hayli gergin ve endişeli olsak da durup düşünmeye, dinlenmeye (ddd) fırsatımız olmakta. Aile, akraba, dost, kitap, biz, sevgi ne demek,   sohbet etmek, sarılmak hatta dokunmak ne demek? Yoksunluk, çaresizlik, tabiat, bilim, bilim insanı, tıp, çare ne demek? Gezip tozmak, bir yerlerde oturup çay, kahve içmek, bir simit alıp yemek, metroya, otobüse binip insanların arasına karışmak, çalışmak, işe gitmek, bir sinema veya tiyatro, seyahat, daha pek çok şey, hepsi, özetle yaşamak ne demek? Bunların hepsini tekraren fakat bu kez daha da iyi anlamaktayız galiba. Genelde durumun feci olduğuna dair haberler var, insanlar yitmekte. Dünya binlerce yıllık insanlık tarihine geçecek ciddi bir salgınla karşı karşıya, direnmekte, mücadele etmekte. Gözlemleyebildiğim kadarıyla süreç yurdumuzda 10 Mart’da başladı. Günbegün vaka sayısı hızla artarken 17 Mart’da ilk kayıp verildi. Kayıp oranı 17-20 Mart arası %1’in biraz üstündeydi. 21-26 Mart’da %2,22-2,42 aralığında seyretti. 27-29 Mart diliminde ise gerileyerek sırasıyla %1,61-1,42-1,55 oldu.  Benimki kabaca bir bakış elbette testler sayısı, yoğun bakımdaki hasta sayısı, müdahele edilenler vb. göstergelerle ilişkili daha  teknik bir tablo gerek. Bir çoğumuz gibi ben de yakında geçip gideceğine  inanmak istiyorum. Bu hafta oldukça önemli tabi, 30 Mart-05 Nisan gelişmeleri sevindirici olur inşallah.)      

07/04/2020      -Passages de la quarantaine-

Geç mi yattım erkenden miydi yıllarca öncesiymiş gibi hatırlayamıyorum. Sabahın yedisinde gözlerim tekrar uyumaya niyetsiz açıldığına göre galiba erken uyumuş olabilirim. Aklımdan bir sürü düşünceler geçerken bir ihtimal uyurum çabalamalarım sürdü. En nihayeti debelenmelerime son vererek dikildim. Gidip elimi yüzümü yıkadım. Yazmayla okuma arasında kısa bir kararsızlıktan sonra okumaya koyuldum. Okuyucunun sabrı mı deneniyor, yazar becerisini mi sergiliyor gibi gereksiz bir söyleme kalkışıyorum şu an hala vazgeçebilecekken, kolayca nedeninin bu ikisi de olamayacağını, muhtemelen bir tarz meselesi olduğunu düşünebildiğim halde sırf cümlelerin uzun olduğuna işaret etmek, dikkat çekmek için,  gereksiz bir söylem bence evet. Yazım şeklini taklite de çalışıyorum aslında aynı anda. Bunu yapıyorum gözlemcilik, denemecilik gibi kuş tüyü bahanelerle içteniçe bir vicdan azabı da duymuyorum. Çok tartışılacak bir yanı da yoktur aslında gerekli veya gereksizin. Herşeyin veya hiçbir şeyin bir anlamı olabilir, olmayabilir. Herhangi bir kesinlikden bahsedemiyoruz esasen. Zamanla her şey şekil değiştirebilir önemli olan ruhumuzun resmi,   yansıması. Neyi önemsediğimiz olabilir önemli olan. Son zamanlar veya kimi zaman diyeyim, saçlarım gibi kısa kesmeye karar verdim cümlelerimi, herşeyi hatta. Sahile inmek gösterişli ve konforlu bir yoldan ne denli keyifli ise, eğer biliniyorsa belki biraz zahmetli veya kolay da olabilir, kestirme bir yol da kullanılabilir. Tarz, böyle bir şey işte tarz, sonuç sahildir zaten fakat bizler hepimiz, olmadı daraltalım biraz çoğumuz, amaçtan önceki aşamalara da sonuçmuş gibi muamele eder, anlamlar yükleriz, insanız, heyecanlı biraz, olabilir çok büyütülecek bir konu değil ama sonuç önemli daima. Hoş önemsemeyen onu bile önemsemez. Anlamak önemli oluyor bir noktada. Okuduklarım, evet uzundu cümleler fakat ya başından sonunu ya da başını kaçırdıysanız sonundan başını tahmin edebileceğiniz bir sihir var adeta. Yazarlar yaşamlarında ne denli suskun olsalar da yazılarında tam aksi akıyor, akıyor, hiç susmuyorlar. Bir saniyeden sonsuz, bir bakışdan yüzbin yıllık bir hüzün, bir damla gözyaşından okyanusa bir duygu seli bağlıyorlar, inanılmazlar. Okurken hep başka şeyler düşünüyordum, başka şeyler düşünmekten kendimi alamıyordum. Çağrışımların doruğunda okuduklarımı az çok anlar halde hatta onları derhal anılarıma tahvil ederek epey bir zaman geçmiş. O zaman zarfında mesela o balık geliyor aklıma, adada yakalamama ramak kala. Dalgalı bir günüydü denizin, arkadaşımla iki kafadar kıyıdan, plaj aynı zamanda ama akşam ve biraz sert hava kimse yok tabi ortalıkda, iptidai bir oltayı attım suya, gören güler, duyan inanmaz, değil bir balık, yosun takılmaz ucuna. Vallahi takıldı, nasıl oldu bilmiyorum kolum kadar kocaman bir balık güzeli balıktı, beni de içeri almaklıktı. Bir at gibi kaldırdı başını dalgaların arasından güleçti yüzü, çektikçe kendime misinayı o da çekti beni kendine, yürüdüğümü hatırlıyorum peşisıra sahilde. Sonra zorlukla çekip ipi yaklaştırdım balığı kendime, bir an kıyamadım onu esir etmeye, bu düşüncenin düşmesiyle aklıma balığın sıyırıp kendini misinanın ucundan kaçması bir oldu. Birkaç seyirci türemişti hemen orada, çok vah tüh ettim ama içimden sevindiğimi çok net hatırlıyorum. Sabah aklıma gelince yine sevindim nedense o balığı güleç yüzüyle denizine dönerken hatırlamak daha güzel geldi bana, bir yandan da hayatı kaçırmak mı elinden acaba gibi hani?  Bilmiyorum ama sanırım değil, kaçan, yakalanan nedir ki? Neyi önemsediğimiz olabilir önemli olan, mutlu eden. Eve dönünce pek taze, toy şaşkınlığımızla herkese anlattık arkadaşımla birbirimizi onaylayıp hatta katlayarak, kollarımızı göstererek, nah işte bu kadardı, yok şu kadardı, şöyle silkelendi, peşinden sürükledi, sonunda kaçıp gitti. Laftan lafa geçmiş olmayım ama burada da mesela sonucun önemi yoktu, benim açımdan yani. Olan biteni gören, bilen olmadığı halde böyle bir şey yaşadığımıza yaklaşık olarak inanmakla  dahi büyük bir lütufda bulunan aile efradını balığın ebadına katiyen inandıramadığımızdan eminim.  Belki de böyle bir olaya hiç inanmamış da olabilirler sabıkalarımız düşünülecek olursa. Rahmetli büyükbabam günlerce hem güldü hem de herkese anlattı, kolunu gösterip ne kadardı sizin balık diye. Sabıka derken bir keresinde de yine başka bir akraba çocuğuyla  karışık bir dönemde mahsurlu bir muhite gitmemiz gerekmiş ailelerimizse  göndermek istememişti. İşimiz bitip de eve dönerken aklımıza evdekilere bir şaka yapmak geldi, kırmızı kalemle yüzümüzün bir iki yerini boyayıp bol pamukla gözümüzü, kaşımızı bantladık, üzgün ve süzgün bir ifadeyle eve girdiğimizde ikimizin anneleri de direk oraya bayıldı. Fakat babalarımızdan biri hangisi şimdi tam hatırlamıyorum acemice yapılan kamuflajdan duruma hemen uyanıp, birden gülmemizle de iyice emin olup hadi oradan serseriler diyerek olayların daha fazla büyümesine engel olmuştu neyse ki. Bu gibi sabıkalar yani.

09/04/2020      -Passages de la quarantaine-

Genelde olumsuzlukları, öfkeyi kolaycacık, bak şimdi olsa yerdik valla karnıyarık, pilavla cacık. Neyse devam edeyim, öfkeyi kolaycacık bertaraf eden bana bahşedildiğini düşündüğüm, hüsnükuruntu da olabilir,  şahsıma münhasır uysallık, yatıştırıcılık gibi tamamı renkli, orijinal, alt yazılı ve anamın iyi niyet orlonlarıyla örülmüş oklava kılıfı olgularım eter gibi uçup gitti, her yana, içime işleyen kokusu gitmiyor bir türlü. Ne yana dönsem, kapasam gözlerimi mektebin koridorlarında  saflığım keskin eter, üstüne tentürtiyot, çocukluktaki yakan cinsinden, pek beter, kokteyl var, kokteyl buyrun sınıfa, üzümle, incir de var, biraz kuru, yerli malı haftasından kalma. İzi dahi yok yaralarım içten kanıyor, yanıyor, heyhat, geç idraklarım nüksediyor bedenimde. Bu sefer diyorum son kez, kaçıncı kere ama bu sefer diyorum son kez yine.. Pek de doğru olmayacak bu depresiflerimi hepten şu mapus günlerinin sırtına yüklemek, öyleyse nedendir bu feryat figan, bu savruluş niye? Susma konuş diye karşılasaydı keşke güzeller güzeli temsili Nightingale ablamızın, sanırım hastane yerine yanlış adrese teslim fotoğrafı daha ilk günden okulun girişinde. Söz dinler nesildik sustuk kocaman,  tabi kendi namıma mesela binlerce sayfa yazmışım –reklamlar- susmuş halimiz bu ise konuşmamamız gayet yerinde. Hülasa işte bu yüzden söyleyemedim ‘selamımı almadın arkadaş çok içerledim işledi ciğerime, canın sağ olsun kim bilir haklısındır belki de’ diyemedim ama yazdım işte… Hem çok merak ettim, korktum ne yalan başına bir hal mi geldi acep diye hem de aramadım, sormadım tabi diye yürüdüm kendime mutat suçlu psikolojimle. Böyle kırık ve kederlere gark iken oradan yazmış arkadaş ‘markette idim görmedim mesajını senden naber’, meğer boşu boşuna çalkalanıp ayran olmuşum hiç gereksiz bir vehimle, nasıl sevindim çaktırmadan aman bu ne kadar da iyi bir haber.  Sonra dedim kendi kendime, ilahi ben pek bi hoşum, hala biraz boşum, heyecanlı, panik, atak, incecikten bir yol, serçecikten saf, naif bir kuşum.

12/04/2020      -Passages de la quarantaine

Ütülü beyaz yakası siyah önlüğümün çc-çocukluk cumhuriyeti’nin masumiyet timsali şanlı bir bayrak olarak dalgalanırken ümükte koşuyorum okulun bahçesinde, kimi narin bir  kelebek ile kovalamaca halinde, kimi karıncaların izinde. Pembe tebeşirler tozlaşıyor açık penceresinden sınıfın. Ders: yazıyor tahtanın en üst sol köşesinde,  sonra öğretmenim dünyanın en kusursuz fiziği ve en güzel sesi ile kip çekiyor, dili geçiyor, dı, di, du, dü, tı, ti, tu, tü, ah hep anlatsa gözlerimin içine içine.  El yazısı inci gibi kıvrıla kıvrıla yüzüyor kara tahtanın sakin sularında güzel Türkçe’miz mest, bakışı, gülüşü, duruşu içlerimize işliyor hepsi bize jest.  Mevsim bahar, tabi biraz dışarıda akıllar, bir de başlayınca uğultular anlık bir illüzyonla bambaşka bir yüz sınıfa döner öyle bir bakar, öyle bir bağırır ki ve bitirir sözünü ‘aylaklar tüüü’ diye,  hepimizin başı önünde hadi kolaysa şimdi bak gözlerinin içine içine. Okul çıkışı yeni asfalt dökülmüş koşarken düştüm dizlerimin üstüne, çok acıdı, ziftle kan ve gözlerimde yaşlar karıştı hepsi birbirine, koşup eve saklandım eteğine, ah benim canım anam sardı sarmaladı çabucak iyileşip kabuk bağladı yaram. Azcık uyusam derken nerelere gidip geldim yine, yok canım zaten uyumayım daha koskoca bir gece var önümüzde, nereye kadar bu fotokopiden aynısının tıpkısı günler, ya sabır ya selamet,  buna da şükür elbette. Ekmek mi yapsak, fal mı baksak, hele bir dışarıyı teftişe çıkayım balkona önce. Kediye bak kediye nasıl da aldırmadan yürüyor üç köpeğe, sanırsınız dördüncü okeye, dostluk almış yürümüş vay. Ortalık adeta kuş cenneti, süzüm süzüm süzülenler, çimenlere yayılanlar, roof’da parti, türlü, nefis melodiler familyadan halk konserleri, ‘sizi uzaktan sevmek aşkların en güzeli’ der gibiler. Sonra arada derin sessizlikler.  İnsanlar çekildi, sokaklar, parklar, havayla cıva hepsi, her şey kaldı dostlara. O sıra gak deyip bir karga geçti önümden, ağacın en tepesinden bana en yakın daldan bir saksağan öttü iki hece, neler oluyor der gibi baktı gözlerime. Anlatacaktım, düşündüm ne gerek var şimdi canını sıkmayım, iyilik sağlık dedim ne olsun işte.

14/04/2020        -Passages de la quarantaine-

29/03/2020 notlarım şöyleydi;

Gözlemleyebildiğim kadarıyla süreç yurdumuzda 10 Mart’da başladı. Günbegün vaka sayısı hızla artarken 17 Mart’da ilk kayıp verildi. Kayıp oranı 17-20 Mart arası %1’in biraz üstündeydi. 21-26 Mart’da %2,22-2,42 aralığında seyretti. 27-29 Mart diliminde ise gerileyerek sırasıyla %1,61-1,42-1,55 oldu.  Benimki kabaca bir bakış, elbette testler sayısı, yoğun bakımdaki hasta sayısı, müdahele edilenler vb. göstergelerle ilişkili daha  teknik bir tablo gerek. Bir çoğumuz gibi ben de yakında geçip gideceğine  inanmak istiyorum. Bu hafta oldukça önemli tabi, 30 Mart-05 Nisan gelişmeleri sevindirici olur inşallah.)  

Bunun üzerine tablomdan devam edersem 30-31 Mart’da kayıp oranı sırasıyla %1,55- %1,73 olarak gerçekleşti. Vaka artışı 29’undan 30’una %24,97, 30’undan 31’ine  %34,03 hızlandı. Kayıp artış hızı ise 29’undan 30’una %11,45, 30’undan 31’ine %13,51 artmıştı. 02 Nisan’dan itibaren gerek vaka gerekse kayıp hızları düzenli olarak önemli ölçüde azalmaya başladı. Bu arada 31 Mart’da %1,73 oranındaki kayıp oranı Nisan ayı başlarında %2 üzerine çıkarak 03-13 Nisan arası %2,03-2,12 seviyelerinde gerçekleşti. En son durum itibariyle

  • 13 Nisan 2020 rakamları ile vaka sayısı kümülatif 61.049, kayıp sayısı 1.296, buna göre kayıp oranı  %2,12.
  • Nisan 12’den 13’üne vaka artışı %7,19 ki bu oran 05 Nisan’da %11,63 idi.
  • Kayıp artışı da 12 Nisan’dan 13’üne %0,93 ki bu oran da 05 Nisan’da %1,29 idi. 

15/04/2020      -Passages de la quarantaine- 

Yaptığımız herhangi bir şeyin görülen yani basit, bilindik veya görünmeyen yani bilemediğimiz ama bilincimizde yer etmiş bir nedeni oluyor genelde.  Bir sürü başka nedenler de var tabi fakat burada temel nedenden söz ediyorum. Neden işe gidiyoruz mesela? Gayet kolay bir soru, hemen cevap: para kazanmak için. Neden para kazanıyoruz mesela? Çok basit, yaşamak için. Neden yaşıyoruz peki? Burada duraksıyorum, bu soru anlatmak istediğimi zora sokacak oysa ben işleri biraz kolaylaştırmak istiyordum. Neyse kurgusuz doğaç geldim öyle de ilerleyim, bakalım bir yerlere varabilecek miyiz? Dört kişilik minik bir anket yapacağım,  sonucu ben de merak ediyorum.

Dördüncü kişiyi ayrı tutarsam ilk iki soruya verilen cevaplar çabucak, tereddütsüz aynı, üçüncü soruda durma, düşünme, azcık zorlanma, açıklamalara girmeler falan. Neticede neden yaşıyoruz sorusuna verilen cevaplar şöyleydi, birinci kişi doğduğumuz için, ikinci kişi yaşamayı sevdiğimiz için, üçüncü kişi ise içgüdüsel dedi. Hepsi aynı bahçeye çıkıyor gibi geldi bana. Şimdi farklı dördüncüye bakalım. Verdiği yanıtlar ilk anda beni şaşırtmış olsa da dört kişiden birinin diğerlerinden farklı olması çok da olamayacak bir şey değil hatta normali bu belki. Neden işe gidiyoruza kafayı yememek için deyince şartlanmam geri tepti, malum para kazanmak için diyeceğinden neredeyse eminiz ama demedi, ikinci soruya geçme ayarım şaşsa da zar zor çevirerek sordum, neden kafayı yeriz? Cevap: işsizlikten, hayda, kısır döngüye bağlayıverdi fakat mantıklı da. Beklenmedik cevaplarla sorular arasındaki bağ kopmuştu, yine de tamamlamak istedim, neden yaşarız? Durdu, az zorlanır gibi oldu, yaptığımız işle anılmak için dedi. E bu da güzel. Sonuç olarak neyi niçin yaptığımız önemli ama neden yaşarız sorusu biraz kazık galiba. Örneklemi genişletsek sonuç ne olur bilemem, ben sadece ufak bir deney yapmak istedim, daha derinleri filozofların konusu, epeyce de uğraşmışlar milattan öncelerden beri sağ olsunlar, şöyle bir bakıyoruz hepsi birbirinden haklı, insanlık aynı, değişen sadece pencerelerle etkileşimler gibi. Ben aslında buralara bambaşka bir şey düşünürken geldim, kitap okuyordum, bir hikâyeye başlıyorsunuz nerelere gidecek, nelerle karşılaşacaksınız bilemiyorsunuz,  sıradan veya sürprizlerle dolu bir maceraya atılmış oluyorsunuz. Okurken birden şu soru takıldı aklıma, ben bunu neden okuyorum? Soru hoşuma gitti hakikaten neden okuyordum,  neden okuyarak geçireceğim şu önümdeki zaman dilimini şansa veya yazarın keyfine bırakıyorum? Gayriihtiyari hemen cevap verebildim buna. Kafamdaki sorunun cevabını arıyorum ondan okuyordum, evet bu çok açık. Az sonra veya daha ilerde yahut bir sonra, bir zaman, bir yerlerde sorular illaki cevaplanacaktı. Yaşam sürdükçe sorular ve arayışların biteceği de yok sanırım. Neyi niçin yaptığımdan emin olunca tazelenen bir şevk ve bu kez daha büyük bir ilgiyle okumaya devam ettim. Yaşamak da benzer bir heyecan. Hayatsa, bir ucu elimizde olan bir çilenin ilerledikçe kimi kontrolümüzden çıkarak karışan, çoğalan düğümlerini çözerek sonunda öbür ucunu da yakalamaya çalışma gayretimizden ibaret sanki.

 

Bu sabah yağmur var. ‘Çocukluğumun onbeş gün yaz tatillerinin en az on günü pansiyonda pişpirik garantili o şirin kasabadan beri çok severim bu Karadeniz havalarını, dalgalar önümüzdeki çarşıyı yutar, yüzme bilmeyenler bocalardı’ dedim, sonra bir kez daha tekerleyince çocuklar biraz tuhaf,  baktılar. Ben de azcık anlattım. Gerçekten de bir keresinde orta yaş üstü bir karı koca, kafalarda biri hasır, diğeri asortik bir şapka. Serdiler örtüleri kumlara, açtılar şemsiyeyi, açtılar el radyosundan inleyen nağmeleri, hava mutedil, gazete, mecmua, fotoroman, çekirdek, fındık falan fıstık, termosta çay, güneş yağı ve kremler. Sayamadım dahasını, neler neler ne varsa hepsi döküldü ortalığa, bir saat sürmüştür bu hazırlık, yabancısınız bunu anladık fakat plajda başka hiç kimse yok bu nasıl bir saflık? Derken bir kapar hava, bir şimşek bir fırtına, boş durur mu deniz, dalga üç metre havada, a o da ne bizimkiler yok ortada. Eyvahhh, nice sonra göründüler, kadın ciyaklar, adam emekler, aldı gitti deniz ne varsa,  canlarını zor kurtardılar, ne caka kaldı ne de fiyaka.

13/04/2020 -Passages de la quarantaine –

Ve merhaba. Durup dururken nereden çıktı bu selam faslı? Saadete açılacağını öngördüğüm yeni bir devre hevesli bir başlangıç kelamı olarak çıktı. Arayışlar neticesi gökten kafanıza bir elma düşer veya bir ışık çakar beyninizde,  aklınızı başınıza getiren bir algıdır derhal onaylanır nezdinizde, onun gibi bir şey. Bahçede salkım söğütün filizleri yürüyor dallarında çıtır pıtır tazecikler.  Önce bir kuş uyanıyor, sonra her biri bir diğerini uyandırıyor, hepsi uyanınca sabah olmuş oluyor neticede. Büyüyüp gidiyor işler böylelikle. Tekrar tekrar keşfi gibi kıtanın farklı açılardan, farklı dalga boyu kıpırtılarla ama her seferinde ilk görüş hayranlığıyla karşılanıyor bahar. Neyi, niye anlatıyorum? Açıkçası çok fazla tartıp düşünmek istemiyorum. Civarında gezindiğimin farkındayım, her şey birbirine bağlı görünmez bir iple, ne söylesem bana uygun düşecek, eksenim dışlamayacak biliyorum. Şu an benim için her şey hoşluğun epeyce ötesinde, rahat ve ileri bir medeniyete geçmiş gibi hissediyorum. Evreka, evreka hayatın bedenime battığı yerlerden ruhumun acıyı ortadan kaldırma kuvvetini,  onların hepsini teker teker bünyemden söküp atma gücünü keşfettim. Sadareti daim sürer, bir balon gibi sönüp gitmez, asılsız çıkmaz umarım bu buluşum. Ama hayır çıkmaz neden çıksın, okudum, güldüm, biraz düşündüm, sonra emin oldum, buldum sonunda yani. Gülmek, evet kırmadan gülmek, hani şu kaç kez bulup tekrar tekrar kaybettiğimiz veya bir yerlerde unuttuğumuz tespih, küpe gibi sevdiğimiz değerli bir iksir. İzahta mizahı yakalamak, bir dalgıç gibi dala çıka, araştırmacı misali  araştıra karıştıra, hayatın gözünden sürmeyi çala çırpa veya çok daha makbulü kolayca. Şımarmak değil fakat tiye almak, eğlenmek biraz da, ondan bahsediyorum. Gam yükünün kervanı olmakdan bıkmadık mı? Şu gülmeyi çoğaltsak adamakıllı diyorum meylimiz var, zemin de iyi, dalgamızı geçsek birazcık her şeyle, artık pek sallanmaz dediğimiz dünya görüşlerimizi oynatsak yerinden, içlerimizdeki fili kıpırdatsak, evrensel bir refleksin dayanılmaz hafifliği ve hoşgörüsüyle tazelenip, öyle uzun boylu değil yani bir kat daha çıkmaya falan da gerek yok, yalnızca yeni bir bakışcık katabilsek  zihinlerimize. Ve desek ki; savulun ciddiye aldığımız, dert ettiğimiz, bizleri üzen, kendimiz dahil her şey nanik, dalgamızı  geçiyoruz  sizinle.

Devam Edecek

Yazan:Bekir Mutlu Gökcesu 2018    

Bu yazının her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir