Kendime Mektuplar (En son derlenmiş haliyle)

KENDİME MEKTUPLAR

Bekir Mutlu Gökcesu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KENDİME MEKTUPLAR

 

 

Bekir Mutlu Gökcesu

 

 

 

 

 

2017

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sunuş

Yazmak istiyordum, doğaçlama, basitçe ve içten. Kendim için, kendi kendime yazmak istiyordum. Bana iyi geldiğini biliyordum. Yazdıklarım içime sinerse mutluluğum, yaşama mukavemetim artıyor, dahası için yürekleniyordum.

Anılar, hayata dair duygu ve düşünceler, kendimle yüzleşmeler, çeşitli konularda denemeler, şiir ve hikâyeler derken bir de baktım heybem dolmuş. Başlarken böyle bir planım olmamasına rağmen bir an geldi “Kendime Mektuplar” kitap olmak, birileri tarafından okunmak istediğini fısıldadı yüreğime. Heyecanlandıran kıramayacağım bir istekti, çünkü benim de içime sinmişti.

Bekir Mutlu Gökcesu

 

 

 

 

 

 

İçindekiler

Kendime Mektuplar(1)

Kendime Mektuplar(2)

Kendime Mektuplar(3)

  • Öyle Bir Gün(24.02.2015)
  • Başka Bir Gün
  • Günler Sonra(17.06.2015)

Kendime Mektuplar(4)

Kendime Mektuplar(5)

  • Babam
  • Alper

Kendime Mektuplar(6)

Kendime Mektuplar(7)

Kendime Mektuplar(8)

  • Maçlar

Kendime Mektuplar(9)

  • Aganigi

Kendime Mektuplar(10)

Kendime Mektuplar(11)

Kendime Mektuplar(12)

  • Duvardaki Resimde
  • Vefa mı?
  • Ağaç

Kendime Mektuplar(13)

  • Oku

Kendime Mektuplar(14)

  • Ayna
  • Yarından Sonra
  • Bugün

Kendime Mektuplar(15)

  • Sabır

Kendime Mektuplar(16)

  • Neden
  • Zatıâlileri

Kendime Mektuplar(17)

  • Emanetçi

Kendime Mektuplar(18)

  • Yeni Hikâye

Kendime Mektuplar(19)

Kendime Mektuplar(20)

Kendime Mektuplar(21)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Haksızlık seni üzer ama gün gelir sahibini ezer”

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar (1)

Biri birine her şey hissedebilir, öfke, kin, sevgi, saygı… Bu duygulara, bunları hissetmeye ihtiyacımız var fakat hissettiklerimizi ekseriya çok fazla önemsiyoruz. Karşımızdakiler bizim duruşumuz, davranışımız, düşünce ve konuşmalarımız hakkında acaba ne hissediyorlar?  Öyle ya bunun da ciddiye alınması gerekir kendimizinkileri çok önemsediğimize göre.   Bizdeki sonsuz öfke veya beğeninin başkalarında bir sonu var bence. Hatta farkında değillerse bir başlangıcı bile olmayabilir. Biz içimizde duygularımızı abartırken başkaları bunun farkında bile olmayabilirler çoğu zaman. Söylemeye çalıştığım, ben açık olmak istiyorum, ifade etmek istiyorum, konuşmak, en çok da yazmak istiyorum çırpınmadan, yırtınmadan ifade etmek bence önemli. Ne bir canlıyla, ne bir eşyayla veya bir şehir vs. yani her şeyle küsmeye ya da hepten barışmaya vardırmadan işi, kapalı, şüpheli bir durum kalmaksızın en doğal biçimde kendimi ifade etmek istiyorum. Anlatmak isteyen olursa onu da dinleyebilirim tabi. Fakat bazen ne yapsak olmaz. Olmuyorsa da olmuyordur, uzatmak ve artık yorulmak istemiyorum. Ben kalan hayatımda daha çok istediklerimi yapmaya çalışacağım. Aslında daima istediklerimi de yapmışımdır bir bakıma. Yumuşak, herkesin dediğine kulak veren görüntümün aksine hayatım boyunca aklıma uymayan bir şeyi yapmadım, başkasının lafıyla hareket etmedim, bunu biliyorsun. Ama daha fazlasını yapmalıydım. Çünkü ben genelde haklıydım, haklıymışım, en çok bunu anladım.

 

Bu yüzden kendime tabi olacağım. Kendimi kendime yazıp, okuyacağım, içimin sesini dinlemek istiyorum en çok. Yani ben burada kimseye herhangi bir şeyi anlatmaya çalışmayacağım, bilgiçlik taslamayacağım.  Bazen yazmaya ihtiyaç duyuyorum bildiğin gibi hepsi bu. Sen hep çok iyi birisin. Hep susup dinliyorsun. Hiç bir anlattığıma, hiddetime, şiddetime tek bir kelime bile eklemiyorsun. Sadece dinliyorsun, bazen belli belirsiz tebessüm ediyorsun. Benim suskunluğuma ve tepkisizliğime tahammül edemeyenler seni bilseler hepten inanamazlar. İnanılmazsın ama sen benden daha gerçeksin aslında, ben seni iyi bildiğim için tabi ki sana çok inanıyorum. Nelere ağladığını senin kim bilebilir? Ben tabi. Neleri düşlediğini senin kim bilebilir? Ben tabi.   Bunca yıldır içimdesin, benimlesin ve hiç yanıltmadın beni, sen tertemiz birisin, yalansız, seni çok seviyorum.

Ayrılık ne zor, yaşamımız boyunca ne kadar çok ayrılık yaşıyoruz. Durmadan ayrılıyoruz, yakınlarımızdan, arkadaşlardan, komşulardan, şehirlerimizden, işlerimizden, eşyalardan vs. Biz insanlar, hem çok sevmeyi, hem çok öfkelenmeyi nasıl becerebiliyoruz. Vaz geçilmez dediklerimizle mesela nasıl yollarımızı ayırabiliyoruz. Ya çok vefasız oluyor insanoğlu ya da haklı nedenleri, kızgınlıkları oluyor belki de kim bilir? Bazıları da çıkarlara bağlar ilişkileri fakat benim buradaki konum o değil. Bak biz ikimiz seninle hiç ayrılıyor muyuz? Hem bu dünyada olduktan sonra, çok farklı yerlerde, meşgalelerde de olsa insanlar ayrılmış demek değil bence. Gerçek ayrılık, yitmektir, gitmektir bu dünyadan. Çaresizlik bu. Evet, buna yapacak bir şey yok. Sağlıklı ve umut dolu bir insan olmak, bundan daha güzel ne olabilir? Sevgi her yerden hissedilebilecek ve hissettirilebilecek en güzel duygu. Yürekte olsun yeter ki.

Bugün, bu güne kalanlarla mutlu olduk hep birlikte. Mutluluk biriktirmeye çalışıyoruz aslında iki arada bir derede. Yenilgilere, hüzünler, acılar, hatta bırakıp çekip gidenlere rağmen hiç durmadan mutluluk biriktirmeye çalışıyoruz biteviye.

Çokça yürümek istiyorum bu aralar, yorgunum oysa. Yürümek iyi gelecek diyorum, zorluyorum kendimi, gerçekten de iyi geliyor kendimi kaldırabilir de koyulursam yollara. Güzel kokular oluyor yürüdüğüm yollarda, adını bilemediğim çiçeklerin kokuları, hanımellerini biliyorum aslında, bazı yerlerde rutubet kokusu oluyor deniz havasını andıran. Okumak da iyi geliyor bana, çok iyi geliyor. Bazen geçmiş yıllarımda çok az okuduğumu düşünüp epeyce hayıflanıyorum. Çok okusaydı insan çok daha az hata yapardı diyorum. Kederlenince dondurma da yiyorum, tatlı da, düzeliyorum, iyi oluyorum sonra. Elinden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmeli, daha fazlasını kimse yapamaz diyorum. Yaşamın sana karşı olmadığını, başına gelen ve gelebileceklerin ihtimaller sistematiğine tabi olduğunu anlamalısın diyorum kendi kendime. Bu süreci yani yaşamı doğrularla hangi doğrular? Seni mutlu edecek doğrularla geçirmek daha akılcı olabilir öyle değil mi? Keşke içlerimizden büyük adamlar, dâhiler çıkabilse fakat insan önce kendi mutluluğunu inşa etmeli. Sen yine dinliyorsun her zaman ki gibi. Dediklerimi onaylıyorsun herhalde. Esas mesele bunlar değil, ikimiz de biliyoruz.

Eskiden, daha önceleri yani bir pınar vardı da sanki içimde hep akmak istiyordu, taşıyordu doğalca. Bir sürü denemem oldu bu sayede. Mutlu, mutsuz duygularımı, yaşadıklarımı yansıttım durdum bir dönem, yazdım, yazdım. Şimdi dönüp tekrar okuduğumda onları anılarım, yaşadıklarım, akılda kalması imkânsız ayrıntılar bile öylesine tazeleniyor ve canlanıveriyor ki sözcük, sözcük, dize, dize, fotoğraf kareleri gibi bir, bir gözümün önünden akıyor film şeridi. İyi ki yazmışım. Çoğu doğaçlama yazdıklarım hala çok içten ve özgün, okuduğumda tekrar tekrar seviyorum onları. İnsan saçına, başına, kendine çeki düzen verebiliyor ancak duygular kurgulanamıyor. Hayatta böyle bir şey aslında,  genelinde emek isteyen bir süreç fakat başarmak ve mutlu olmak bir noktadan sonra basitçe ve kendiliğinden gelen bir şey, ne demek istediğimi anlatamamış olabilirim ama ben bu dediğimi oldukça iyi anladım. Birçok şeyi anlarken ve hayatını daha fazla yaşanır kılarken insan, tam da çözecekken bir sürü bilinmezi ve açacakken mutluluk bahçelerinin kapılarını, bir yandan hayatın kontrolünüzden çıkmış direksiyonunu toparlamışsınız, aracınızı uzun bir mücadeleden sonra şarampolden çıkarmışsınız, tekrar insanı şaşkına çeviren meseleler çoğalmaya, bunaltmaya başlar. Bir güç sanki toparladığınız her şeyi tekrar dağıtmaya çalışmaktadır. Fakat hayat insana neyse ki burada şunu da artık iyice öğretmiştir; hayat tekrar tekrar dağılmamaktır.

Bir insan ikiye ayrılıyor bence, senle ben gibi. Ben, koşuşturan, çalışıp çabalayan, oğul, baba, eş, kardeş, arkadaş, vesaire, hayatın içinden, sense gerçek bir düşünürsün. Papağan gibi aynı sözlerimi, öfkelerimi defalarca usanmadan dinleyen, içimden bana onu yanlış yaptın, keşke öyle söylemeseydin, yavaş sakin ol veya aferin çok iyiydin diye seslenen sen, yani içimdeki  ben. Cansın sen can, tabi ya Can,  sevdim bunu. Sağ ol, düzeltiyorsun, adilsin, beni de rahat ettiriyorsun genelde vicdanen.  Yolları çok karıştırırdım eskiden, umumiyetle daha gençken olabilir böyle şeyler. Çıkmaz zamanlarda zamanla sana daha çok yaklaşmayı öğrendim, beni dizginledin, sakince nasıl çıkılabileceğini gösterdin, sihirli formüller öğrettin, inancımı arttırdın, güçlendirdin, cesaretlendirdin, kendimi buldum sayende. Babama üzülüyorum biliyorsun işte, yapacak bir şey olmamasına üzülüyorum. Zaman öyle hızlı geçti ki dağ gibi insanlar erimekte çaresiz bir bekleyişle kolumuzu kanadımızı kıran bu, esas mesele bu Can.

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(2)

Can dostum, adam diyordu ki “sevmek çok başka bir şey, benim sevdiğim o kadar değerli ki, ben de,  benim sevgim de onun olağanüstülüğü karşısında kifayetsiz kalır, onu bana mahkûm edemem”. Etkilendim okuduğumda, çok yüksek bir duygu seviyesi haksız mıyım?  Şimdi düşün bunları söylediği kadının bu adama deliler gibi âşık olduğunu, bundan daha güzel bir dünya olabilir mi?  Mutlu insanlar, mutlu ilişkiler söz konusuysa zaten hiç bir sorun yok, bırakın kendi kendine yeter, kendi kendine gider. Fakat ben gerek yaşadıklarımda, gerekse gördüklerimde insanları, ilişkilerini çok mutlu göremiyorum. Nedendir bunu da bilemiyorum ama ben genellikle kadınlara yüklüyorum hissi kaville bu işlerin sorumluluğunu. Çünkü kadın isterse,  bir adamı mesela biraz daha yoğurabilir gibi gelir hep bana. He dersen ki neden uğraşsın? Onu ben bilemem ki, ister uğraşsın, isterse uğraşmasın. Ama bütün bir ömre yayılacak didişme de çekilir bir şey değil hani. Ya adamını bul ya da bulduğunu bir gayret eğit, demezler mi? Her kadın iyi bir öğretmendir bir anne olabildiğine göre, kadınlar çok önemli bir toplumda, erkeklerden daha önemli bence.

Korku, berbat bir duygu, insanı kemirip durur. Sesini, soluğunu keser, bir köşede oturur neyi beklediğini bilemeden kalakalırsın. Bir gün hayata bu kadar yabancılaşacağın ve her şeyi düşmanınmış gibi göreceğin aklına gelir miydi? Tabi ki hayır, her şeyi iyi gözle gören insanlar, özellikle hümanistler, tabiri caizse hin ve de cin olmayanlar bir gün bu dediğimi hayretle mutlaka yaşarlar. Emin olduğum bir şey var, bu dünyada durumu idare eden, sözde itibarlı bir konuma yükselen hinler ve de cinler de asla kazanamayacaklar. Sonuçta her şeyin sıfırlandığı bir yaşamdır bu, yani eksi bin de artı bin de sıfır olur bir gün. Söz uçar, mal mülk kaçar, alnının yazısı bile senle gider, yazı kalır, tek yazı kalır. İşte ben Can bu yüzden de yazmak istiyorum, belki diyorum, belki bir gün birinin işine yarar.

Can, bir durgun deniz girdi rüyama, öyle durgundu ki, zamanı tüketmiş gibi veya geleceği diriltecek gibi. Suskunluğa benziyordu duruşu, ne olacağı belirsiz gibi, yorumsuz ve sonsuz gibi… Bilmiyorum, ben de bilmiyorum inan, bazı şeyler hiç aklıma gelmez benim biliyorsun, mesela mutsuzluk aklıma gelmez, umutsuzluk aklıma hiç gelmez, ben bu yüzden çok yaşayacağım galiba, sen de tabi Can.

Her şeyi konuşuyorum, aklıma ne gelirse, belki de saçmalıyorum biraz ama ben burada zaten saçma da olsa anlatmak istiyorum kendi kendime, peşinen söylemiştim. Ben çok akıllı biriyim, eninde sonunda kendimi mutlu edecek bir şeyler buluyorum. Böyle bir tip olmak iyi bana göre. Ne terkedilişiniz, ne maddi anlamda bitişiniz, ne de her neyse sorun, inanın sorununuz kalmaz, nasıl mı? Şöyle, düşünmeyeceksiniz şu an hiç bir şeyi. Banka borçlarınızı, bir türlü evlenemediğinizi, sizi üzen eşi, sevgiliyi, yarın gitmeniz gereken toplantıyı, rahatsız olan yakınınızı, gürültücü berbat komşunuzu vs. vs. düşünmeyeceksiniz şu an hepsi bu, bu kadar basit. Sizin yarın olmanız veya olmamanız bu sorunları değiştirmeyecek ki. Varsayın ki siz yarın ıssız bir adaya düştünüz, ne olacak mesela sizce? İnanın hiç bir şey olmayacak. Sakin olun biraz, sakin olup yapmanız gereken neyse sadece onu yapın.

Çok güzel şiirler düşünüyorum aklımdan Can. Yazdığım çoğu şiirden güzel düşündüklerim.

Bu gün kendimi adamakıllı beğenmeye başlıyorum. Yo korkmana gerek yok megolaman olmadım. Bu güne kadar yanlışmışım gibi kendime, bu arada sana da tabi, haksızlık ettiğim için özür diliyorum. Çünkü hoşlanmadığımız hiç bir şeyi yapmadık ve konuşmadık ki, hangi yanlış? İnsan olmak mı yanlış? Vicdan sahibi olmak mı? Adil olmak mı? Hangi yanlış? İkimizden de memnunum.

Kadınlar diyorum, biliyorum yine mi kadınlar diyeceksin ama hani genelde haklıdır dedik hep onlar için fakat bazen o kadar da yanılgı içinde görüyorum ki onları. Genelde bir serzeniş ve sürekli bir anlayış bekleme hali.  Erkeklerin de anlayışa, hoş görülmeye ihtiyacı var yahu. Bence cinsiyet önceliğine falan sığınmadan önce insan olmaya çalışmalı. Ve ne kadın, ne de erkek birbirine asla tahakküm etmemeli.

Yan bahçedeki elma ağaçları meyvelerini dökmüştür bolca benim tarafa. Böğürtlenler kaç kez kızarıp kararmıştır bile. Kuyumun suları önceleri taşacak kadar dolup  boşalmıştır herhalde şu günlerde. Ya ağaçlarım, ayva, ceviz, toprak,  ne haldedir kim bilir? Ateşimi, çizmemi, soframı bile öylece bırakmıştım hemen döneceğim diye. Çok oldu yolum düşmedi köye gideceğim inşallah, özledim, çok özledim.

Bir gün günlerden ne olur bilmem, çok önemli de değil, yağmurlar başlar belki başlasın o da mühim değil, bir gün döneceğini hissedebiliyor toprak. Bir kadın, kaç kez söylesen içinden ona, olmaz öyle olmaz diye,  ne demek istediğini anlayamayabiliyor hayret,   oysa  ne imkânsız savaşlara girerdin, ne olmadık işlere onun için, olsaydı eğer.

Kendi kendime yazacağım derken nerelere uzandım değil mi? Ben soracaktım sen anlatacaktın, sen soracaktın ben anlatacaktım. Ama hep ben anlatıyorum, hem de aklıma ne gelirse, kusura bakmıyorsun değil mi?  Karmaşık duygular içinde olduğum bir dönem, idare et beni, hepsini buralarda bir yerlerde bırakıp gitgide sadeleşmek istiyorum. Yaşanmışlıkları, sıkıntı ve üzüntüleri, hataları yani sırtımdaki, yüreğimdeki yükleri ata, ata ilerleyeceğiz işte, idare et. Rahat ol diyorsun sağ ol Can.

Eskiden herhangi birine veya bir şeye kızmazdım, bunu isteyerek yapmıyordum, gerçekten kızamıyordum elimde değil. Bazen bana manidar bakardın, neler oluyor, yavaş ol, bu da kim, hak ediyor mu, dostum dikkat vs. ama farkındaysan çok meşguldüm, kaptırmış gidiyordum. Neyse boş ver, sen benim en sevdiğim, en çocuk yanım, her şey çok güzel olacak, inanıyor musun hala bana?

Güzün bütün yaprakları yüreğime düştü. Hiç bu kadar hissetmemiştim koca birer şamar gibi çınarın her yaprağı, bitip tükenmek bilmedi, her fırsatta, her rüzgârda kocaman avuçları, her düştüğü yer bedenimdi, sessizlikte kocaman sesleri, ruhumda kocaman izleri. En son fırtınada geçip gitti sonunda bitti gibi.

 

Kendime Mektuplar(3)

Öyle Bir Gün(24.02.2015)

Cıvıltılara uyandım bu sabah. Evet, ne cik, ne çuk, ne cuv ya da buna benzer sözcükler  cıvıltı kelimesi kadar güzel anlatamaz kuş seslerini.  Koyu bir kışın ardından gözüm açılmadan kuş cıvıltılarına uyanmak şaşırttı beni ve güneşli bir sabahla karşılaşacağımı sandım fakat gri ve yağmurluydu hava.  Kuşlar istem dışı bir refleksle baharın geleceğini şakıyorlardı bence, anladım ben ve seslerini kaydettim. Sonra turuncu şemsiyeli sütun gibi muntazam bir hanımefendinin yol boyu ilerleyişini izledim arkasından.  Dört gündür eve kapanmama neden olan bel ağrısı soluğumu kesiverince tadı kaçıverdi her şeyin birden. Ellerimle bir yerlere tutunmaya çalıştım küfrederken ama sinirlenmekte gelmiyor daha çok acıyor canım. İşlerim olduğu için dışarı çıktım sonra, fakat zorlandım adamakıllı, yürüyüveriyorum unutup sırtımdan kurşunlanmış gibi kitlenip kalakalıyorum. Önce oturacak bir kanepe, sandalye aranıyorum gittiğim yerlerde sonra da kalkamıyorum oturunca. Bankada sıra bana gelince gişeye ulaşabilmek için epeyce mücadele verdim dura, kalka, güvenlik görevlisi gelip el verip itti sırtımdan da bankoya öyle ulaştım. Halimi düşününce gülesim geliyordu, gülsem belimdeki sızı ben buradayım diyor, ağlamaklı oluyordum. Öğleyin bir su birikintisinde iki serçe öyle güzel yıkanıyorlardı ki. Üşümüyorlar mı acaba diye aklımdan geçirdim, üşümüyorlardı herhalde keyiflerine bakılacak olursa. Sabah cıvıltılarıyla ruhumda bıraktıkları lezzeti, günüme kattıkları sevinci düşündüm kuşların suda yıkanan serçeleri seyre dalmışken. Şu kuşlar ne tatlı.

Başka Bir Gün

Ankara, bugün Ankara’ya benziyor, pek bir kara. Kışı işte böyledir, yatıp uyumaktır aslında en iyisi erkenden kararınca hava. Beytepe köyünden Bilkent’e giderken bir pus, bir sis ve kar var ağaçların dallarında, yolun kenarlarında. Eski bir çehre, bir fısıltı, bir bakış belki, gülüşmeler de olabilir hani tozlu bir masadan arta kalan paha da ağır anılar ya da, çıkıverecek gibi pusların arasından.  Bütün bunlara eski demek ne kadar da hep yeni bir söylemdir aslında. Üstüne titrediğimiz ve esasen hiç eskitmeye kıyamadığımız her şeyin karşımıza miadı dolmuş bir biçimde çıkması üzüyor hepimizi biliyorum. Yapacak bir şey yok.

İçimizdeki o yüksek tutku ve aşktır özlediğimiz genellikle. Zaman geçtikçe ve uzaklaştıkça bir yerlerden, gençliğinden kendini özlemeye başlıyor insan.

Ertesi gün, mavi bir gökyüzü, beyaz bulutlar yüzüyor içinde. Bu kadar aydınlık bir günde güneşi göremiyorum acaba nerede?  Karşıda etekleri havalanıyor, gözüm takılıyor, sonra başka bir kıpırtıya kayıyor gözlerim çam ağacının dalları keyifle yaylanıyor, Ocak ayının ortası, bir lodos, bir bahar havası… Bir damla huzur düşüyor yanağıma, göğe baktım çoğaltmak istercesine damlaları sonra etekleri, karşı bahçedeki masanın örtüsü havalanıyor uçuşup duruyor dans eder gibi durmadan. Çam ağacının dalları hopluyor yaramaz çocuklar gibi. Kar yağacak diyorum cılız, kuru bir yaprağa son gücüyle tutunduğu dalından savrulup düşüyor toprağa. Kar yağdı gerçekten. Her yanı kapladı, sokağı, şehri, ruhumun ötesindeki nehri… Kanmıyorum artık, neden kandıramıyorum kendimi? Kar tutmuyor kederlerimi…

Günler Sonra(17.06.2015)

Bir sürü şey oldu ya da hiç bir şey olmadı. Hızlı geçen bir zamanın savurduğu yerden fazla değil bir kaç ay evveline dönmek, detayları hatırlamak mümkün değil neredeyse. Oysa tüm detaylar en ince ayrıntısına kadar yaşandı.   Minicik sevinçler dahi ziyan edilmedi bu yoklukta, gülmeye çabalandı, olmadı tebessüm her fırsatta. Büyük kavgalar yerine susmayı öğrendik. Susmalar ki, sendeki hafifliği ve emniyetinin aksine tehlikelidir senden ötesine. Çığırtkan kuşlar tepende dört dönerken göğü bir akşamüstü aklında tek bir soru: güneş nereden doğacak sabaha? Ve az yürüyüp telaşsız oturmak iki çınarın altında.  Nice sonra bir şey olmayacak diye mırıldanmak olabilecek her şeyin suratına. Basit işleyişi içinde karmaşık denilen yaşamın, neye ne kadar vakit harcadı isen o kadarsın ve tam orasında öylece duruyorsun zamanın, ne gerisinde ne de ilerisine geçmiş değilsin. Zaman şaşmaz bir gerçek, senle ve o zamana beraberinde getirdiklerin ile. Ağaçtaki sakin kuş, göğü dört dönen diğerleri, yağmur kokusu, aklımdakiler, aklımın ucundan geçmeyenler, her şeyi artık çok iyi bilemiyorum, bir şey olmayacak biliyorum.

 

 

Kendime Mektuplar(4)

Bilmem hatırlar mısın? Lisenin bahçesinden geçerken elini arka cebine götürüp çatalı çıkardı aynı zamanda yere eğilip bir taş aldı. Çatala sarılı lastiği usulca döndürerek açtı ve gerdi. Taşı içine koyduğu meşini kendine çekip çatalı ileri iterken bana baktı ve sordu ‘vurayım mı?’. Ömrümce bence cevabı çok net hayır olan bir soruya nasıl dedim bilmiyorum, evet at dedim. Attı ve güvercini sağ bacağından vurdu. Güvercin olduğu yerde zıpladı ve düştü, uçamadı. O an duyduğum pişmanlığı asla unutamam. Koşup aldım yerden gözümde iki damla yaşla, yavruydu daha ve belki de o gün veya bir gün önce uçmayı öğrenmişti. Özürler diledim, yalvardım beni affetmesi için ve onu iyileştireceğime söz verdim fısıldayarak başını öperken. Eve gelip olanları anneme anlattığımda o da üzüldü ama beni teselli etmeye çalıştı olur böyle şeyler diye ve hazırladığı hamuru sarıp bir mandalı ayırıp iki minik sopasıyla destekledi yaralı bacağını. Balkonda bir çamaşır sepetine koyup üstüne bir örtü örttük, mevsim yazdı. Çok dua ettim iyileşmesi ve tekrar uçması için. Zamanla sağlığına kavuştu, balkonda sekti durdu, mutlu görünüyordu. Çocuktum daha, bir gün annemle gezmeye gittik uzak bir yere. Müthiş bir yaz yağmuru yağdı bardaktan boşanırcasına. Eve döneceğiz ama yağmur dinmek bilmedi. En sonunda yağmur durdu eve dönmek üzere kalktık. Yolda gidene dek balkondaki güvercin annemin de benim de aklımıza gelmemişti. Sonra aynı anda birden eyvah dedik, ikimizde nihayet hatırlamıştık. Büyük bir endişe içinde eve varıp balkona koştuğumuzda sepeti devrilmiş, etraf sırılsıklam olmuş, güvercin açılan kanatlarıyla sırtüstü zemine yapışmış ve görüntüye göre galiba ölmüştü. Ben ağlamaya başladım, annem beni teselliye. Bir ara kafasını oynatmaya çalıştığını görünce yaşıyor diye anneme koştum. Annem ütüyü fişe soktu, ısıttığı havlulara sardı güvercini, epeyce uğraştı ve sabah ola hayrola dedi. Sabah uyanır uyanmaz güvercine bakmaya koştuğumda gördüklerime inanamadım. Minik kuş o feci yağmuru yememiş gibi tekrar capcanlı ve gayet mutlu bir şekilde zıplamaya başlamıştı, hatta eski halinden bile iyi görünüyordu. Bu hayatımda tattığım birkaç mucizeden başka bir şey olamazdı. O çocuk sevincimi bugün gibi hatırlıyorum. Uzun zaman geçmesine rağmen uçamamıştı ama hepten ölmesi o yaşımda benim için bir felaket, dünyanın sonuydu. Tek yaşasın da varsın uçmasın ben ömrümce ona bakarım diyordum. Birkaç hafta ben mutlu kuş mutlu gayet güzel bir şekilde geçti. Yaz tatili için kampa gitme vaktimiz geldiğinde güvercini çok sevdiğim komşumuz bir abla vardı, o da beni sever ve benimle çok ilgilenirdi, birlikte çok güzel zamanlar geçirirdik, ona bıraktım ve kuşuma iyi bakacağından emin olduğum için gözüm arkada kalmadan ailemle tatile gittik.   Döndüğümde ilk işim tabi ki ablaya ve güvercinime koşmak oldu. Ablam çok tatlı dilli, hafızamda kaldığı kadarıyla bir çocuk için harika biriydi, bana güvercinle ne kadar güzel günler geçirdiklerini, günbegün hızla iyileşip uçma denemelerine başladığını ağzından bal akarcasına anlattı. Ve bir gün uçup gitmek için ablama yalvaran gözlerle baktığını, kıyamayıp pencereden onu uçurduğunu,  havada süzülürken özgürlüğün mutluluğuyla ona gülümsediğini ve aslında bu gülücüğü bana bıraktığını söyledi. Biraz buruk tebessüm etmeye çalışırken, içimden bir yandan iyileşip, uçmasının pek de mümkün olamayacağını düşünüyor bir yandan da anlatılana inanmak istiyordum. Abla ise düşüncelerimi okur gibi ikna olmam için gökte süzüldüğünü, nasıl yükselip alçaldığını, ona nasıl gülümsediğini tekrar tekrar anlatıyordu.  Sonunda benim için en iyisi, çok daha mutlu olacağı göklere uçup gittiğine inanmaktı, ben de öyle yaptım. Fakat birkaç gün sonra bir arkadaşım ablanın ölen güvercinimi mahallenin çocuklarıyla beraber arka bahçeye gömmeleri için kendilerine verdiğini, bana da söylememeleri için onlara sıkı sıkıya tembih ettiğini ağzından kaçırdı. Hatırladın mı?

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(5)

Babam

Artık o yok. Orada durduğunu sanıyorum. O evde arabasında oturduğunu, arayıp sormam, uğramam gerektiğini, beni beklediğini düşünüyorum. Sonra o yok ki artık diyorum. Artık olmadığını ve hiç dönmeyeceğini, bana oğlum diyemeyeceğini hatırlamak içimi öyle tarifsiz yakıyor ki. Nasıl sakınır, takip ederdi beni. Ne zaman sapıversem ışıklardan gecelere telefonum çalar, geçiştirmeye çalışsam da ruhumu okur, doğru evine git, evden beni ara der, evde olduğumdan emin olmak isterdi. Son yıllarda gitgide telefonları azalmıştı ve bir an geldi tamamen kesildi. Ömrünce beni, sadece beni değil ailesini, sevdiklerini hep koruyup kolladı. Babam iyi bir insandı. Tatlı dilliydi. Herkesin onu sayıp sevdiğini gördüm hep. Dürüsttü, haksızlığa tahammül edemeyen cevval bir adamdı gençken. Hadsiz bir durumla karşılaştığında eyvah derdim, yürüyüp gidemez sözünü sakınmaz, mücadelesini,  münakaşasını her neyse mutlaka gereğini yapardı.  Babam haklıydı. Ben çocukken, gençken, orta yaşlarımda, işime gelmese de kimi zaman, babam hep haklıydı. Düşünüyorum da, bir insan her şeyi nasıl bu kadar kararında yapabilir, bu denli ölçülü olabilir? Şaşırdığım, saçmaladığım zamanlarım olmuştur yaşamımda ama babamın hiçbir konuda aşırıya kaçtığını, bizleri üzdüğünü hatırlamıyorum. Baba sağ ol anneme çok değer verdiğin için, çocuklarına çok değer verdiğin için, istikrarın ve her şey için sağ ol. İyi bir arkadaştı, onunla şiddetli bir kavgamızı da hiç hatırlamıyorum. Gülerdik, gezerdik, yer, içerdik beraber son birkaç yıla kadar. Son iki yıldır hastalık iyice bastırınca yürüyemez, konuşamaz hale geldi gitgide. Yine güldürmeye çalıştım aramızdaki bize has komikliklerimizle, hep gülmeye çalıştı, birkaç kelimede olsa konuşmaya çabaladı. Öyle güzel oğlum diyordu ki son ana dek kalan az gücüyle, uzatarak içinden, derinden. Sevgi doluydu ve her şeyin özeti gibi: oğlummm… Bir ara babam daha yaşar sanmıştım ki birden gitti (19.Şubat.2016). Son gecemizde yanına uzandım, çok sarıldım ona. Elimi sık baba dediğimde elimi sıkabiliyordu hala. Mete abim telefonda ona ormancıyı söyledi yine bilmem kaçıncı kez, ilk defa duyuyor gibi dikkatle dinledi ve oğlummm dedi son kez ona (yavrummm dedi pardon abimin de doğrulamasıyla ben de hatırladım düzeltiyorum, bu da ilginç genelde oğlum derdi bizlere). Sonra Mehmet abimle görüştük, ona da son sözü selam oldu. Bazen daha uzun cümleler kurmak isterdi, bir şeyler anlatmak son zamanlarda,  kimi dediklerini anlayabiliyordum, genelde annenize iyi bakın diyordu. Son gecemizde de bana ısrarla bir şeyler, her şeyler söylemek istedi ama anlaşılmıyordu artık. Birden o kadar ağırlaştığını bilmiyordum, iyi ki uğramışım, sarılmışım ona.  Ve sonra uyumaya başladı babam. Ertesi günün akşam saatlerine kadar sürdü bu uyku zar zor nefeslerle. Tam annemle başını kaldırıp yastığını düzeltelim, sırtı terlemiş çamaşırını mı değiştirelim, sırtına bir havlu mu sokalım derken babam kollarımda tık diye gitti, zar zor aldığı nefesler bir anda bitti. Öbür tarafa geçmek için ufacık bir itekleme bekler gibi hani. Önce inanamadım bir süre, keşke hiç ellemeseydim dedim hatta. Sonra yüzüne yayılan tebessümü gördüm net olarak. O kadar da zor değilmiş ölmek oh bitti, üzülmeyin der gibi. Haliyle korkuyordu sondan, nasıl olacak ki gidiyorum ben dediğinde, çocuk olma Burhancım ne ölmesi derdim. Gözleri yaşlı gülmeye dururdu. Evet, babam yok artık, gitgide derinleşen bir boşluk. Uzun süre alışamadım yitip gittiğine. Orada, o evde duruyor ve ona gitmem gerekiyor gibi geliyordu başta hep. Sonra babam yok artık, yok ki demeye başlayınca dünyada güya çok önemli hiç bitmeyen işlerimin büyük bir bölümü bitmiş gibi hissettim. Ya da babam yoksa ne işi gücü gibi bir vurdumduymazlık veya babam öldü daha başka ne olsun ki gibi bir boş vermişlik, böyle yani. Ama en çok, dünyada beni düşünen, benim için endişelenen kimse kalmamış gibi hissediyorum. Sende mi, biliyorum Can, ne kadar üzgün olduğunu biliyorum.

 

 

 

 

 

 

Alper

Alperi bilirsin, bizim Alper, deli dolu koca bir adam. Hastalanmış haber verdiler koşup gittim, çok üzüldüm, sarıldık. Kaldığımız yerden aynı sevgiyle… Önemli bir operasyon geçirdi, üç gece beraber kaldık, sabahladık hastanede, konuştuk durduk, tabi daha çok eskilerden, aşağı mahalleden, yukarı mahalleden, maçlardan, kızlardan, o güzel yazlardan, dostluklardan. Güzel günlerdi, güzel çocuklardık bütün çocuklar gibi. Sonrası gençlik daha farklı bir dönem, aşklar, hayata dair ilk göz kırpışlar, anılar, anılar… Biz aynı hayalleri kurardık Alperle, oldu olmadı, tuttu tutmadı. Lakin hala hayal kurabildiğimizi fark ettim onunla. Ben anlattım, o anlattı, o daha çok anlattı Allah çene vermiş adama. Bir sürü projeleri, parlak fikirleri var, hepsini yazdırdı bir kenara, önce memleketi sonra hepimizi kurtaracak. Koçum sen hele bir iyi ol tamam hepsini halledeceğiz, hatta köyde oturduğumuz masadan görünen imkânsız çamlık tepeye bile çıkacağız bir gün. Şimdi senden ricam güzellikleri düşünmen ve bir an önce iyileşmen, inşallah ve lütfen. Sevgili arkadaşım, dostum, temiz kalpli kardeşim Alper’e aşağıdaki satırlarım.

‘Eskisi kadar masum değil dünya, yalnızlık şimdi akıllarımıza düşen köy, ötesindeki orman, çamları giyinmiş dağ, başındaki duman… İnceden bir kar yağıyor fikri saf yüreklerimize, hiç üşümüyoruz, korkularımız üşümüyor… Sonra her şeye benziyor yalnızlık, yalnızlık işte… Martı seslerinden uzak tahta masa tarlada, üveyik gözlü bir damla buzulların arasından usulca kıvrılarak yoluna akan su… Gözlerimiz çakmak, çakmak, yıllanmış düşlerimiz çıra, bir ateş yakasımız, bir ışık olasımız hep var ya hani kararmadan hava sonra oturup başına dünyanın en güzel hayalini kuralım ve saatleri sevgiye yine, olur mu?  Artık eskisi kadar masum değil dünya, ama sen hep aynı, heyecanlı, yürekli ve çocuk hala.’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(6)

Yazamadım bir müddet. Elim, dilim varmadı. Yaşama sıkıca tutunmaya çalıştığımız hayat ağacımızın kocaman sevgi dolu bir dalı; babam gitti önce, sonra hayal yüküyle Alper, zamansız kırılıp düştü toprağa. Yitip giden üzerine çok sözler söylenir ama yitip gitmek dönüşsüz, sözün bittiği bir yer. Söz bitse de içimde onlardan hala bir telefon gelebilme ümidi taşıyor olmam neyle adlandırılabilir onu da bilmiyorum. Bu manada zaman ilerledikçe gitgide yoksullaşacağız gibi görünüyor. Karışık duygular içerisinde, hatta umudun tuş olma noktasında bile sığınabileceğimiz tek liman bence sevgi. Sevgiler, mutluluklar biriktirmek, güzelliklere koşmak koşarken ayaklarımız, çarparken yüreklerimiz. Öncesi sevgi. Sonrası sevgi.

Yazmak istiyorum yine, kafamı toparlamak, sözcükleri içimin tepeciklerinden yuvarlamak istiyorum aşağıdaki yumuşak çimenlere, sulara. Ddd; dur, düşün, dinlen diyorum kendi kendime. Durmak ve düşünmek sessizce, Can, dinlendiriyor, arındırıyor insanı. Öfkeyle değil sevgiyle yaşamalısın, dilinden güzel sözler dökülmeyecekse susmalısın diyorum kendi kendime ve rahatlıyorum gitgide.   İnsanın zenginliği ya da fukaralığı yüreğinde, evet bunu fark edememek mümkün mü şu hayat grafiğinde? Koşuşturma içinde günlük sorunlarla boğuşurken ve kendi kendimizin moralini daha da çok bozarken fark edemediğimiz ya da kaçırdığımız şey ne? Hayatımız. Sevgi, mutluluk ve güzellikler toplamaya çoğu zaman sıra gelmeyen hayatımız. O yüzden önce bir dur dedim kendime, dünya işlerine biraz ara verip durdum. Sonra düşündüm sakince, düşünürken kimseye kızmadım, kimse benim düşmanım değil ki, herhangi bir sorunum varsa bu tamamen benimle ilgili bir durum ve ben bunu sevgiyle çözeceğim eminim, böyle durup, düşününce dinlenmeye başladığımı hissediyordum. Yani bunun bana hemen iyi geldiğini söyleyebilirim. Ddd; dur, düşün, dinlen.

Birçok şey çoğu zaman yolunda gitmiyor bu dünyada, hatta çokları günden güne daha da kötüye gittiği yönünde hem fikir. Dışımızdaki gidişatı değiştirme gücümüz pek yok. Ancak kendi küçük dünyalarımıza nispeten müdahale şansımız var. İnsan iyi bir şeyler yapmalı, karınca kararınca elinden geldiğince insan iyi bir şeyler yapmalı. En önemli birliktelik; aile, keza diğerleri; akrabalar, arkadaşlar, komşular ve daha bir sürü iyi insan var bu dünyada. Tanıdığımız, tanımadığımız, beraber yaşamaktan, varlıklarından mutlu olduğumuz. Dünyalarımızda içindeki insanların bizden hoşnut olmasını hepimiz isteriz. Köşedeki esnaf, hatırını sorduğumuz ihtiyar, misal yürüdüğümüz yol, yanından geçtiğimiz ağaç, giydiğimiz gömleğin bile bizden hoşnut olmasını isteriz. Nasıl olacak? Sevgi ile çoğumuzu cezbeden sevgi ile. Sevmeye gönüllü, hoşgörülü ve saygılı yaşamak bir ego değil daha çok bir refleks bence, fakat öğrenilebilir de. Duygusal manada daha katı, sevgiye bu denli ilgi duymayanları da yadırgamıyorum ama sevgi dolu bir yaşamın güzelliğine, gücüne de çok inanıyorum. İyi insan olma, övgüyü kapma meselesinde de değilim açıkçası, önce zarar vermeyen insanı önemsiyorum daha çok. Ne kokar ne bulaşır diye tabir ederler ya hani bazılarını, valla bence olabilir daha ne istiyorsunuz derim içimden, tek kırıp dökmesin, aldatıp, yanıltmasın da. Nasıl olsa gün gelecek hepimiz sevmeyi öğreneceğiz eminim. Mutlu olmak için kendimizi, insanları, her şeyi, bir böceği, çiçeği, eşyayı, her şeyi sevmenin sihrini keşfedecek, paranın, çıkarların, hırs ve ihtirasların ötesindeki huzura kavuşacağız bir gün. İnsan manasını iyi kavramalı gerçekten, enikonu düşünmeli, çoğu düşünmüyor gelişigüzel davranıyor ve konuşuyoruz. Akıl ve dil çok mühim bir hazine. Doğruyu bulmak, bilmek önemli ama doğruyu yaşamak ve yeri gelince konuşmak bir keyfiyet değil bir nevi görev, mecburiyet kendine, herkese karşı, en başta da çocuklarımıza karşı. Konuşmak önemli gerçekten de, düşünerek en güzel biçimde konuşarak ifade etmek.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(7)

 

Öyle görünüyor ki yine uykusuz bir gece. Yorgun gölgesine bakılacak olursa bıraksa kendini uyuyacak belki de. İzliyorum, sürekli bir şeyler yazıyor, genelde kederli, düşünceli bir hali var. Onu gördükce çok düşünmeye çalışan hiç bir şey düşünemez, çok çabalayan hep boşa kürek çeker gibi bir hisse kapılıyorum. Sigara için balkona çıkıyor arada, çektiği duman mı acı mı belirsiz. Karışık, ne yapacağını bilemiyor sanki fakat bir yandan da hep bir dik duruş çabası içinde. Birkaç ay oldu yan daireye taşınalı, asansörde gözgöze geldik birkaç kere, selam verdik birbirimize. Sakin, zararsız birine benziyor ve kibar son derece. Gülünce içi görünüyor, yüreği ferahlatan hoş bir duruşu var. Ancak hepsi bu kadar. Yüzbin yıl geçse aradan merhaba, merhaba, gülümseyen bir yüz, daha fazla yaklaşmak imkansız, yaklaşmasını beklemek nafile. Sessizce gelip giriyor evine, sabah erkenden aynı şekilde çıkıp gidiyor, bilmem nereye? Onun gözünden kendimi görmeye çalışıyor, benim için ne düşündüğünü merak ediyorum. Belki o da benim hakkımda karmaşık düşünceler taşıyor. İşsiz güçsüz biri olarak mı görüyor acaba beni? Aslında doğru işsiz güçsüzüm. Emekli olduktan sonra yüzümüze bakan olmadı, iş olsa çalışmak isterdim elbette. Belki o da benimle dost olmak istiyor ancak yaklaşamıyor ve işin kolayına kaçıp bir gülüş ve selamla geçiştiriveriyor. Hak vermiyor da değilim, ne  yapsın ki adam diyorum, kim bilir ne derdi vardır. Bu zamanda insanlar kabuklarında, kendi gaileleriyle debelenip duruyor, nerede o eski komşuluklar, muhabbetler. Belki de bu düşündüklerimin hiç biri aklının ucundan bile geçmiyor. Ortada iki kişi arasında bir durum varsa bu sadece birinden kaynaklanan bir durum değildir ama birinin fazladan bir adım atıvermesi uzun bir yol arkadaşlığına da dönüşebilir. Ben ne düşünüyorum, o benim için acaba ne düşünüyor birden bütün bunlar çok saçma geldi.  Tam vazgeçecekken tüm bu saçmalıklardan, yan balkondan beni gördü, kabahat işlemiş bir çocuk gibi apar topar düşüncelerinden sıyrılıp, güleç bir selam fırlattı. Suskunluğa meydan vermek istemediği için hemen ve sırf konuşmuş olmak için havalar soğudu dedi ellerini ovuşturarak. Evet soğudu dedim, elimdeki çay bardağını uzatarak buyrun size bir çay ikram edeyim demiş bulundum. Bu teklifimden heyecanlandığını gizlemeye çalışarak çok teşekkür ederim fakat yetiştirmem gereken bir yazı var diyerek defalarca teşekkür etti. İyi akşamlar diyerek dünyalarımıza döndük. Ben hiç olmazsa o fazladan adımı atmış olmanın huzuru ile fakat bu adama daha fazla yakınlaşamayacağımı da anlayarak kitabıma daldım.

Günler sonra çarşıya çıkarken apartmanın bahçe kapısından bir adım atmıştım ki önümde kabarık bir zarf duruyordu. Almak için eğilirken bir yandan düşürenin oralarda olabileceği ihtimalini hesaba katarak hızla etrafıma bakındım, ortalıkta kimse yoktu. Acaba bu zarfı kapının önünde yoldan geçen biri mi düşürmüştü yoksa apartmandan biri miydi? Zarfın üstünde herhangi bir yazı yoktu.  İçinde dörde katlanmış  kalın bir kağıt grubu vardı. Ne yapacağımı bilemez bir halde hala bir ümitle aranan gözlerle kendi etrafımda bir tur attım. Al başına iş diye söylenirken  zarfı kabanımın iç cebine sokuşturdum. Gece el ayak çekilince cebimden zarfı alıp önümdeki masanın üzerine koydum. Bana ait olmayan bir zarf, içindekileri okuyamam, diyelim ki okudum zaten titiz biriyim al başına bir iş daha, neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Evet kesinlikle okumayacağım fakat ne yapmalıyım? Kapı kapı dolaşıp bir zarf düşürdünüz mü diye insanlara mı sorayım? Ya da alıp çöpe mi atayım? Belki de okumalıyım kime ait olduğunu bu şekilde anlayabilirim. Sokaktan geçen biri düşürdüyse zaten onu bulmam imkansız. Bir ara en iyisi yarın sabah bulduğum yere bırakıvereyim diye de düşündüm. Bilemedim.

Uzun bir süredir açmadığım çekmecemde unuttuğum zarfı görünce bu sefer tereddütsüz mektubu çıkarıp okumaya başladım.

Merhaba

2012 yılında size çok detaylı bir mektup yazmış fakat göndermeye gerek görmemiştim. Ancak zaman içerisindeki birkaç diyaloğumuzda da gördüğüm kadarıyla ailecek gelmiş olduğumuz noktada en ufak bir sorumluluk hissetmemektesiniz. Üstüne üstlük bana karşı nedenini anlayamadığım öfkeli, suçlayıcı bir tavır içindesiniz. Bu şekilde bu işin vebalinden kurtuluyorsunuz herhalde! Çok hakkım var oğlunuzun, dolayısıyla sizlerin üzerinizde. Bu parayla pulla ölçülebilecek bir şey değil. Doğruluğum, çalışkanlığım, gayretimle, istikrar ve iyi niyetimle onca yıl ne kadar rahat nefes alabildiğinizi de çoktan unutmuş görünmektesiniz. Bakın size birkaç hususu tekrar hatırlatayım. Benim aydınlık bir yolum zaten vardı. Siz beni çetrefilli,  zahmetli bir yola sürüklediniz. Ben bunu bilemezdim, çünkü size itimat etmiştim. Buna rağmen o zor yolda yıllarca mücadele ettim, gençliğimi verdim. Sonra ne oldu? Yol bitti dendi ve öylece orada ortada kaldım. Sözler tutulmadan, hakkım verilmeden beni, hadi beni bırakın ailemi yüzüstü bırakmayı kendinize yakıştırıp, içinize sindirebiliyorsunuz. Söylenecek laf yok size ama bir iki kelime etmeden de duramıyor insan. Hayatım boyunca maddiyattan ziyade maneviyata önem vermiş biriyim. Bu yüzden de ne verilen sözlerin, ne hakkımın peşine bile düşmedim gayet iyi bildiğiniz gibi.  Fakat beş altı yıldır yaşadığımız gitgide artan sıkıntılarla geldiğimiz bitik nokta tamamen sizin eserinizdir.  Son söz olarak, bize yaptığınız bu haksızlığı ben ve eşim asla kabul etmiyoruz, sizi affetmeyeceğiz ve Allaha havale ediyoruz.

…… 03/09/2015

Ek: Tarafınıza yazmış olduğum 21.03.2012 tarihli mektubum.

Herhangi bir isim olmadığı için kime yazıldığı, kimin yazdığı anlaşılmıyordu.  Merak ettim ve bu kez daha önce yazıldığı söylenen diğer mektubu okumaya başladım.

Uzun bir mektuptu, okudum, okudum. Umduğumun aksine tek bir isim geçmiyordu içinde. Yine kaldırıp koydum çekmecemdeki yerine. Üzerinden çok zaman geçti. Zamanla çok iyi bir dost olduğum yan komşum ile bir gün konuşurken, eski çalıştığı iş yerinden, orada yaşadığı tatsızlıklardan bahsetti. Konuşmalarının bendeki sahipsiz mektupla benzeştiği noktalar oldu. Ve nihayet mektubun sahibini bulduğum düşüncesiyle koşup çekmeceden zarfı getirip dostuma verdim bunu hatırladın mı diyerek. Aldı, içinden kağıtları çıkardı, şöyle birkaç sayfaya hızlıca göz attıktan sonra dudağını bükerek bu ne dedi.  Senin değil mi dediğimde hayır ne alaka diyerek anlamsızca yüzüme baktı. Tam sahibini bulduğuma emin olmuşken tekrar sahipsiz kalan mektubu önce kenara fırlattım, sonra çekmeceye götürüp koydum. Sonra düşünmeye başladım. Bir sürü haksızlıklara maruz kaldığını anlatan kişiyi düşündüm, ona haksızlık yapanları düşündüm. Birkaç gün kafamı meşgul eden mektup hakkında sonunda bir kanıya vardım. Bu, sahibine ulaşmamış, kendi kendine yazılmış bir mektuptu belli ki. Fakat hak, suskun kalarak, peşinde koşmadan kendi kendine mektuplar yazarak aranmaz ki. Herkesin bir hikayesi olduğu gibi bu da birinin hayatından bir kesitti. Mektubu yazan ne kadar haklıydı, haksızdı tam olarak bilemeyiz fakat yazdıklarına bakılacak olursa yaşadıklarından dolayı çok üzüldüğü, büyük bir haksızlığa uğradığını düşündüğü kesindi. Aramızda oluşan telapatiyle ona içimden şunları fısıldadım: hayatın her neresinde olursak olalım, kayıplar ya da kazançlar içinde bulunalım, düşününce seni mutlu eden gerçekleştirdiğin ya da gerçekleştirebileceğin bir hayalin var mı? Evet var dedi, cennetim var dedi. Sonra telaşla hem konu sadece para değildi sürekli maddi çıkmazlarından bahsetmenin utanç ve pişmanlığı ile, esas mesele umursanmamak, bir teşekkür bile edilmemesiydi dedi.   Hepsi önemliydi dedim, elbette para da,  hissettiklerinden, duygularından utanma ama artık takma, hele ki bir cennetin varsa (herkesin bir cenneti olmalı ruhunda), hadi herşeyi unut dedim. Madem ki mektubun gelip beni buldu ve muhatap oldum istemeden, sana karşı sorumlu hissediyorum kendimi, ben senden özür diliyorum yaşadıklarından dolayı, senden özür diliyorum seni üzenler adına, artık unutmalısın olanları, haksızlık seni üzer ama sahibini ezer gün gelir dedim.

Fısıltılarımı duyduğuna dair bir inanç oluştu içimde. Yıllardır içine attığı, kimseyle paylaşamadığı, içinde büyüttüğü, büyüttükçe altında ezildiği “kendine mektubu”nu yırtabilir miyim diye sordum usulca. Evet anlamında gözlerini kapayıp başını salladığını hissettim. Zira sırtında dağ kadar yük, önünde  koca bir duvar, engeldi bu sahibine ulaştırılmamış mektup. Yırtıp attım, bitti dedim. Oh dedi sanki, duyar gibi oldum, oh kurtuldum.

 

 

 

Kendime Mektuplar(8)

Maçlar

Bilirsin, 60’lı yılların sonlarına kadar, televizyon hayatımıza girene dek radyolarımız vardı. Pazartesi geceleri ailecek mikrofonda tiyatro, sabahları annemle arkası yarınları dinledik. Babamın tıraş olurken “sen bir şahinsin ben garip serçe attın kalbime demirden pençe” diyerek şen şakrak radyodaki şarkıya eşlik ettiğini, anneannemin müptelası olduğu Arap Bacıyı hiç kaçırmadığını, büyükbabamın saat başı selamlaştığı ajanslarını hatırlıyorum. Keza babamın radyodan dinlediği maçlarla büyüdüm diyebilirim. Sadece ben değil bizim kuşak fonda bahsettiğim o radyodan maç sesine aşinadır. Fırına gidersin maç, bakkala inersin maç,  genelde pazarları amcamlara gideriz, aynı terane,  radyonun sesi sonuna kadar açık, maç, maç, maç.  Bazı hafta sonları babam beni top sahasına götürür elimde bir simitle ben kenarda oynarken o bir güruh insanla ayakta kıran kırana mahalle maçlarını izlerdi. Sonraki yıllarda önemli bir reform olarak semtimizde bir spor tesisi açılınca amatör küme, müesseseler ligi maçlarına büyük bir keyifle gider olduk. Tesis açılınca iptidai top sahasının havası kaçmakla beraber daha uzun yıllar işlevini sürdürdü. Bir yandan tv ile beraber seyirciliğe terfi ettiğimizden radyoların düğmeleri biraz daha az açılmaya başlanmıştı. Bugün o eski toprak top sahaları kalmadı fakat radyo, felsefesi çok güçlü bir aygıt, vardı, hep var olacak, geçmişten geleceğe bir bağ, ortak bir değer.  Öyle ki babaannem bugünleri görse tek radyoyu bilir, başka da hiçbir şeye akıl sır erdiremezdi eminim. Televizyonu dahi görmeden vefat etmiş, bilgisayarı vs. nasıl anlatacaksınız.

Fener aşkım Ankara’da abimin götürdüğü Ankara Gücü maçlarında iyice depreşti. Ankara Gücü o yıllarda en kralına kök söktürüyor, taraftar hatta her Ankaralı gururlu güçlü Ankara Güçlü yani. İlk maça gittiğimde Fener sahaya çıktığında kulakları sağır eden bir tezahürat, bir konfeti yağmuru, tüylerim diken, diken olmuştu. Babadan, özellikle abiden, aileden yani Fenerliyim ama orada hak verdim onlara ‘evet bu takım tutulur’ dedim. Aslında bir takımlı olmanın hikâyesi hep buna benzer. Sene sanırım 1973, onbirimdeyim, bir FB-GS Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı. Yaz günü sabahtan gitmişiz abimlerle gece maçına, ortalık bayram yeri, insanlar mutlu, yedik, içtik, tavlalar atıldı, tezahüratlar atıldı, nihayet maç başladı. Metin Kurt, daha maçın başları topu sağ çizgiden sürüp şandelden golü atmaz mı? 1-0 mağlubuz. Eyvah falan derken kısa bir süre sonra Cemil Turan 1-1, arkasından penaltıdan Fuat 2-1 kazandık. Ve bir FB bayramı gecesi, gömlekler fora, kunduralar elimizde çıplak ayaklarla ve kafilelerle stattan Tandoğan, Gençlik Caddesinden eve döndük, çocuklar gibi şendik. Hatıramdan yine bir Fener maçı, seneyi tam çıkaramıyorum, günlerden Pazar, rakip Ankara Gücü yine.  19 Mayıs tadilatta, babamla Cebeci Stadındayız. Nasıl kar var, buna rağmen stat ful dolu,  en aşağıda tel örgülere yapıştık maçı takip ediyoruz. O maçı da 1-0 kazanmıştı Fener. “Üşüdük ama değdi” dedi babam. Babam ki yaz melteminde titrer, soğuğa hiç tahammülü yoktur. Ne üşümesi babacığım donduk resmen. Her dönemde güzel bir tutkuydu futbol. Hala öyle.

“Utanmaz herifler bu nasıl oynamak, ayakta duramıyorsunuz,  rezil ettiniz be, mahalleye hangi yüzle gireceksiniz”. Harbiden bütün arkadaşlar fevkalade üzgünüz zira yukarı mahalleyle aramızda ezeli bir rekabet var. Kendi çapımızda bildiğin FB-GS rekabeti hani. Bazen onlar yener bazen de biz yeneriz fakat bu sefer feci bir hezimete uğramışız. Her ne kadar dar günde kenetlensek de yukarı mahalle ile her konuda hep bir yarış vardır. Bu yenilgi, dahası hezimet, onların günlerce alay konusu olmak, mecbur bile kalsak mahallenin yukarısına geçememek demek. Ya bizim kızlara ne diyeceğiz? Gören görmeyene, duyan duymayana anlatacak milletin yüzüne nasıl bakacağız? İşin özeti, bu yenilgi önümüzdeki maça kadar berbat bir şey demek, o maçı kazanmaktan başka çaren yok demek. Önemli zaferler kazanmıştık oysa. Yine bir keresinde bunlara farklı yenilirken peş peşe golleri sıraladık, çoğunu da ben attım öğünmek gibi olmasın. Maçın sonunda durumu berabere getirdik. Benim lastik ayağımdan fırlamıştı ki sağdan korner atacağız. Ayakkabı elimde koştum gelen topa çoraplı ayağımla voleyi çaktım gol, maç bitti kazandık, omuzlardayım. Bu kez olmadı işte. Takım kaptanı aynı zamanda çalıştırıcımız olan abimiz patika yoldan sokağa doğru yürürken bağırıp çağırmaya devam ediyordu. “Utanmazlar, ben size böyle mi öğrettim biriniz çalım üstüne çalım pas vermez, biriniz gider müdafaaya dönmez, yazıklar olsun” dedi ve esas bombayı patlattı. “Karı sizde, kız sizde, içki, sigara, kumar hepsi sizde oynayamazsınız tabi”. Düşük omuzlarımız hafif yollu dikleşirken, başlarımızı önümüzden hafifçe kaldırıp arkadaşlar birbirimize bakmaya çalıştık. Yaşlar 15-16, söylenenlerin aslı yok tabi ama nerdeyse inanır gibi vay neymişiz hesabı baya bir havaya girmiştik. Bu kederli günümüzde abimiz yapacağını yapmıştı yine ve gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Ta ki küfrederek evine gittiğinde, bütün arkadaşlar daha fazla dayanamayıp kahkahaları koyuverdik. Güldürebilmek, gülmek ne güzeldir. “Karı sizde, kız sizde…”, aklımıza geldikçe hala tebessüm ediyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(9)

Aganigi

15-16’lı yaşlarımızda mahallede büyüklerimiz olan delikanlı abilerimiz malum sevdiğimiz, saydığımız, çok şeyler öğrendiğimiz, örnek aldığımız nezdimizde itibarlı kimseler. Fakat bazıları baya bir uçuyor, desteksiz sallıyorlardı. Bunlar güya mahalleden veya genelde tanımadığımız kızları parka veya pastaneye götürüyorlar, keşküller yenilip, limonatalar içiliyor, sonra elini tutuyorlar, kızı eve atıyorlar, daha neler, neler… Biz küçükler hayranlıkla onları dinliyor, heyecanla e sonra deyince hepsi söz birliği etmişçesine afili bir bakış atıp, “sonrasını kurcalamayın anlarsınız işte aganigi” diyerek hınzırca gülüyorlardı. Kimileri işi iyice abartıyor, rüya kadınlarla beraber olduklarını falan söylüyorlar, olmadık senaryolar yazıyorlardı. Hilafsız anlatıldığı gibi bir şey ya hiç olmamıştır ya da binde biri belki. İşin enteresanı kendileri de anlattıklarına inanıyor, “bekletmeyim yengenizi” edalarında toz olup gidiyorlardı.  Bir zaman sonra etki altında kalan ben yaştaki daha küçüklere de iş sirayet etti. Arkadaşlar mahalledeki kızları kapışıyorlar, hayaller kuruluyor, olmamış şeyler olmuş gibi anlatılıyordu. Ben şanslıydım, bir sevdiğim zaten vardı, onun için ben kimseyi kapmaya çalışmadım. Çocukluk aşkı gibi var mı? Her fırsatta sokakta, parkta o köşe, bu köşe kısacık da olsa buluşuruz. İzin alamadığında küçük bir çocukla acele yazılmış minik mektuplar ulaştırır, aynı çocukla ona cevap yollarım, bu şekilde haberleşiriz. Daha geniş vakitlerde ise geziyoruz, tozuyoruz, çaya, dansa gidiyoruz, el ele, göz göze, sarılıyoruz birbirimize, sarılınca ayrılamıyoruz saatlerce. Konular, konuşmalar, gülüşmeler hiç bitmiyor, gün yetmiyor, bir suskunluk çöküyordu fakat ayrılık saati gelince. Susuyoruz, susuyoruz, susmaktan vaktin geçişini anlayamıyoruz bu seferde. Bu nedenle hep gecikir, koşarak giderdi evine. En saf, en masum zamanlar, ne güzel günlermiş… Başka bir şey anlatıyordum aslında. Hatırladım evet,   arkadaşlar arasında uçuşan yalanlarla işler büyümüştü. Bir kızın elini tutmak, sarılmak falan iyi güzel de biraz daha fazlasını yapmam gerekiyor diye düşündüm. Başka bir kızla arkadaşlarıma “vay arkadaş” dedirtecek cinsten bir deneyim yaşayıp en hızlı olmak istiyordum. Harekete geçip sınıftan bir kızı gözüme kestirdim ve tost ısmarlama vaadiyle bizim eve yakın Mercek Mustafa’nın dükkânda yüksek taburelere oturtup yaz deftere den yedik, içtik. Sonra güçlükle bize gitmeye ikna ettim arkadaşı. Benim odaya kadar ulaştık, müzikti şuydu buydu derken albümde resimlere bakarken kıza sarılmaya kalktım. Bendeki zekâya bak basit bir sınıf arkadaşlığının ötesinde en ufak bir hukukumuz olmayan kızı sen at eve sonra,  aganigi, oldu! Tabi bu sırnaşıklık önce sert bir duvara çarpar, ben ısrar edince başladı bir karakucak, nihayetinde yüzümün iki yanına okkalı cırmıklarla kendime geldim. Biz odadayken aralıklarla hayal meyal kapı çalınıyordu. Namıma yüz karası bir gün. Odadan çıkıp gidecekken o da ne? Salonda çoğu arkadaşlarımın anneleri olan misafirler toplanmış, annemin kabul günüymüş o gün ve sokak kapısına ulaşmak için onların önünden geçmek gerekiyor. Şaşkın bakışlara maruz kalarak kız önde ben arkada, bir yandan kıpkırmızı yüzümü saklamaya çalışıyorum, güldük, selam verdik ve ışık hızıyla yok olduk. Allah’ım bu nasıl bir felakettir. Moralim sıfır fakat bir yandan da karmakarışığım. Teyzelerin çocuklarına benim odadan bir kızla çıktığımı anlatacaklarını biliyorum, acaba bu facianın züğürt tesellisi bu olabilir mi? Ya da yüzümün cırmıkları teyzelerin gözünden kaçmamış olup fiyasko anlaşılıyor muydu bilemedim tabi.  Bu konuyu bilahare düşünmeye yatırarak, özürler eşliğinde kızı durağına bırakmaya giderken, yarın okula gidip o sınıfa nasıl gireceğimi, arkadaşımın yüzüne nasıl bakacağımı düşünüyorum bir yandan. Sağ olsun delikanlı kızmış,  ertesi gün en ufak bir renk vermedi, bundan kimseye bahsetmedi ya da en azından ben öyle düşündüm ki biraz olsun rahatlamış, normale dönmeye başlamıştım. Bu elim hadiseden kısa bir zaman sonra başka bir sınıftan çift dikiş giden, biraz aykırı, yaşça da benden büyük bir kıza âşık oldum, daha doğrusu o zamanki aklımla öyle zannediyorum. Birkaç gün her şey mükemmel, rüya gibiydi. Uzatmayalım o günlerden birinde çabucak benim odada bulduk kendimizi. Pikapta Barış’ın son long play’i Kol Düğmeleri, Gülpembe dönüp duruyor. Albümdeki resimler faslı sarılmalar, dudaklar birleşiyor, harika. Harika da dur demesini, beni engellemesini bekliyorum artık, çünkü dahası beni aşacak, yok, ilerliyoruz, bu kadarını beklemiyorum. Az sonra kız nü, ben sergideki enfes tabloya kilitlenmiş bir sanatsever misali donup kaldım. Herhalde fazla kaldım ki kız üşümüş olmalı, öfkeyle toparlanıp, hadi gidelim dedi, çıktık. Bir afra bir tafra, bu kadar da büyütecek ne vardı anlamadım. Hem bize bir kıza zarar vermeme fikriyatı aşılanmış, öpelim dedikse, başka bir şey demedik ki. Neticede kız birkaç gün sonra beni “çocuksun” diyerek terk etti. Baya bir bozuldum, utandım da tabi. Benim bu fiyaskolarım ne olacaktı böyle. Hoş bu son ataklarımla mahallede biraz nam yapmıştım. Benim için yere bakan yürek yakan falan diyorlar, havam yerinde ama işlerin iç yüzü de gel gör ki böyle işte. Koşarak soluğu o ara ihmal ettiğim sevgilimin yanında aldım, ona sığındım resmen. Kulağına gelenlerden kırgındı bana. Onun gönlünü aldım, tek sevdiğimin ve seveceğimin o olacağını söyledim. Güldü bana, sardı, sarmaladı ruhumu, kırılan gururumu, el ele tutuşup, sarıldık yine saatlerce… Çocukluk aşkı gibi var mı?

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(10)

Dün gece salondaki küçük kütüphaneden rasgele bir kitap seçmiş ve okumaya başlamıştım. İlk birkaç sayfayı salimen geçmiştim. Böyle söylememin nedeni ilk sayfalarda bazen bıraktığım, devam etmediğim de oluyor. Hatta genelde ilk sayfaları birkaç kez okuyorum, sonra kaptırıp gidiyorum, tabi kaptırabilirsem. Elimdeki kitap çabucak okumaya teşvik ediyordu beni. Bir yandan da yazma isteğimi artırıyor, yüreklendiriyordu. Ben bunu kitabın samimiyetine bağlıyorum. Kısa bir süre sonra romanda adı geçen bir kişi ve yazarın adı ben de bir çağrışım yaptı. Eşime “Gültekin Bekdemir’i tanıyor musun?” diye seslendim. “Asuman ablanın eşi” diye düşündüğümü teyit etti. Bu sırada süratle mücadeleyle geçen bir yaşamın içinde bulmuştum kendimi. “Denizin Bittiği Yer”, yalın ve son derece düzgün bir dille yazılmış sayfalar kendini okutmasının ötesinde beni uçuruyordu adeta. Bir solukta yarılayabildiğim nadirlikte bir kitaptı. “Helal olsun, kimilerinin hayatı gerçek bir roman, oturup hikâye uydurmalarına gerek yok” diye kendi kendime konuşurken, eşim yarı uykulu ama ne dediğimi anlar biçimde konuya dâhil oldu. Ona bir çırpıda okuduklarımı özetledim. Gültekin abiyle neden bugüne kadar tanışmadığıma üzüldüğümü, aslında yıllar önce o olduğunu düşündüğüm biriyle karşılaştığımı fakat kendimi ona tanıtmadığımı hatırladım. Bilmiyorum belki de o değildi fakat o ise o gün “siz Asuman ablanın eşi misiniz ben onun arkadaşının eşiyim” desem bugün yazdıklarını hayranlıkla okuduğum kişiyi yıllar önce tanımış olacaktım. Ah benim bu tutukluklarım. Işığı kapatıp uyumaya çalıştım ama uyuyamadım tekrar kitaba döndüm. Bu uykuyla kitaba dönüşler birkaç kez daha tekrarlandı gece boyunca. Bütün hikâyelerimi anlatma, hepsini bir çırpıda yazma isteğiyle dolup taştım. Almanya’ya götürdü beni mesela, 1988 yılı Nisan ayıydı Hannover’de erik ağacının çiçekleri karşıladığında bizim kafileyi. Kalacağımız yere yerleştikten sonra şehrin temiz caddelerinde gezerken nedendir bilmiyorum Düzce’ye benzetmiştim oraları. Günlerden Pazar olduğu için dükkânların kepenkleri kapalıydı.  Yine bir Pazar günü annemle babamın kadim dostları Düzce’de oturan ve daima harika zamanlar geçirdiğimiz Bedia teyzeyle, kocası Rahmi amcalara, rahmetlilere, gitmiştik çocukluğumda. Sakin, temiz caddeler, kepenkleri kapalı dükkânlar vardı orada da. Fakat mesele mutluluk meselesiydi sanırım. Benzeştirdiğim aynı mutluluğu duymuş olmamdan kaynaklanıyordu. Onunla daha görevli olduğumuz fuar alanına girer girmez bakışlarımız birbirini buldu. Hızlıca tanıştık, o, ülkesini, insanlarını özleyen, bense yabancı bir diyarda gördüğüm sıcak ilgiden memnunluk duyan bir durumdaydım. Ailesi yakın bir kasabada oturuyordu. Kendisi üniversite öğrencisiydi, fuarda tanıtım görevleri üstleniyordu zaman zaman. Dünyanın dört bir köşesinden insanlar bu devasa sanayi fuarında buluşuyor, ürünlerini, firmalarını tanıtıyorlardı. O, sadece benimle değil altı yedi kişilik gurubumuzla tanışmış, dost olmuş, bizi gezilecek, görülecek yerlere, mağazalara, kafelere götürüyor, arkadaşlarıyla tanıştırıyor, çok güzel günler geçirmemize katkıda bulunuyordu. Bir gece ikimiz bir yerde oturup bir şeyler yedik, içtik. Sonra beni alıp kaldığı yurda götürdü. Çok katlı bir binanın giriş kapısını anahtarıyla açıp asansörle odasına çıktık. Ankara’da kız yurtlarının önünden bile geçemezken onun odasına çıkışımıza hayli şaşırmıştım. Şirin, küçük bir öğrenci odasında oturup sohbet ederken kapısı çalındı, açtı, bir erkek arkadaşı ona “beni sabah erken kaldırabilir misin?” diye soruyordu. Ben şaşkınlığım artarak, sorgusuz sualsiz girdiğimiz yurdun bir de üstüne üstlük sadece kız yurdu olmadığını, kızlı, erkekli bir öğrenci yurdu olduğunu hayretle o an idrak edebilmiştim. İlk anda çok anormal bir durum gibi gelebilecek gördüklerimin alışık olmadığımız bir düşünce yapısından kaynaklandığını, ortada doğal olmayan abuk subuk hiçbir şeyin olmadığına şahit oldum, ikna oldum. Güzel, kısa bir arkadaşlık oldu. Hatta eğer evlenmek üzere olduğum bir sevdiğim olmasaydı, duygularımı akışına bırakabilirdim. O da bana karşı güzel hisler duymuş olabilir. Çünkü onunla biraz daha derinleştirdiğimiz sohbetlerimizde kendisine birini sevdiğimi ve onunla evlenmeyi düşündüğümü açık yüreklilikle anlattığımda biraz burkulup, kıskandığını, sadakatimi takdir etmekle beraber öfkesini örtbas edemediğini anımsıyorum. Görev süresi sonunda ben Türkiye’ye döndüm ve bir daha da hiç görüşmedik.

Ey gençliğim ilk kez duyuyor gibi bakıyorsun yüzüme, sen değil miydin o? Tekin’in Gül Tekin’i gibi.

Denizin bittiği yer neresidir? Bence insanın yani umudun yittiği yerdir.  Denizin bittiği yer balığın karaya vurduğu, denizin bittiği yer başladığı her yer bir bakıma. Fakat hiç bitmeyen arayışlarımız, umutlarımız, yaşama sevincimiz. Her insan için bir gün deniz bitecek elbet fakat insanlık için öyle mi? Değil tabi deniz bitmez.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(11)

Eski bir şiirim elime geçti geçende. Okudum ve şaşırdım. Bana bir hayli çatmışsın Can, benim aklımda o şiirde ben sana patlıyordum diye kalmış. Bir kavram kargaşasına düştüm okudukça. Bunu konuşmamız lazım, bu şiiri senle analiz etmemiz gerekiyor. Ben bensem, sen içimdeki bensen bunu ben mi sana yazmışım, sen mi bana yazmışsın bir bakalım, netleştirelim.

İçimdeki Ben

 

Bir sızı, bir sancı

kendimden doğuyorum

geride beni bırakıp

yeni bir ben oluyorum.                     (e güzel olabilir peki)

O koskoca dünyam dediğin

yıllarca beni de gizlediğin

kapısız, bacasız dört duvar

derme, çatma burdan bakınca

ve içinde sen, renksiz, soluksuz

kaybolmuşsun ben olmayınca.       (buna da tamam ama kim kime yazıyor hala belli değil)

Şimdi hesaplaşma zamanı

neden salıvermedin beni

kapıldığım rüzgarlara

neden mahkum ettin sana?

Yıllarca inandım, dinledim

hani nerde vadettiklerin?

çocuk olmama izin vermedin

hata yapmamı istemedin

sen kimsin be, hayat mı

yoksa daha da matah mı?

Senden o kadar çok varki

kendini kendinde kaybetmişsin

kendini dünya zannetmişsin

seni sen yapan içindeki beni           (vay anlaşıldı sen yazıyorsun bana eee?)

bastırıp yok etmeye çalışırken

şiirlerini ben yazdırdım sana

sevgililerini ben ayarttım

aşklarını sana ben yaşattım

romantikliğin bendim

ağladıysan ben ağlattım

güldüysen ben güldürdüm

sen aslında bensiz hiçdin

sen kimsin be, ezik, büzük

kırık, dökük burdan bakınca.

 

-Vay arkadaş ya ben sana neler etmişim meğer. Uçuk kaçık olan ben, aklı başında, sessiz, sakin olan sen değil miydin? Hatalar yapan ben, doğrular sen değil miydin?

-Aynen öyle fakat ben sana onu mu demişim, sen her şeyi anlıyorum sanıyorsun ama hala neden yanlış anlıyorsun.

-Bir birbirimize düşmediğimiz kaldıydı bravo be Can, ben de bu şiiri yalayıp yutmuş oturmuşum, çok teşekkür ederim ezik, büzük, kırık, dökük oradan bakınca demek ha! Yuh ya yuh yani sana ne diyebilirim ki başka.

-Tamam, biraz abartmışım.

-Biraz mı? Sevgililerimi o ayartmış da, aşklarımı o yaşatmış da, şiirlerimi de o yazdırmışmış. Sen esas oğlan, ben de figüran, ben dediğim, benden bildiğim kendim bu, yaşa var ol dostum!

-Beni seni yok, sen ben biriz, ben sadece için kadar doğal, rahat olmayışına, kendini serbest bırakmamana yani kendin olmamana, çok kastığına, hayatımızı zorlaştırdığına kızmıştım.

-E söyleseydin ya be kardeşim.

-E söylemişim ya şiir de işte, hem sen mantığınla değil de hislerinle hareket ederken, bir sürü fasarya ile uğraşırken hayatını, önemli konuları içindeki beni de alıp karşına adamakıllı düşünüyor muydun hatırla? O kadar çok işin vardı ki senin kendini dinlemeye vaktin yoktu, aklının sesini, içinin, benim sesimi duymuyordun bile, varsa yoksa aşk bahar, gök deniz, gece yıldız…, beni de kendine uydurdun.

-Yine iyi çaktın ha dur bir kendime geleyim. …tamam, haklı olabilirsin… Şiirlerimi de sen yazdırmış olabilirsin içimdeki adam ama bak bir konuda anlaşalım sevgililerimi ben tavladım.

-Tamam, sen tavladın.

-Özür dilerim Can, ben, seni kırdıysam.

-Gerek yok, özürlük bir durum da yok. Neyse o halde ben de senden özür dilerim üzdüysem.

-Seni seviyorum Can.

-Seni seviyorum Mutlu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(12)

Duvardaki Resimde

Merdivenlerde kabanını çıkarmaya başladı. Kaşkolünü boynundan hızla çekip kabanın sol cebine sokuşturdu. Kapıya geldiğinde bir eliyle ceplerinde anahtarlarını aranırken diğer eliyle bir beden küçük gömleğinin düğmesini çözmeye, sıkışmaktan katlanan boğazını yakanın cenderesinden  kurtarmaya çalışıyordu. Sanki üzerinde yüzlerce cep, gizli bölme varmış da yeni bir keşif yapmışçasına sevinerek anahtarlarını buldu, kapıyı açıp girdi. Her defasında dönüp eve gelmek  ne güzel diye düşündü.  Her gün koşarak çıktığım evime koşarak dönmek, dağınıklığıma, yalnızlığıma, hayaller kurduğum, kimi ağlayıp kimi güldüğüm evime dönmek. Şu sabırsız kış akşamları ne de çabuk iniyordu güne ve upuzun geceler de kifayetsizdi hayli, okumaya, yazmaya ve düşler kurmaya.  Bu soğuk ve koyu şehrin bir köşesinde riyadan uzak bir evcikte, adeta kabuğuna saklanmak ne kadar doğruydu acaba? İnsan oradan hayata ne kadar karışabilir, savaşabilir ve yarışabilirdi? İdealleri vardı önceleri dünyayı düzeltmek gibi, sonra buna inancı kalmayınca belki de küçük mutluluklarına sarıldı, okumak istedi, her şeyi okumak, anlamak. Bir gün yazmak belki, en büyük hayaliydi.  Yazmak derken, hep yazdı, şiirler yazdı, öyküler yazdı. Hayali bunları paylaşmaktı bir gün. Evine girerken ki tez canlılığına güldü. Zira boynunda sallapati kravatı, gömleğinin aksine bir beden büyük ceketi hala üzerindeydi. Hoş ev de soğuktu epeyce. Yatağı sabah bıraktığı gibi duruyordu. Kapısını çalan olmazdı, bu bazen onu üzüyordu. Ama o insanlarla arasına öyle bir set çekmişti ki kimileri burnu büyük, kimseleri beğenmeyen biri diye düşünüyor olabilirlerdi muhtemelen onu. Oysa fazlasıyla merhametli ve sevgi dolu olduğuna inanmıştı hep. Bazen kendisini fazla önemsediğini düşündüğü de oluyordu. Daha sıradan, herkese laf atan, her fırsatta komşularla ilgili, geceleri arkadaşlarıyla çıkan biri olsa daha mı iyi olurdu acaba? Neyse ne dedi, açlığını hissetti, dolapta bulduğu iki yumurtayı  gözüne kestirdiği sırada telefon çaldı. Koştu açana kadar telefon kapandı.  O’muydu acaba arayan, başka kim olabilirdi ki her gün bu saatlerde. Biraz da bu değil miydi koşarak eve gelme nedeni, neden kapamak zorunda kalmıştı, yoksa konuşamayacaklar mıydı bu akşam? Başka şehirlerde, bambaşka yaşamlardayken, uzak ve ümitsiz,  nasıl ve neden kesişmişti yolları acaba?  Pencereden dışarı baktı, pus vardı havada ve ıslaktı yol. Az önce geldiği yolu ilk kez görüyormuş gibi dalıp gitti. Sonra üşüyen ellerini  dudaklarına yaklaştırıp nefesiyle ısıtmaya çalışırken, bir fısıltı duyar gibi oldu. Aniden dönüp  etrafı, eşyaları dikkatle süzmeye başladı. Derken duvardaki tabloya takıldı gözleri ve öylece kalakaldı…

Bir yol var, iki yanı sık ağaçlar. Yağmur kokusu havada sanki yağmur arkası da kar. Ya sabah oluyor ya da akşam belli belirsiz anlaşılmıyor, ışıksız bir gün duvardaki resimde. Ben akşam niyetine ve illaki kavuşacağım diye girmiş bulundum tablonun içine. Yol boyu ilerledim gözlerimle. Yol iyice daralıyor ileride, epeyce yürüdüm, üşüdüm de. Fakat dönmek olmaz artık böyle bir günde. Mutlaka bekliyor olmasın beni önüme çıkacak ilk kulübede.

Bir kadın ve bir adam uzak diyarlarda, şehirler, şehirler vardı aralarında. Bir kadın ve bir adam aynı rüyalarda nehirler, nehirler aktı aralarında. Bir kadın ve bir adam farklı dünyalarda tek bir gök vardı aralarında bir aşk düştü ortalarına, kayboldular uzayın sonsuzluğunda. Bir kadın ve bir adam hiç olmadı aslında.

Vefa mı?

-Kaçın geliyor.

-Defolun bahçemden, anne babaları hiç terbiye vermiş mi bak hele, bir tane kiraz komadınız ağaçlarda, hayır yeşil meşil, kızarmadan tövbe tövbe ya resul allah, eşek sıpaları bıktım sizden.

Az ötede toplaşır çocuklar nefes nefese

-Tele takıldı pantolonum annem fena pataklayacak.

-Esas muallim canımıza okuyacaktı az daha, nerden çıkıp geldi o aniden.

-Azcık versene lan hep kendin yiyon.

-Al bak bunlar kırmızı.

-Hadi Şenol’u da çağırıp üçerden maç yapalım.

-Şenol gelemez cezalı, aşıdan kaçtığı için sokak yasak ona.

-Hadi arsaya o zaman, hürraaaaa.

Arsa, şehrin göbeğinde mahallenin arka tarafında uçsuz bucaksız bir dünya, savaşılır, kılıççılık oynanır, güz sonları iğdeler olur orda, baharda yemyeşil yeşerir bir orman gibi, piknik yapılır çocukça, ateş yakılıp patates közlenir mesela. Küçük tepecikler dağ gibi gelir çocuklara, doyum olmaz arsada oyunlara…

Karşı pencerenin camından ikram gözüme, kadim bir dost yüzü gibi giderayak gün batımı hiç keyifsiz bakar mı vazodan sarıçiçekler? Bakıyorlardı evet… Ve kupkuru bir sitemi çağrıştırır haykırışları; “vefa mı? ” Görüşümün aymazlığında elime geldi zaman tutuldu, eski akşamlar aklıma… Biz bütün çocuklar akşam olunca güle oynaya el verir taşırdık güneşi minicik avuçlarımızda. Aman yanmasın yer, gök, doğru karşı tepeye sonra hep beraber yuvarlanırdık öteye, beriye, mutluyduk… Derken denizleri düşledik özgürce akmalıydık elbette zamanı gelince dolmalı, boşalmalı, aşmalıydık kendimizi, her şeyi, eminim başardık da bunu epeyce ve fakat buluşmalıydık, karışmalıydık büyük denizlerde. Karışmasına karıştık da buluşmayı beceremedik işte. Aslında hep bekleşip durduk hasretle bir yerlerde, kavilleşmeyi unutmuştuk galiba çekip gitmeden önce vakıa hasret de, kavil de yüreklerde. Kupkuru adamların ağızlarında bir dolu laf, çalış dedilerdi oysa bize, çalışmaya durduk biz de. Hiç keyifsiz bakar mı sarıçiçekler, ilahi? Bakıyorlar vallahi. Biz bütün çocuklar akşam olunca güle oynaya…

Ağaç

Eski evimizin bahçesi, üç, dört ağaç, bir kaç çiçekten ibaretti sahipsiz, kendi halinde,  Allah’a emanetti. Taş yığınları arasında bir çıkıştı belki çaresiz bir bakış, kaçıştı. Bahçenin tam ortasında bir ağaç vardı gelir pencereme kadar uzanırdı. Müdavimi bir çift kumru, her gün çeşit, çeşit kuşlar uğrardı. Başkalarını bilmem ama benim baktığım  yerden benim için önemliydi, farklı bir  yaşamdı. Bilmezdim ne ağacı olduğunu, bilmezdim o kuşlar nerden gelir, nereye giderdi, beni ilgilendiren her gün gelmeleriydi. Ağaç siper, kuşlar coşku, heyecan, aşktı belki, mutlu olurdum izlerken onları… Neyse uzatmayalım hangi yıldı hatırlamıyorum, bahar geldi, yaz geldi ama ağaç çiçek vermedi, yeşermedi. Neticede ağacı kesmeye karar verdiler, direndim ama beni de dinlemediler. Bir akşam bakınca penceremden gördüm ki ağaç gitmişti elden, eser kalmamıştı kuşlardan, müdavimlerden. Sıvaları dökük karşı binayı gördüm ağacın yeller esen yerinden kapadım pencereyi, çektim perdeleri, çekiş o çekiş… Başkalarını bilemem ama o ağaç önemliydi benim için, benim baktığım yerden. Ağaç haklıydı, kim bilir neden kurudu? Adamlar haklıydı, ağaç kurudu kestiler. Kuşlar haklı olarak çekip gittiler. Ben de haklıydım, bakışımı, kaçışımı engellediler. E peki kim haksızdı? Azcık düşününce onu da buldum kendimce. Ağaç haksızdı, kurumamalıydı. Adamlar haksızdı, ağacı kurutmamalıydı. Ben de haksızdım, sadece baktım ve ona kaçtım. Kökünü, gövdesini, adını bile merak etmedim. Sonunda ben haksızı pek bulamadım ama haklıyı buldum galiba; kuşlar ve müdavimler. Onlar tekrar, tekrar geldiler, hep geldiler fakat konacak, şakıyacak dal bulamayınca tedirgin, mahzun ve ürkek çekip gittiler…

Kızım da, oğlum da o evde doğdular. Kızıma ilk oyuncağını aldığım gün dün gibi aklımda. Hoş bir müzik eşliğinde dönen rengârenk balıklar. Daireden izin alıp gitmiştim ona bu ilk oyuncağını almaya. Ne heyecandı, nasıl gençtim. Kızımın doğumunu heyecanla bekliyorduk hastanede. Doğum biraz gecikmişti. Sonra iki hemşire asansöre yöneldi. Birinin avuçlarında yeşil hastane bezleri vardı. Ne oluyor falan demeye kalmadan o yeşil bezlerin içinde bir bebek olduğunu fark edince ben de kendimi asansöre atıverdim. Sonra sağ yanıma dönüp hemşirenin avuçlarındaki yavruma korkarak baktım. O an hala cinsiyetini bilmiyordum. Bu ne dedim galiba, ya da buna benzer bir şey söyledim, kız ama pek de küçük dedi hemşire. Kalemle çizilmiş gibi bir yüzü vardı. Çok güzeldi… Sonra çabucak büyüdü, büyüdükçe ona hayranlığım arttı. Dört yıl sonra kardeşi doğdu. Onun doğumu sabah ekenden oldu. Hastabakıcı bana iltimas geçip oğlumu getirdi içerden bana gösterdi. Kara kuru bir bebekti. O da küçüktü ablası kadar olmasa da. Eski evimiz, çoluk çocuğa karışıp aile olduğumuz evimiz. Annemle babam oturuyor hala o evde, onların eviydi zaten. Annem babam iyice yaşlandılar. Bizim yaşlarda epeyce oldu. Ne günler geçti o evde. Sevinçler, mutluluklar, kavgalar kimi hüzünler. Hey gidi günler hey… Üst katımızda bir bey otururdu. Bir vesileyle tanıştık, sevdik kendisini. Komik biriydi, iyi ahbap olduk. Bir gün yukarı evine davet etti beni, ilk kez bir üstümdeki daireye gidişimdi. Pencerenin önünde oturduk, orada şaşırarak fark ettim ki aynı bahçe de, karşımızdaki apartman da ve gökyüzü de öyle farklı görünüyordu ki inanamadım. Ve o ağaç onun dairesinden bambaşka bir ağaçtı sanki. Başka gözlerden kendimizin kim bilir kaç farklı görüntüsü, yüzü vardır demek ki bu durumda. Bakış açısı çok, görüş çok ama doğru birdir. Doğruyu, doğruları bulabilmek, doğru dosdoğru olabilmek çok önemli ama kolay mı?

Her gün gidip geldiğim yollardan, gördüğüm insanlardan ki bir gün gitmesem veya gelmesem ya da görmesem sanki dünyamı duracak? Her gün baktığım bana en yakın  ağaç ve bana en uzak dağdan ki bir gün bakmasam sanki ağaç dağa kaçıp dağ ağaca benimi soracak? İbaret değil elbette yaşam. Kaldı ki onlara bakışım hep aynı açıdan. Kim bilir ben nasıl görünüyorumdur  oralardan?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(13)

Oku

Öyle bir kelime arıyorum ki insanı insan yapan, öyle bir kelime ki başlıkların en başı, öyle bir kelime ki içinde insana dair insanca her şeyi barındıran.  Sihirli bir anahtar, o kelimeyi duyduğunda, o kelimenin dediğini yaptığında veya anlattığı manaya erişip öyle biri olduğunda sen, çevren herkes mutlu olacak. Beraberinde başarı, insanca yaşama, saygı, sevgi, fayda, sağlık, kültür, medeniyet ne bileyim aklınıza iyi olan ne geliyorsa hepsi başınıza gelecek.

En başta adil diyesim geldi. Adalet her şeyin başıdır diye düşündüm. Adil olan hak yemeyen, hakkını bilen saygılı olur, dünyaya objektif bakar, doğruları konuşur, yıkıcı değil yapıcıdır. Böyle biri aynı zamanda sorumluluk sahibidir, mutlaka vazifelerini zamanında ve düzgün yapar ve bu nedenle huzurludur. Anlamaya dinlemeye, doğruyu bulmaya çalışır.  Kelime kaya gibi sağlam ve farklı anlamlar çıkarılamayacak kadar net. Adil insan derler hani, dahası var mı? Çok önemli bir olgu, sihirli kelime bu olabilir mi? Yani adil olan mutlu mudur aynı zamanda?

Çalışmak; önemi tartışılmaz bile. Çok çalışmak muazzam bir koruyucu, kalkandır adeta. Düşünün kendinizi işinize vermişsiniz, en iyi şekilde yapmaya çalışıyorsunuz hiç aklınıza dedikodu, fesatlık, fena düşünceler uğrar mı, zararlı bir icraatınız olabilir mi? Gerçekten çalışmak birçok olumsuzluğun ilacıdır adeta. Enerjinizi olumlu yönde harcarsınız, kendinizi işinize verdiğinizde sorunları, üzüntülerinizi unutabilirsiniz. İş hayatının sosyal açılımı, insanlarla ilişkiler, fikir alışverişleri iyi hissetmenizi sağlar, kendinizi ve işinizi geliştirmeniz için sizi sürekli zinde kılar. Üstelik geçiminizi sağlayacak parayı kazanırsınız. Bilmem kim bey çalışkan insandır, ya öyle mi bravo. Çalışmak, işi bilmek harika bir şey gerçekten de. Ama sihirli kelime olabilir mi?

Kararlılık ve cesaret, hayatını yönetmek ve planlamak, hoşnut olmadığı şeyleri değiştirmek için insanın ihtiyacı olan bir kudret. Gözünü kapatıp kendini boşluğa bırakmak gibi mesnetsiz bir cesaretten bahsetmiyorum elbette. Ancak doğru tespitler yapıp, zamanında durumun gereği kararlar alıp onları cesaretle uygulamak insanın hayatındaki önemli dönemeçleri oluşturabiliyor. O kararlı ve cesur biri dendiğinde cidden bir ayrıcalığı, saygınlığı var. Kararlılık ve cesaret de adil ve çalışkan olmak kadar önemli şüphesiz ama sadece kararlı ve cesur olmak yeterli mi?

İnsanın hayat tarzı, tercihleri, yeni kararları da yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiliyor.  Spor yapmak, sağlıklı yaşamaya ağırlık vermek, dindarlık veya dine yönelmek, kendini hayır işlerine adamak, dünyayı dolaşmaya karar vermek, politikaya atılmak, akademik kariyer yapmak, yurt dışında yaşamaya karar vermek, ev, şehir değiştirmek, iş değiştirmek vb. sayısız örnekler. Bütün bunlar insana daimi bir mutluluk nedeni olabilir mi?

İyimser olmak, neşeli olmak, yardımsever olmak, sosyal olmak vs. vs. vs. hepsi çok güzel hasletler ancak insanın hayat başarısı ve mutluluğu için temel ögeler mi yoksa destekleyici artılar mı?

Buraya kadar insana dair ideal özelliklerden bahsettik fakat bunların hepsi birbirinden bağımsız duruyor.  Oysa ben öyle bir kavram peşindeydim ki, o kavram otomatikman diğerlerini de içersin istemiştim. Adil ol olay bitsin veya çalış yeter, başarılı, mutlu bir insan olmanın ana yolu, başlığı işte budur diyebilmek peşindeydim.

Siz en çok nasıl olmak isterdiniz? Sizden nasıl bahsedilmesini isterdiniz? Adil, çalışkan, kararlı, cesur hangisi? Veya iyi bir insan mı densin isterdiniz? Neşeli, çok yardımsever, hayat dolu, sosyal biri mi? Nasıl bahsedilmesini isterdiniz?

Şimdi bir de şöyle bakmak istiyorum. Bir insan nasıl adil olabilir? Doğası, çevresi, eğitimi, görgüsü, algısı yetmeyen biri ne kadar adil olabilir? Bir insan çalışmayı sevmiyorsa, gayretli değilse sebat edebilir, çalışkan olabilir mi? Bir insanın kararlı olması kolay mı? Diyelim ki kararlı fakat kararları doğru mu acaba? Cesaret diyoruz, cehaletten kaynaklı bir cesareti düşünebiliyor musunuz ucu nerelere uzanır? İyi diye nitelenebilecek insani özelliklere gelince, iyimserlik, neşeli olmak, şakacı olmak, sosyal olmak vb. bunlar yukarıda da değindiğimiz gibi hadi olalım demekle olunabilecek özellikler mi? Hele ki diğerleri, insanın tercihleri, yaşam tarzı ve bu yönde aldığı kararlar, uygulamaları daha bambaşka şeyler. Gerçekten de adil, çalışkan, kararlı, cesur, iyi niyetli, iyimser, kibar,  sosyal, neşeli, medeni, çözümleyici, dirençli olabilsek. Kendimize özgü insana yakışır bir yaşam tarzımız, hobilerimiz olsa. Yani hepsi olsa ne iyi olur değil mi? Hayatımızda yolunda gitmeyen, bizi hoşnut etmeyen bir şeyler olduğunda radikal kararlar alabilecek gücümüz, imkânımız olabilse. Ne iyi olur değil mi? Olsa keşke ama hepsi birden olabilir mi? Neticede ele aldığım formattan mutluluğun formülünü tek başına yakalayan o sihirli kelimeyi bulamıyorum.  Ama bütün bu yazdıklarım sonunda bir noktaya da geldim aslında. O da şudur bence.  Sevdiği bir işi olmalı insanın ve her zaman okuduğu bir de kitabı elinin altında. Ümidimi kesmek üzere olduğum kelimeye yaklaştığımı hissediyorum. Çünkü o kelime daha işin başı, daha öncü, bireye özgü, diğer bütün kapıları açacak bir anahtar gibi duruyor. Aslında her an refleks olarak başvurduğumuz, kullandığımız, çoğu zaman aklımıza gelip de adını bile telaffuz etmediğimiz gösterişsiz fakat çok önemli karakter özelliği insanın.  Karar vermemize yardımcı olan, cesaretle doğru şeyler yapmamıza neden olan. Ona sahip insanlarla dünyanın daha kolaylaştığını, ondan yoksun insanlarla ne kadar çok zorlaştığını hepimiz çok iyi biliriz. Her hangi biri o kelimeyi alıp, anlamlandırdığında, evirip çevirdiğinde yolunu aydınlatan bir fener gibi tünelin ucunu bulabilir ve gerçek ışığa kavuşabilir. MANTIK.

Ve yineliyorum, okumak, illaki okumak tabi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(14)

Ayna

Karşısındaki adam öyle umutsuz bakıyordu ki, zaten olmayan morali hepten uçuverdi. Sadece umutsuz değil öfkeliydi bakışları karşısındakinin. Ne kabahatim oldu, neden kızdırdım acaba onu diye sormadan edemedi kendine. Tam o sırada yanındaki pencerenin bakış açısından gökyüzünde bir uçurtmanın süzüldüğünü gördü. Bu süzülüş yüzündeki gerginliğin yumuşacık bir tebessüme dönüşmesine neden oldu. Ah insanlar hepimiz böyle değil miyiz? Uçurtmalar, yıldızlar, minik bir serçe, kar taneleri, deniz, küçük bir çocuk ve yaşamın bize sunduğu daha pek çok sürprizler içinde bulunduğumuz sıkıntılardan alıp götürüverir bizleri bir an için olsa da uzaklara… Bakakaldığı uçurtma görüşünden çıkar çıkmaz yüzündeki gülüşüyle kendine dönen adam karşısındaki adamı hatırladı ve korkarak ona baktı yiyeceği küfürleri düşünerek ve fakat bu kez sıcacık, aydınlık, sevgi dolu bir yüzle karşılaştı. Aynadaki resmi de ona gülüyordu. Hayat böyle bir şey işte, sizi üzen, endişelendiren her şey sizin eseriniz başka bir şey değil.

Yarından Sonra

Ne günü kurtarmak ne de geçmişe yanmanın hiçbir anlamının olmadığını tam olarak anladığında insan yaşamaya başlar. Havanın, suyun tadı havaya, suya benzer. Ekmek daha bir ekmektir. Rüzgârın sesi bir sırrı fısıldar kulağına; belki yarın da bir şey değişmeyecek ama bekle ve bırak hayatı kendi kendine, kendi kendini çözecek hayat gözlerinin önünde. Derken sıklaştırır damlalarını yağmur ıslanmak istersin altında. Rüzgârın sesi hala kulaklarında dinle; yarından sonraki günü bekle, hayal et, özle… Çoğalıyor insanlar sese sessizce, gitgide güzelleşiyor yüzleri sessizlikte, içlerinde tarifsiz bir huzur ve yürekten bir hisle tekrarlıyorlar inanarak, mutluluk usulca yaklaşıyor her yarından sonraki günle.

Geçmişi unutmak, pişmanlıkları silmektir yarından sonraki güne inanmak. Kavgaya son vermesi, kendisiyle ve hayatla barışmasıdır insanın. Yeniden başlamak, direnmek, yetinmeyi, kabullenmeyi, sabrı öğrenmektir. Umut, yaşama sevinci, özenmektir. Yarından sonraki gün; yarın hayatta kalmak önce, mutlu olmak ve ertesini düşlemek, yaşamaya başlamak demektir.

Bugün

Oturup nefes alıp verir gibi nefessiz yazmak istiyordum. Karalamadan, üstünü çizmeden, eklemeden, çıkarmadan direk yazmak istiyordum. Her yazdığım içime sinsin, her yazdığım olsun istiyordum. Gece yatağıma yattığımda cici bici rengârenk boncuklar gibi ışıltılı sözcüklerin resitali başladı. Onları aklıma işledim sıkıca fakat sabah kalktığımda hepsi uçup gitmişti. Uçsun varsın o dündü. Yaşamak ise bugün, güzel şeyler yapmak, güzel şeyler düşünmek için ne güzel bir gündür varsan her bugün.

Belediye otobüsünün frenleri tutmadı ve durağı tutturamadı epeyce ötede bir yerde anca durdurabildi körüklüyü. Birkaç genç kız inebildi. Bu havada mecbur olmadıkca sokağa çıkılmaz, akılsız olmak lazım. Maceralı bir yolculuk olacağı baştan belliydi nitekim tepeye saramadan kaldık. Başka zincirli bir otobüse aktarıldık, zor da olsa yokuşla baş edebilen şoför duraklarda durup kimini indirip, kimini bindirdi. İnsanlar berelerinin, kabanlarının içinde, kaşkollerine sarılı vaziyetleriyle lahanalara benziyordu. Sadece bir kız vardı az önceki duraktan binen, kısa botlarından mini eteğine kadar uzanan sütun gibi bacaklarını dizlerine kadar koyu devamında bıyıkları pırıltılı birer kedi figürü ve sonrası bacaklarını net olarak gösteren açık renkli çorapları sarmıştı.  O kadar şirin bir görüntüsü vardı ki içimde en ufak bir fesatlık olmaksızın baktım, daha doğrusu bakakaldım. Bir müddet sonra kalabalık otobüste karşımdaki boş koltuğa gözü ilişince gelip oturdu kız kedileriyle. İstem dışı gülümsediğimi fark etti zannımca, bahar kokulu minik bir tebessüm kıpırdandı dudağında. “Ne kadar hoş ve zevk sahibi gençler var” diye düşünürken ineceğim durağı geçiyorduk ki yerimden fırlayıp şoföre “kapıyı açar mısınız” diye seslendim. Zar zor indim derken kar yığınının içine yuvarlanıverdim.

Yaşamak bugün, karalamadan, çizmeden üstünü, içten, salt yaşamak var olduğun her günü.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(15)

Sabır

 

İnsanlığımız kanıyor. Hiddeti, şiddeti, hıyaneti gördük, öldük. Sessiz bir akşamda rüzgâr geziniyor dallarında ağaçların. Sonra tiz salınımıyla göğe doğru çoğalırken çığlığı bir ayaz, bir bulut sessizliği yeniden, bir müddet. Dudaklarımda tanıdık bir ıslık, kulaklarımda karışık uğultusu rüzgârın, kapatınca gözlerimi anlaması daha kolay, içimin sesinden ezgisini, haksızlıklara isyanı, ağıtı tabiatın.

 

Karışık işlere aklımız ermez, biz HALKIZ. Hayatın basit kaidelerini yıkmayız, değerlerimiz çok değerlidir. Vatanımız, bayrağımız, dinimiz, inancımız, ceddimiz, atamız, ailemiz kutsal ve çok kıymetlidir. Küçüğü sever, kıyamayız, düşkünü kollar, kıyamayız, emeğe, ekmeğe, büyüğe saygı duyar, kıyamayız.  Kardeşçe yaşamak isteriz, kavga etsek de uzlaşmak isteriz, haksızlığı sevmeyiz, çünkü halkız. Kötüler çok azdır aramızda, çok daha fazla mazlum, iyi insan var insanca yaşamayı hak eden fakat birileri çıkarları uğruna mazbut bir yaşamı yok etmeye çalışıyor, haksızlık yapıyor, kural tanımıyor. Bunların yarattığı kargaşa düzeni bozuyor, moralleri bozuyor, hoş görü kalmıyor, öfke büyüyor, gülmeyi unutmamız isteniyor adeta, SAKİN olmak lazım. Bir yandan ayrı bir yara, kadınların, çocukların karşı karşıya kaldığı zulümlerle sarsılıyoruz ki buna hangi yürek katlanabilir? İnsanlığımızdan utanıyoruz o zaman ve içimize sinmiyor yaşamak.

Kayıplarımız çok, üzüntülerimiz çok, kanamamız çok fakat umudu asla yitirmeyiz, yaralar sarılacak, insanlık, insan kazanacak, halkız, sarılır, kenetleniriz, hep olageldiği gibi.

 

Ben bir keresinde bir hata yaptım trafikte. Beni dövmeye geldi adam alenen, dedim ki özür dilerim hatalıyım, önünü ilikleyip estağfurullah ne demek beyefendi dedi o halimi görünce. Heyecanlı, öfkeli insanlarız, birini dövecekken sevip, bağrımıza basabilir, birini çok severken hırpalayabiliriz. Önce şu öfkeyi bir kenara bırakalım ve sonra her ne yapıyorsak işimizi doğru dürüst yapmaya devam edelim diyorum. Önemli bir sav; toplumun yapı taşı AİLE, sevgi, saygı da, doğruluk, adalet, hoş görü, yetinmek gibi insani değerler de hep birlikte burada öğrenilecek, yaşanacak. Hepimiz kendimizi geliştirmeye çalışmalıyız. Önemli bir sav daha, OKUL; davranış, ilişki, aile, vergi, trafik, sağlık, ahlak, din, adap, tasarruf, hatta evlilik dersi olmalı öğretilmeli, öğrenilmeli. Bunların bazıları ders olarak okutuluyor fakat bir kısmı yok. Bu konular gerçekten önemli, ciddiyetle üzerinde durulmalı. Bilinçli, gülen, mutlu insanların toplumu olmalıyız. Sabretmeyi de mutlaka öğrenmeliyiz, düşünmeden gelişigüzel hareketler, sözler bizlere çok kaybettiriyor. Bir çocuk mesela döve, söve terbiye olmuyor, büyümesine izin vermeliyiz. Çocuk adı üstünde çocukluk yapmayıp da ne yapacak? Sonra anlayacak, öğrenecek büyüdükçe, hatta bizlere öğretecek. SABIR.

 

Şöyle bağlamak isterim ki, hiçbir fert hiçbir koşulda yanlış yapmamalı, yanlışa da alet olmamalı bu kadar basit, akıl var, izan var. Uyanıklığı baş tacı, beyefendiliği, insanlığı aptallık diye adlandırarak bir yere varamayacağız. Bu zamanda böyle gerekiyor, patron dedi yaptım, mecbur kaldım yaptım, falan filan, yok böyle bir şey. Gerekince doğruyu konuşacaksın, trafikte vs. kurallara uyacaksın, vergini ödeyeceksin, işe girmek için torpil falan aramayacaksın, adam kayırmayacak, hak yemeyeceksin, çıkarın için düzeni bozmayacaksın, kendi hakkını koruduğun kadar başkalarının da haklarına saygılı olacaksın gibi, gibi… Uzar gider. Yeni bir buluş, anormal bir duruş değil ki, olması gereken sadece ve sadece DÜRÜSTLÜK yani. Sen bu dediklerini yapabildin mi diye sorulabilir? Yaptım evet, yaptığım için bir şey olamadım, yaptığım için doluyum, yazıyorum. Latife bir yana doğrusunun bu olduğunu hepimiz biliyoruz öyle değil mi? Dünyanın medeni olarak kabul edilen bir ülkesinde gümrükte şahit olduğum bir olay; memur bayandan idare ediver abla mantığında kurallara aykırı bir icraat isteniyor. Memurun bünyesi böyle bir isteği anlamaya o kadar müsait değil ki,  tekrar tekrar ve kibarca kuralları anlatıyor. Orada şunu hissetmiştim, medeniyet böyle bir şey herhalde, kural dışı bir şey isteyememek, kural dışı bir şeyi anlayamamak.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(16)

Neden?

Hep söylüyorum, eğer bir zaman sonra pişmanlık duyacak, kendinize dert edecekseniz, zamanında şahsınızla ilgili konularda, özellikle iş hayatında gerekeni konuşmak ve sormak zorundasınız. Herkesi kendin gibi sanmak tehlikeli bir yanılgıdır. Ölçüyü elden bırakmamak daima bir kalitedir fakat mevzu mühimse adabı muaşeretin kaleleri bile yıkılabilir. Hayatınla ilgili durumlarda sormaz ve doğruyu konuşmazsan ne zaman konuşacaksın?

Bir adam tanırım, başına ne geldiyse aşırı kibarlığından, herkesi kendisi gibi sandığından geldi. Mesela bu kişi kendisine verilen sözün tutulmamasına ses etmezdi. Çünkü kendi bir söz verse muhakkak tutardı. Yaptığı işleri ben yaptım diye övünmeyi ayıp sayar, vazifem veya insan olmanın gereği diye düşünürdü. Çünkü o iyi bir iş yapanı bilir, bulur, saygı duyar, yürekten takdir ederdi. Hakkını isteyemezdi. Nasıl olsa hak teslim edilir derdi. Çünkü kendisi mutlaka herkese hakkını fazlasıyla verirdi. İnsanları sorularıyla sıkmak istemez, herkesi izanlı, nasıl olsa gerekeni anlar, dinler, düşünür sanırdı. Bir iyilik yapsa kimseye söylemez, üzüleceği bir davranışa muhatap olsa kimseyle paylaşmaz, dedikodu, fesatlık bilmezdi. Din de, ahlak ta böyle insan olmayı makbul saymıyor mu? Ve fakat hayatın düzeni sanki daha farklı işliyordu. Yüksek insancıllığına karşın ne yazık ki herkes bu davranışları hak etmiyordu.

Bunlar o kadar güzel hasletler ki saygısızlara, sevgisizlere armağan edilemeyecek kadar güzel hasletler. İşte bu yüzden temkin de gerekli, herkese aynı ihtimam gösterilmez. Gösterilirse adı ihtimam olmaz ki zaten. Bunu hak eden var, etmeyen var.  “Neden?” diye sormayı ben önemsiyorum bu bakımdan. Ukalalara, hadsizlere sorulabilecek en güzel sorudur, neden? Gerçek nedenleri öğrenince gerçek fikirlerimizi de, bu fikirlerimizin nedenlerini de söyleyebiliriz. Ortada söylenmemiş bir şey, herhangi bir soru işareti, ukde kalmaz.

Sorun etmezseniz sizin bileceğiniz bir şey tabi fakat bizim zatıâlileri gibi ne kadar adamın hası olursanız olun yanlış insanlara verdiğiniz değerden, zamandan ötürü gün gelir üzülür durur, geçmişte takılı kalırsanız bu hiç iyi değil. Aile bambaşka bir değerdir, aile ilişkileri farklı bir konu, burada bahsettiğim aile dışı kişiler. En keskin çözüm bence beğenmediğin, kafana uymayan insanla hiç oynaşmaya gerek yok. Ne hayatlarına gireceksin ne de hayatına karıştıracaksın, bu kadar basit. Bu kadar basit derken her zaman o kadar da basit olmayabilir tabi, hayatımızda bulunabilir, hayatımıza bir şekilde girebilir böyleleri. Bunlara sıkça neden diye sormayı unutmamak, gerektiğinde de güzelce hadlerini bildirmek lazım, sevaptır.

Zatıâlileri

Tekrar zatı muhtereme dönersek, istemesini bilmediği gibi soru sormayı da bilmiyordu dedim ya. Tamamen kendisini doğaya bırakmış bir tipti. İnsanlardan hiçbir talebi olmadığı gibi herhangi bir teklifi de yoktu genellikle. İlişkileri yönetme, menfaatini düşünerek hareket etme gibi özellikleri asla gelişmemişti. Etrafındaki insanları fazlasıyla önemseyip onların akışına kapılıp giderken bu gidişatın bir yerinde birdenbire kimseye tabi olamayacağını, özgürlüklerinden taviz veremeyeceğini hemen hatırlardı yalnız. Arkadaşlarına bağlıydı, önem verir, gerektiğinde, dar günde en önce o koşardı ancak sırf zamanı paylaşma manasında arkadaşlığa inanmazdı. Ayrıca onun daima zamanı da yoktu. Tamamen bireysel ve kendi kendisine bir yaşam tarzı geliştirmişti. Kendi ile çok mutlu olduğunu, barışık olduğunu düşünürdü. Hayalciydi, bütün sorunları çözebileceğine dair afaki bir inanca sahipti. Çok vericiydi, daima hesabı ödeme, mükellef sofralar hazırlama, yedirme, içirme, birileri için, özellikle ailesi için müspet işler veya bir şeyler yapmaya kuruluydu. Bu nedenle de hep işli, güçlüydü. Ola ki biri onun için bir şey yapsa fazlasıyla karşılık vermek isterdi. Biri ona hizmet etse bol para saçardı. İtibarlı olmak için paranın gerekliliğine inanırdı. Karnını doyuracağı yemeğin parasından önce garsona vereceği bahşişi hesap eder, paralı biri gibi görünmeyi, pohpohlanmayı severdi. Eli bol olduğundan, kendisini düşünmeyi bilemediğinden ve fırsatları da değerlendiremediğinden sıklıkla maddi anlamda zorluklara düşerdi. Bütçe yapamaz, parasını yetiremezdi. İnsanları kıramaz, büyük, küçük kimseye hayır diyemezdi.  Kumara meyilliydi. Maddi zorluklar yaşaması, hayalci yapısı, kumar tutkusuyla harmanlanınca gözü kara bir kumarbaz olabilirdi. Kalleşlik bilmezdi. Söz verirse ne yapıp edip tutardı. Asla adam kayırmaz, harcamaz ve satmazdı. Kibar ve çok düşünceliydi. Sorumluluk ruhu epeyce yüksekti. Emanete katiyen hıyanet etmezdi. Haksızlığı sevmez, haksızlık yapmazdı. İlişkisini bitirmese de haksızlık yapanı aklında bitirirdi. Güven vericiydi.  Birleştiriciydi. Kimi son derece girişken, kimi tam tersi tutuktu. Düzenliydi. Çalışkandı, kimsenin uğraşmayacağı işlere bir ömür gönül verebilirdi. Çok yumuşak görünmesine karşın inandığı konularda çok inatçıydı ve vazgeçmezdi. Peki deyip karşısındakini onaylar görünüp bildiğinden şaşmazdı. Haddinden fazla mütevazı ve hoş görülüydü. İçinden kendini beğenirdi fakat kendinin pek de farkında değil gibiydi. Oysa değerliydi. Haddinden fazla sabırlıydı.  Genelde sinirlenmezdi. Romantikti. Geçmişe düşkündü. Eski zaman, mekân ve insanlar ile yaşananlar onun için çok kıymetliydi. Duygusaldı. Etrafındaki her şey onu derin düşüncelere sevk edebilirdi. Ağlayan bir çocuk, üzgün bir kadın, sızlanan bir yaşlı, akıldan yoksun birinin gözlerindeki gülücük, sümüğünü çeken herhangi biri onu fazlasıyla hüzünlendirebilirdi. Ağaçlar, çiçekler, hayvanlar, gökyüzü, yıldızlar, gece, deniz, şehirler, köyler, vs. hatta eşyalardan bile fazlasıyla etkilenip, onlara türlü türlü anlamlar yükleyebilirdi.  Bir köpeğin bakışı, bir kuşun uçuşu, dala konuşu, kar yağışı, her şey manalı, hayat güzel, yaşamak çok özeldi onun için. Kolay görünür ama zordu. Detaycıydı. Çok konuşur ya da çok susardı. Güler yüzlü, tatlı dilliydi. Sevilirdi. Merhametliydi. Dış dünyayla ilgili olayları, gelişmeleri çok çabuk sezer ama paylaşmazdı. Bu nedenle dünyadan bihaber görünürdü. Aksine kendisiyle ilgili olayları, kendisine yönelik davranışları fark edemez ya da önemsemezdi. Lafı gediğine koyamaz, doğruları bilir konuşamazdı, çünkü insanlara karşı tuhaf bir kıyamama duygusu içindeydi. Çünkü herhangi birini ezmek, üzmekten korkardı. Hatayı yapan, yanlış davranıp, konuşan karşısındaki değil de kendisiymiş gibi utanıp, sıkılırdı. Zordu, yorucuydu. Onun için kendisi dışındaki her şey, herkes bu kadar kıymetliyse belki de ruhuna ve davranışlarına hâkim olan yüksek bir aşağılık duygusu içinde kıvranıyordu ama böyleyse bile bunun asla farkına varacak durumda değildi. Doğasındaki kalite (tartışılabilir) veya burnu büyüklükler diyelim biraz daha acımasızlaşıp, daima makul ve kusurlarını kapatacak şahane bir kostüm gibiydi.  Kendisini korkusuzca eleştirmesi hatta dalga geçmesi, sınırsız iyi niyeti, masalsı anlatımları onu zengin gösteren cebinde dolgun bir cüzdan gibiydi.  Bu şartlarda pes etmesi de, kendisini hasta hissetmesi de hayli güçtü. Zırhını kuşandığında her şeyin karşısına dikilebilirdi, en çok da kendisinin çünkü her şeyin en başı hatta tamamı olan kendisiydi. Şairin dediği gibi kendine çıkan bir yokuştu o.

Çok sonraları, yıllar sonra hayatının muhasebesini yaparken derin sohbetlerimizden birinde bir zamanlar ne denli ağır bir hasta olduğunu kabullenmeye başlamış görünüyordu. Hastalık dediği insanlığın, beyefendiliğin .okunu çıkartmaktan başka bir şey değildi bence. Kendine kızmakla beraber, bu kadar karmaşanın içinde nasıl kaybolmamayı başardığına da şaşıyordu. Değişmişti nispeten, her şeyi daha bir kolaylamış, kendi de kolaylaşmıştı. Ne istediğini biliyordu. O bir zamanlar iki kere ikinin dört ettiğinin değil, etmediğinin iddiasındaydı sadece ve bence haklıydı fakat isteyerek veya istemeden çok şey birbirine karışmıştı ya da o karıştırmıştı. Ve en büyük hatası kendisi olamamaktı, her şeyi çok önemsedi, çok yaşam yüklendi, kolay değil bu, koca bir çınarı yıkardı o nevi yükler.  Evet, hepimizin bilmediği gibi iki kere iki dörtten başka her şeydir aslında. Fakat insanın hayatını da çok karmaşık hale getirmesinin, kendisi açısından çok zorlaştırmasının makul bir sebebi olamaz, delilik gerçekten de.    Bazen ben, sen, o, bu, şu, kim olduğumuz, kendimize, birilerine yüklediğimiz veya yüklenen manalar, olumlu veya olumsuz o kadar da önemli değildir. Önemli olan bir şey varsa o da,  böyle birinin, birilerinin, böyle bir şeylerin var olmasıdır. Aslında en önemlisi insanın mutlu olmasıdır. Bunları neden yazıyorum acaba? Bilmiyorum, yazmak istediğim için herhalde.

 

 

Kendime Mektuplar(17)

Emanetçi

Bir gün bir şey oldu. Dükkânın kapısının altından özensizce zarfa konmuş bir mektup bırakılmıştı. Merakla zarfı hatta mektubun da bir kısmını yırtarak çabucak okumaya çalıştı. Mektubu yazan kendisinden ne kadar nefret ettiğini bildiğini ancak hayatta ondan başka güvenebileceği kimsenin olmadığını hatta kimsesiz olduğunu, sayılı günlerinin kaldığını söylüyor ve kendisine yardım etmesi için yalvarıyordu. Ne kadar parlak günleri olduğunu ki bunu mektubu okuyan zaten biliyordu, ne kadar çok hatalar yaptığını ve önce eşinin sonra iki çocuğunun kendisini haklı olarak reddedip terk ettiklerini uzun uzun anlatan bir mektuptu. Birebir şahit olduğu zaten yaşadığı şeyleri bir film şeridi gibi tekrar seyrediyordu adeta okurken. Öfke dolu, içinden küfürler ederek okumaya devam etti. Mektubun devamında kanı donmaya başlamıştı zira bu rezil adam ilk kez duyduğu bir hikâye anlatmaya başlamıştı ona ve inanılır gibi şeyler değildi yazdıkları. Evet, ben bunu da yaptım dedi, istersen gel ve öldür beni, hastanede yatıyorum zaten öleceğim. Bu mektubu sana bırakmak için birkaç saatliğine kaçtım hastaneden. Ablanın oğlu benim oğlum, elimde mal mülk bir şey kalmadı ancak Teşvikiye’deki evi bilirsin bir tek o kaldı bankaya ipotekli ödeyemediğim krediler nedeniyle, bu işlerle uğraşacak gücüm de, zamanım da yok, bu evi bir şekilde sana bırakacağım, devredeceğim her neyse, borçları kapatmanı kalan parayı oğluma vermeni istiyorum, tabi ki kendi hakkını aldıktan sonra zira sana manevi borcum hiçbir şekilde kapanmaz biliyorum ama  sen de al ki ruhum biraz olsun huzur bulsun,  ne yapmak lazımsa sen gerekeni bilirsin. Bu yükü sana yüklemek istemezdim ama başka çarem yok, hayatımda ilk kez doğru bir şey, adil bir iş yapmama yardım dileniyorum senden, sana yalvarıyorum.  Beyninden vurulmuşa döndü öleceğim falan diyordu ya hani koşarak gidip eceliyle ölmeden yetişip öldürmek geçti içinden. Hareketleri kontrolsüzdü, ne yapacağını bilemeden dolanıyordu dükkânın içinde. Ya ablası bunu nasıl, ne ara yapmıştı, acaba önce ablasını mı vurmaya gitseydi. Ya yeğeni, tüm bu olanlar içinde tabi ki en günahsız olandı. Güvende olduğu bir ailesi, kursağından haram lokma sokmayan temiz bir babası, yani öyle sandığı, vardı. Bir kocası varken bu şerefsiz, babası hatta dedesi yaşındaki adama nasıl yem olduğuna inanamıyordu ve de kocasından olma bir kızı varken. Canından çok sevdiği  ablası yani, böyle bir şey nasıl olabilir dedi dört dönerek, nasıl yapar bunu diye kafasını duvarlara vurmak istedi. Hayattı bunu yapan, hayat. İyi halt etmişti ben öldürdüm derken adamı, ablası gerçek katili bilse herhalde onunla olmazdı. Mecbur mu bırakmıştı acaba mendebur, para için mi yaptı ya da ne bileyim âşık mı oldu hoş bu iğrenç adama nasıl âşık olunabilirdi. Tekrar olayları düşünmeye bu adamın bunları doğru söyleyip söylemediğini tartmaya başladı. Bu mendeburdan her şey beklenebilirdi ama dediği gibi ölümcül bir durumdaysa, hem böyle bir hikâye durduk yere uydurulamazdı. Annesi bu adamın yanında işe koyduğunda çocuktu daha, sabah okula gidiyor öğlende adamın dükkânına geliyor, temizlik yapıyor, misafirlere çay ikram ediyor, akla gelebilecek ne iş olsa yapıyordu orada. Bir ara bu adamı babası yerine koyduğunu düşündü, babasını hiç hatırlamıyordu, ablasının anlattıklarından bir dev hayali yaratmıştı kendine. Bir kötülük edeceği, yanlış bir iş yapacağı zaman o devin yüzü hemen asılı verirdi ve sırf babasının hayalinin öyle karşısına dikileceğini düşünüp doğru şeyler yapmak isterdi. Çünkü kendince doğru olanları yaptığında babası ona o kadar güzel gülümserdi ki. Fakat bu adam yanlış bir adamdı, araba alım satımı, emlakçılık, turizm vs. adı altında bir sürü işler çeviriyor, özellikle zengin ve dürüst insanlara yapışıp kazıklamaya çalışıyordu, tefecilik de yapıyordu. Küçücük yaşında onun için böyle bir yer hayra alamet olabilir miydi? Annesine kızacak oldu ama ne yapsın çaresiz kadın diyerek vaz geçti. Annesi ve ablasıyla babalarını kaybettikten sonra feci bir bilinmezliğe sürüklenmişti hayatları kendiliğinden. Büyük şehirde bir kadın, bir kız ve küçük bir çocuk, sahipsiz, parasız çok zor. Anne temizliğe gider, bazen abla da gider anneyle, küçük okusun isterler fakat para kiraya bile yetmez, yani bu galeriye girmesi bir mecburiyetti başka bir şey değil. Üç beş kuruş üç beş kuruştu işte. Yıllarca okulla işi beraber götürdü, yarım gün okul yarım gün iş. Sonra büyüdükçe arabaları tanıdı, iyi bir şoför de oldu, az çok motordan, markadan anlar da oldu. Gelen müşterilere otoları tanıtmaya, fiyatlarını söylemeye de başladı gün geldi. Ortaokul bitmiş yaz tatili gelmişti. Bir gün bir şey oldu. Bir alacak verecek meselesi yüzünden dükkâna kalabalık kirli yüzlü adamlar geldi ve patronu epeyce tartakladılar. Bir takım senetlerden bahsedip onları almak için direttiler. Patron da vermemek için direndi. Adamlar tekrar gelip, senetleri hazır etmezse dükkânı başına yıkacaklarını söylediler. Bu sefer fahiş komisyona borç para verdiği adamın arkası kuvvetli çıkmıştı. O patronuna kesin bir itaatle onun asla yanlış bir şey yapmayacağını mutlaka haklı olduğunu düşünüyordu. Sonraki günlerde telefonlar kesilmedi, senetleri almak için bastırıyorlar, tehdit ediyorlardı. Patron karşı tarafın patronunu galeriye çağırıp evrakları bizzat kendisine vereceğini söyledi. Kararlaştırılan günde buluşma gerçekleşti. Adam tek başına geldi konuşulduğu gibi, çocuk misafirin ve patronun çaylarını verip bürodan çıktı aradan yarım saat geçmemişti ki içeriden iki el silah sesi duyuldu. Çocuk ile diğer çalışan endişeyle odaya girdiklerinde kara yağız adamı yere düşmüş gördüler ve adam onlar içeri girer girmez oracıkta öldü. Patron hızla elindeki tabancayı çocuğun eline tutuşturdu, sen yaptın, böyle olması gerekiyor dedi. Neye uğradığını şaşırmıştı ki çocuk silah seslerine vurulanın dışarıda bekleyen adamları içeriye koştular, silahlarını ateşlemeye fırsat kalmadan yandaki karakolun tüm polisleri galeriye doluştu. Annesini, ablasını düşündü bir an, babasının yıkılmış hayaline dayanamayıp kapattı gözlerini çocuk. Bu çocuk yaptı, bu bir çocuk bu nasıl yapar, beni vuracaktı, bu çocuk beni babası kadar sever, bana zarar gelmesin diye yaptı işte, sen mi yaptın çocuk, evet ben yaptım, bir gün her şey bitti onun için, hayatı boyunca katil damgasıyla yaşamak, bu olanaksız bir şeydi. Daha da acısı onun için babasının kederli hayaliydi, her an en çok canını yakacak olan buydu. Patron annesini ve ablasını hiç merak etmemesini onlara iyi bakacağını söyledi. Çocuğa da zaten çocuk olduğunu, bu dertten kısa sürede kurtaracağını söyledi, garanti veriyorum diye onu ikna etmeye çalıştı. Anne ve abla yıkıldılar olayı duyunca, nasıl yaptın dediler, yaptım dedi, başka bir şey demedi. Cezai ehliyeti olmadığından ıslah evine gönderildi çocuk. Patron gerçekten de çok güzel bakmış bilhassa ablasına, kahretsin dedi kahretsin, hatırladıkları onu tekrar kahrediyordu. Avucunun içinde buruşturduğu mektubu düzeltmeye çalıştı. Ablasını vurması gereken bir durumdu bu evet insan bu durumda vurur diye kendini ikna etmeye çalıştı. Artık o çok sevdiği, ona babasını anlatan ablası da bitmişti. Ablası anlattığına göre acaba babası da sandığı gibi iyi yürekli bir dev değil miydi yoksa. Hayır, ama babası emsalsiz biriydi, bunu hep böyle hissetmişti. Şu utanmaz adama bakar mısınız diye papağan gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu. Hayatımı mahvediyor, emanetlere hıyanet ediyor ve şimdi de kalkmış benden yardım istiyor. Sakinleşmeye çalıştı, adam ondan yardım istemeyip de herkesin düzenini bozsa daha mı iyiydi peki. Ablasını, bir fenalığını görmediği eniştesini ve ufacık yeğenini düşününce bu sırrı taşımaya ve bu meseleyi usulca halletmeye karar verdi ama nasıl yapacağını gerçekten bilemiyordu. Birinin sizi sevdiğini sanırsınız, bu sizin için bir yaşama sevinci ve hayatla aranızda kalın bir bağdır. Bir gün aslında sevmediğini hissettiğinizde çok yıkılırsınız, bir anda birçok şey anlamını yitirir, boşluğa düşmek gibi. Umutlarını yıkmak evini yıkmak gibidir birinin. İki yıl ıslah evinde kaldıktan sonra tüm öfkesine karşın hala bir nebze babalık umduğu adama ki ne de olsa bir kucak açmıştı ona zamanında, patronun yanına gitti, başka gidecek bir yeri yoktu. Fakat karşılanışı umduğu gibi olmadı, işlerin bozulduğunu, bir sürü borcu olduğunu, bir ortak almak zorunda kaldığını vs. vs. anlattı durdu. Ona borçlu olduğunu çok iyi bildiğini, zaten karısının da kendisini terk ettiğini, işlerini düzeltince mutlaka onu arayacağını, yanına alacağını falan söyledi. Anlaşılan oydu ki feci bir kazık yemişti. Karşısındaki adamın bir nebze adamlığı kalmamıştı. Duruma bakılırsa her gece içiyordu, kadınlarla düşüp kalkıyor, kumar oynuyor, borçlanıyor, bir yandan düzenbazlıklarına hızla devam ediyordu. Ortağım dediği kişiyi de dolandırdığı, pembe tablolar çizip parasını aldığı besbelliydi. Maddi durumu güçlü aynı zamanda yeraltı dünyasının önemli isimlerinden birinin maşalığını yapıyor, bu sayede o kişi tarafından bir miktar korunuyordu. Zira işyerindeki o ölüm hadisesinden bu kadar kolay sıyırması asla mümkün olamazdı. Kaç kez gelip dükkânı yerle bir etmek istemelerine rağmen,  o güçlü şahsiyetin korumasıyla hala nefes almaya, havayı kirletmeye devam ediyordu. Galericiye diş geçiremeyince kuduran adamlar tabi ki sözde esas katili rahat bırakmayacaklardı. Pusu kurulmuştu, çocuğu bir gece kuytu bir yerde sıkıştırdılar. Altı kişi öldürene kadar dövdüler ve sonra silahlar çekildi sıra delik deşik etmeye gelmişti, kendinden geçmiş bir halde ölümü ciğerinde hisseden çocuk saplanan kurşunlarla olduğu yerde zıplıyor, maruz kaldığı duruma anlam veremiyor ve babasının hayaline suçsuzluğunu anlatmaya çabalıyordu bir yandan. Silahlar patladı ardı ardına, polisler yetişti olaya, adamlar dağıldı. Çocuk düpedüz ölmüştü herkese göre, kendine göre, bir tek babasının hayali yakıştıramadı ölümü ona. Bir polis yaşıyor galiba dedi, koşturdular acile, günlerce öldü dirildi. Günlerce kendini bilmeden yattı, bir dizi operasyonlardan geçti. Bir gün bir şey oldu, ne oldu bilinmez, gözlerini açıp anasına baktı, yaşayacak oğlum dedi kadın, yaşayacak dedi ablası da. Ve yaşadı gerçekten de, biraz kahrederek, biraz küskün kaderine. Aylar sonra kalktı yatağından, ayakları onu galeriye götürmek istedi bir kahraman gibi, fakat patronun aylardır ziyaretine gelmediği, halini hatırını bile sormadığı aklına gelince tüm gücünü yitirdi, yarı yoldan döndü. Ölse daha iyi olurdu diye düşündü, gidecek bir yeri bile yoktu. Babasının mezarı neredeydi acaba? Sürekli hayaliyle yaşadığı babasının mezarının yerini bilmeye bile hakkı yoktu demek. Ona söylenen, gurbete gitti baban orada öldü diye geçiştirirdi annesi, lafa bak. Bir ölünün mezarı olmaz mı, bilinmez mi, bir gün gidebilme ihtimali olmaz mı? Her şey ne kadar saçma ve anlamsızdı.  İnsanın hayatta güvenebileceği bir kişi dahi olmaz mıydı? Çok bedbaht günler, geceler geçirdi. Cebinde beş parası yoktu. Artık ablasına da gitmek istemiyordu. Eniştesi fena bir adam değildi ama onun için ne yapabilirdi ki zaten evinin geçimini zor sağlayan biriydi ve annesini evinde kabul etmesi dahi büyük bir nimetti. Ona bir arkadaşının derme çatma gecekondusunda bir oda ayarlamış olması da. Her gün iş bulma hayaliyle çıkıyor çoğu zaman bir sürü yollar arşınlayıp yorgun ve üzgün varoşlardaki berbat odasına geri dönüyordu. Birkaç kez saatlik, yarım günlük işler bulursa seviniyor hiç olmazsa bir iki gün aç kalmayacak kadar parayı denkleştirebiliyordu. Yine bir gün iş bulma umuduyla dolanırken şehrin meşhur bir sokağına yolu düşmüştü. Bir tabelaya takıldı gözleri, içinde bir kıpırtı hissetti. Sanki yeni bir buluş gibi bir heyecan. Tabelanın altındaki daha çok barakayı andıran dükkâna yaklaşıp camından içeriyi görmeye çalıştı. İçerisi epeyce karanlık ve karmakarışıktı. Gözlükleri gözünden düşmek üzere olan bir ihtiyar küçük masanın üstüne eğilmiş bir şeyler okuyor veya karalar gibi bir şeyler yazıyordu. Uzun bir müddet seyretti, adamın bu kadar ciddiyetle ne yaptığını çok merak etmişti. İçeri girmek adamla konuşmak ona bir şey bırakmak istedi fakat düşününce iki teklikten başka ona bırakabileceği bir şeyi olmadığını fark etti ve oralarda biraz daha dolanıp uzaklaştı. O günden sonra her fırsatta yolunu oraya düşürmeye ve hep aynı hareketle camdan içeriye bakmaya ve hep aynı tabloyla karşılaşmaya o kadar alışmıştı ki. Kaç kez gittiği halde yaşlı adam onu fark etmedi. Çok az da olsa para biriktirmeye başladı. Kendisine bir yüzük alacaktı kafasına koymuştu. İş arıyor, bulduğu her işte çalışıyor, kimi bulaşık yıkıyor, kimi limanda yük taşıyordu. Sonra çarşılarda gezip vitrinlere bakıyor, ablasının anlattığı gibi babasının yüzüğüne benzer burgulu, tek taşlı altın bir yüzük aranıyordu. Fakat yüzüğü de bulacağı yoktu. Bulsa da kim bilir ne kadar paradır diyor ve ümitsizce dolanıyordu. Hem ablası anlattığına göre bunun da koca bir yalan olma ihtimali vardı.

Bir gün ıslah evinde tanıştığı bir çocuğa rastladı, konuştular ayaküstü, kılıp kıyafeti yerindeydi gencin. Durumunu anlatınca zaten birine ihtiyaç var bizim orada beraber çalışalım dedi genç. Ne seçme şansı vardı, ne de reddetme lüksü, sevindi bir işe yarayacağım diye. Beyoğlu’nda bir mekâna geldiler. Bir sürü masalar yeşil örtülü, iyi giyimli baylar, bayanlar bir kumarhaneydi burası. Müdürle tanışma faslından sonra yapacağı işin garsonluk fedailik karışımı bir şey olduğunu anladı. Giydirip, kuşattılar, saat mefhumu yoktu öğlene doğru geliniyor, ertesi sabaha kadar kalınabiliyordu. Bazen hiç eve gitmiyordu. Efendi biri olduğu için sevilmeye başlandı. Efendi biri aynı zamanda bir katil. Ölümden dönmüş ve yüzündeki yara izleri birer gurur vesikası gibi.  Bunların bu âlemde hiç şüphesiz bir ağırlığı vardı. İki hafta olmuştu çalışmaya başlayalı ve maraza çıkmamıştı, çıksa ne yapacaktı bilemiyordu, bir yandan da korkuyordu bir sorun olur da üstüne kalırsa yine diye. Babasını düşünmemeye çalışıyordu, hayali de uğramıyordu zaten artık. Bir yıl geçti aradan, olası marazalarla karşılaşıyordu, adam tartakladığı da oluyordu istemeden, hırpalandığı da fakat bunlar bir kumarhane için orada bulunan bir fedai için sıradan vakalardı. Çok az zamanı olmasına rağmen genelev sokağına gidip girişteki barakaya, yaşlı adama bakmayı da ihmal etmiyor, kafasını kaldırıp tabelaya baktıkça hissettiği güvenle içi ısınıyordu. Evet, şu dünyada bu yaşlı emanetçiden başka güvenebileceği hiç kimse yoktu. Kendisinden haberi dahi olmayan bu yaşlı adam bu kadersiz genç adam için bir güven abidesi ve o emanetçi yazılı tabelanın altındaki baraka güvenilir bir mabetti. Sayısını hatırlamadığı kadar gittiği bu sokakta bir kez dahi kapıdan içeri adım atmamıştı. Parası yoktu mamafih ilk zamanlar zaten bir kadınla olmayı hiç hayal etmedi, parası olduğunda da etmedi. Çünkü o, parasıyla bile bir insanı alıkoyup kullanamayacak kadar değişik bir yüreğe sahipti, bu ruhu anlatması çok güç. Artık parası olmaya başlamıştı, arada annesini ve yeğenlerini görmeye gidiyor, hatta bir miktar para sıkıştırabiliyordu çok şükür ki annesinin eline. Varoşlardaki odasına artık o kadar sinir olmuyordu ancak işine yakın uygun kiralı küçük bir ev denk gelince, annesi de yanına gelir düşüncesiyle hemen kiraladı. Sıkı kumarbazlar tanıdı, iyi insanlardı çoğu, kumara müptela olmak herhangi bir şeye kafayı takmak kadar kötüdür. Özde iyi insanlardır kumarbazların çoğu fakat işler güçler ters giderse kötü insan olur, hayırsız insan olurlar maalesef. Kumar bir kumarbazın engelleyemediği bir hayat tarzıdır. İş harici saatler, anlamlı günler, tatiller hep kumara adanmış zamanlardır onlar için. Bir kumarbaz değilseniz bir kumarbazla yaşamak büyük bir ıstıraptır. Bir kumarbazın eşi, çocuğu veya bir yakını olmak gerçekten çok zordur. Zamanları ve paraları ömürleriyle beraber akıp gider ve geriye büyük pişmanlıklar, öfkeli eşler, çocuklar kalır. Herhangi bir kumar kazanma olasılığı çok düşük matematiksel bir formüle dayanır. Ticaret anlamında en olmayacak, tutmayacak bir işin dahi, sabretmek koşulu ile yalnız, olabilirliği daha yüksektir. Üstelik herkesin her şeye hakkı olamaz hayatta bu çok kesin. Mesela İstanbul bağlantılı iş yapan şu iş adamı hadi bir derece, parası pulu var, işi gücü yerinde görünüyor, kumar zevki için bir gerekçesi, yani kaybetse üzülmeyeceği kadar çok parası var, en azından öyle görünüyor. Belçika da şirketi olduğu söylenen bir zat, ayda birkaç kez gelir ve çat pat Türkçe’si ile  bizimkine takılmadan duramazdı, iyi bahşişler verirdi zorla. Bir gün yemeğe davetli olduğunu ve bond çantasını ona emanet etmek istediğini, muhtemelen yemekten sonra geleceğini, biraz poker oynayıp oteline geçeceğini, ertesi günde uçacağını söyledi, çantayı bırakıp gitti. Fakat pokerci o gece gelmedi, epeyce zaman geçmesine karşın günlerce de gelmedi. Delikanlı çanta yüzünden işli güçlü olmuştu. Bu adam iş adamı çantada çek, senet belki para kıymetli her şey olabilir diye huzuru kaçmıştı adamakıllı. Epeyce zaman daha geçti yok adam toz olup uçmuştu. Delikanlı çantayla yatıyor, çantayla kalkıyordu, pantolonu gibiydi adeta arkadaşları, kumarbaz müdavimler ona takılıyorlar, çantayı açması için onu zorluyorlardı. Aradan aylar geçti, içinde ne olduğunu bilmediği bir çantayla yaşar olmuştu. Bir gün iş adamını tanıyan kumarhaneye çok ender uğrayan biri gelip pokercinin aylar önce öldüğü haberini verince gözler delikanlıya çevrildi. O ise ne yapacağını bilemez bir halde çantayı bir masanın üstüne koyup açmaya yeltendi fakat tüm gözler çantaya çevrilince bundan vaz geçti. Açsana dediler aç bakalım ölene kadar o çantayı dolaştırmayacaksın herhalde. Ve çanta açıldı içinden birkaç tane çek defteri, hesap cüzdanları, kredi kartları ve kalın bir kâğıt öbeği ile adamın puroları çıktı. Kâğıtları eline alan müdür gözlüklerini takıp içine girince olamaz dedi, bunlar hisse senetleri, Türkiye deki önemli bir şirketin bir servet değerindeki hisse senetleriydi müdürün elinde salladığı tomar. Müdürün elinden çekip aldı senetleri hızla, çantayı düzenledi, milyarderin kartvizitini çıkardı sadece, çantayı kapattı. Yırttın, köşesin, çak ortak vs. laflar uçuşuyor havada, şaşkınlıklar, kahkahalar gırla gidiyordu. Delikanlı ölüm haberini getiren adama rica edip Brüksel’deki şirketi telefonla arattı ve adamdan durumu bir yakınına anlatmasını istedi.  Oğluyla görüşme sağlandı, oğlu birkaç gün içinde İstanbul’a gelip emaneti alacağını söylemiş.  Gerçekten de iki gün sonra çok şık giyimli ve yakışıklı bir adam kimliği ve sadece müdürün gözlüklerini bir edayla takıp çok anlarmış gibi baktığı ve başka kimsenin umurunda bile olmadığı gerekli bir sürü evrakla gelip emaneti aldı.  Mükâfat olarak emanetçiye hatırı sayılır bir para vermek istedi, delikanlı almadı, oradakilerin teşviklerine, zorlamalarına rağmen almadı. Adam sonunda kartını verip çok teşekkür ederek bir şeye ihtiyacı olursa kendisini her zaman arayabileceğini söyleyerek ayrıldı.  O günden sonra oradakilerin nezdinde delikanlı çok farklı görülmeye başlandı, çok sayılan ve sevilen bir pozisyon kazanmıştı. Zaman içinde insanlar delikanlıya sıkça paralarını, çantalarını, giysi, kitap vs. bırakmaya başladılar. Müdür emanetleri de koymak üzere ona bir oda hazırlatmak zorunda kaldı. Bazen kumarhaneyi ona emanet ediyordu. Biriken paralar kumarhane sahibinin hesabına yatırılmak veya bazen elden götürülmek üzere emanetçiye teslim ediliyordu.  Babasının yüzüğünü bulamayacağına inanmaya başladığı bir gün burgusuz ama tek taşlı bir yüzük ilişti gözüne dükkânın birinde hiç yoktan iyidir diyerek yüzüğü aldı. Hatta ince bir de altın kolye aldı. Zira yüzüğü azımsamıştı ihtiyar emanetçiye vermek için. Nihayet o dükkândan içeri girecek yüzüğünü ve kolyesini ihtiyara teslim edecek ve böylece onunla tanışacaktı. Ne heyecan diye geçirdi içinden.

O gün tıraş oldu, yeni kıyafetlerini giyindi, saçlarına daha bir özendi, parfüm sıktı fazlaca. Kesinlikle taşralı bir hali yoktu, resmen bu şehirliydi, her haliyle her yere mesela en sosyetik yerlere bile yakışabilirdi. Ama o emanetçiye gidiyordu hızlı yavaş adımlarıyla, kapının önünde duracak gibi oldu, hemen hareketlendirdi ve itiverdi içinden bir güç onu içeriye. İhtiyar içeri birinin girdiğini fark etmemiş gibi masasındaki kağıtlara bakıyordu.

-İyi günler.

-İyi günler dedi ihtiyar ve devam etti buyurun.

-Kolyem bi de yüzüğüm

-tamam verin

-buyurun

-bunların ederini biliyor musunuz, kabaca da olabilir

-biliyorum yeni aldım, yüzük 850, kolye 450

-peki, isim neydi, teşekkür ederim bunlar için 19,5 peşin ödeyeceksiniz

-peki, buyurun size bir 20’lik

-yazıyorum bir dakika üstünü vereceğim

-gerek yok üstü kalsın

-hiç gerek yok bozuk var

-tamam sorun değil kalsın

-peki uzatmayacağım

-görüşmek üzere

-görüşmek üzere.

Bu birkaç sefer aynı şekilde devam etti. Sonraki karşılaşmalarda nasılsınız iyiyim siz nasılsınız şeklinde konuşmalara geçildi. Bir sonraki sefer ihtiyar genç adama vaktiniz varsa çay söyleyeyim dedi ve çaylar içildi. En son sefer biraz sohbet edildi. Biraz daha yakınlaşıldı ve biraz daha birbirlerine açılındı.

-Bu gözler neler gördü burada. Bir keresinde içeriden bir vesikalı sekiz aylık çocuğunu emanet etti bana.

-Nasıl yani?

-Evet, o içeride müşterisi varken bebek ağlasa olur mu? Her işin bir raconu var. Her sabah buraya getirdi, şuracığa bir beşik koyduk, geldi gitti baktı, uyuttu, emzirdi. Akşam ben giderken de gelir alırdı yavrusunu.

-Sonra?

-Sonrası filim olur, bir gün dedi ki benim Adana’ya tayinim çıktı, gitmem lazım fakat bunu alamam, yalvardı yakardı, nasıl olur dedim hanım eve koymaz ki. Birkaç ay dedi sadece birkaç ay ne diller döktü, gelip alırım hiç buralarda bırakabilir miyim onsuz yaşayamam zaten dedi. Bu işin oluru yok kızım dedimse de anlatamadım, dinletemedim. Ve bir gün o çekip gitti ben de çocuğu alıp eve götürdüm. Götürdüm amma az sonra evde hanımın koparacağı fırtınayı da biliyor ona ne diyeceğimi tasarlamaya çalışıyorum kafamda.

-Sizdeki de iyi cesaret bari önceden haber verseydiniz eşinize.

-İmkânı var mı öyle bir şeyin hayatta kabul etmezdi. Uzatmayalım aldım yavruyu birkaç parça eşyasıyla gittim eve. Hanımın gözleri büyüdü önce nerden peydahladın bunu dedi. Yavaş ol o nasıl laf deyip hemen konuya girip ben emanetçiyim bu benim kaderim. Bu bebek te bize Allah’ın emaneti bir müddet bize misafir, aksi de mümkün değil sokağa atacak halimiz yok deyip konuyu oldubittiye getirmeye çalıştım. Bizim hanım açtı ağzını yumdu gözünü ama yine de umduğumdan çabuk yumuşadı çocuğa bakmaya başladı bile söylenerek de olsa, vicdanlı kadındır nemelazım hakkını yiyemem o bakımdan.

-Eee oldu kabul etti yani, peki kadın gelip aldı mı bebeği.

-Geldi gelmesine… Geldi gelmesine de geldiğinde çocuk on yaşına basmıştı.

-İnanmıyorum. E gelmeseydi bari artık.

-Geldi, misafir oldu bize, hanım bir ton söylendi yine haklı olarak çocuk da biz de aile olmuştuk. Almasından korkuyordu ve üzülüyordu fakat kadın bir misafir gibi yanımızda iki gün kaldı onun bizleri anne baba, bizlerin onu evlat gördüğümüze şahit olunca misafir geldiği evin çocuğunu sever vaziyette ona doymaya çalışarak tekrar gelirim diyerek gitti.

-Bu sefer kaç sene kayboldu ortadan?

-Bu dediğim dört yıl önceydi o gün bugün haber yok.

-Anlattıklarınız inanılır gibi değil. Siz de eşiniz de ne büyük insanlarsınız. Sizin gibi insanlar var bu dünyada yani bunu biliyordum bu yüzden bir şey beni de çekti size, gizli gizli gelirdim izlerdim, tabelanızı, yüzünüzü görmek bana hayat ışığı gibiydi. Peki, çocuk hala sizi anne baba biliyor ya annesi çıkıp alacam evladımı derse.

-Bu kaderi biz yazmadık ki biz bozalım, derse yapacak bir şey yok ama bu saatten sonra demese iyi olur. Onu kendi evlatlarımızdan ayırmadık ben de eşimde. Gözümüz gibi baktık emanete, her şeyden sakındık, kendi öz çocuklarımızdan bile daha çok sakındık.

-Siz sadece emanetçi değil, kutsal emanetçisiniz.

-Herkes yapardı

dedi ihtiyar gülerek.

Gözlerinde biriken yaşları göstermemeye çalışarak, kalkıp kapıya doğru yöneldi delikanlı.

-Ne o evlat erkencisin işin var herhalde

-evet gitmem gerek

-üzülme delikanlı, duyduklarınla yaşadıkların depreşti biliyorum ama üzülme, herkesin yaraları vardır, bunlar zamanla kapanır, bazıları zamanla kanar tekrar,  bulunduğun noktadan aklınla bakmak zorundasın hayata, hep yüreğinle bakarsan aklın karışır, çok karışabilir toparlaması güç olur sonra

-tamam görüşürüz

-tamam güle güle.

Yatağına uzandığında aklı hayli karışmıştı zaten. Nasıl bir dünyaydı bu? Kendi yaşadıkları, lanet patronu, hasımları, melek anası, dev babası, onu hayal kırıklığına uğratan ablası, masum yeğeni, bir fenalığını görmediği eniştesi, her fırsatta emanetçi ihtiyara kaçıp sığınmak istemesi vs. vs. vs. Bir de ihtiyarın vesikalıdan olma evlatlığı çıkmıştı, bir o eksikti. Neden biraz kıskanmıştı bu çocuğu acaba? Yok canım dedi saçma geçiştiriverdi kafasındaki bu aptalca düşünceleri. Bahtsız çocuk hikâyelerine eklenen biri daha ne olacak işte dedi, benim gibi kandırılmış dünyadan bihaber bir çocuk.  Hem dedi benim babam, dev bir adam sürekli beni görür yattığı yerden, o beni daima korur, mesela adamlar öldürene kadar dövdüğünde, hatta öldü dediğinde herkes kimse bilmiyor tabi beni kimin koruduğunu, babam tabi, onun sevgisiydi beni koruyan, o anda hiç acı duymadım ama babamın sesini duydum. Gözüm hiçbir şey görmedi ama babamın hayalini gördüm, gördüm evet resmen gördüm. Babam bana benziyor ama benden daha güzel, çok güzel bir adam benim babam. Hiç konuşmasa olur hani o, sadece gözleriyle her şeyi anlatabilir bana. Sadece gözlerine bakarak dediği her şeyi anlayabilirim.

Sonraki gidişinde genelevin emanetçisine, yaşadıklarını, her şeyi daha etraflıca anlattı, bir gün onun emanetçi tabelasını gördüğünü gizli gizli onu izlediğini, sonra sık sık buraya geldiğini de tekrar anlattı. İhtiyar can kulağıyla dinledi, çok az şey sorarak dinledi ve çocuğun uğradığı haksızlık onu gerçekten kahretti, patronun yaptığı yani, hadi gerisi kaderdi. İhtiyar elinde olmadan sarıldı genç adama, öyle bir sarıldı ki evladı gibi sarıldı, bu yaşadıklarına rağmen kaybolmamış, kendini kaybetmemiş bir insan olduğu için sarıldı. Ne kadar yüksek ruhlu biri olduğu için sarıldı. Bugün burada olduğu için sarıldı. İkisi de ağlıyordu, hem de tutmadan kendilerini, doyasıya. Tam durdular biraz ikisi de, ihtiyar tekrar hıçkırıklara boğuldu, kendini kaybetti gözyaşları içinde. Genç ilk geldiğinde yüzüğünü ve kolyesini bırakmış, emanetçi onları kaydedip emanet ücretini almıştı ki, gencin dönüp gidişi, saçlarının havada dalgalanışı gözlerinde canlandı, bu genç genelev kapısından gireceğine sokağa doğru yukarı yürümüştü. Tövbe estağfurullah demişti o an evet çok iyi hatırlıyordu, anlam verememişti sokak yukarı yürümesine, oysa şu an bu hareketi anlaşılmış bulunmaktaydı. İşte buydu ihtiyarın sarsılarak ağlamasına neden olan. Bugüne kadar vesikalıdan başka anormal emanetler bırakmak isteyenler olmuştu ihtiyara. Mesela biri yarış atını bırakmak istemişti. Uyuşturucu bırakmak isteyen de olmuştu birkaç sefer mesela. Fakat bu acayip isteklerin dışında normal şartlarda erkekler geldiler kimi parasını veya kıymetli bir eşyasını, bazıları çanta veya bavul, valiz türü bir eşyalarını veya ellerindeki o an için kendilerine külfet bir yüklerini, en fazla silahlarını bırakıp kapıdan içeri yürüdüler. Ve bir müddet sonra kimi mutlu, kimi mutsuz bir şekilde emanetlerini geri alıp çıkıp, gittiler. He bu arada emanetini almayan ya da unutan bir sürü kişi de olmadı değil, bu dükkânın karmaşası ve bu adamın düşünceli hali, kafasının doluluğu ve işli güçlülüğü de zaten hep bu bilerek veya bilmeyerek emanetlerini bırakıp giden insanlardan ileri gelmektedir. Onların belki hemen hepsi bir daha bu dükkâna asla uğramayacaklardır ancak bu yaşlı adam yaşadığı sürece daima emanetlere sadık kalacak ve sahipleri her an gelecek gibi hazırlıklı olacaktır. Hatta adam ölürsem ne olurun hesaplarını binlerce kez yapmaktan binlerce kez uykusuz, bir o kadar yorgundur. Zamanında daha doğrusu gençliğinde komiser muavini iken devlette önemli bir zatın koruma müdürlüğüne atanmış, epey süre bu önemli konumda kalmış, epeyce çevre edinmiştir. Ancak en büyük çocuğu olan oğlu epeyce haylaz çıkmış, babasının konumunu da kullanarak uygunsuz yerlere ve işlere girip çıkmıştır. Bu halleriyle babasını çok uğraştırmış, çok peşinden koşturmuş  ve oğlundan, yaptığı işlerden çok utanan baba çok başarılı olduğu, sevilip, sayıldığı konumdan çeşitli bahanelerle affını isteyerek, istifa etmiş ve  kendi kendini uzaklaştırmış, kendi kendine hiç hak etmediği bir ceza vermiştir. Oralardan emanetçiliğe diye düşündü hem de genelevin emanetçiliğine. Evet, bu bir hataydı dedi kendi kendine, insanlar başlarına neyin gelebileceğini asla bilemezler. Hiç düşünmedikleri, düşünemedikleri şeyler gelebilir insanın başına. İnsanın evladı bile bir gün bir canavar olarak çıkabilir karşısına. Böyle bir durumda dahi realiteden ayrılmamak lazım, her zaman insan sadece elinden geleni yapmalı. Bir utanç rüzgârıyla savrulmak, işinden gücünden olmak bunlar olacak şeyler mi. Karısı ayrılma işinden derken elbette haklıydı. Kadınlar genelde birçok şeyde haklıdırlar. Erkekler onların haklı olduğunu bile bile onları üzer ve kırarlar. Oysa kadınlar genelde erkeklerden daha gerçekçidirler ve haklıdırlar. Erkekler genelde korkak ve kaçaktırlar hayatın gerçekleri karşısında. Kafasından birçok şey geçti. Sonraki günlerde hayırsız oğlundan ve onun yediği nanelerden, bunlar karşısında ne kadar zor durumlarda kaldığından bahsetti genç emanetçiye. Hala da onunla ilgili bir sürü endişeleri olduğunu, nerde akşam orada sabah yaşadığını anlattı oğlunun. Bunları anlattı ki, genç adamın hayatı anlamasını istiyordu, ders almasını bir nebze. Yani sen babanı tanımıyorsun bile ama güzel bir yüreğin var. Bu en büyük zenginliktir demek istiyordu. Benimse bir oğlum var beni utandıran. Oğlumun bir babası var ben yani, asla sevmedi beni, gibi, gibi, gibi… Bir oğlum daha var o daha küçük, çok seviyorum, o da beni çok seviyor ama hep bir korku ya annesi gelip alırsa? Hayat aslında kolay ve yaşanılası bir yer evlat dedi fakat keşke biz insanlar zorlaştırmasak.

Öyle çok kitap okumuş ve okuyordu ki genç adam, bu onun gerçekten her şeyle baş etmesinde, tüm olumsuzlukları alt etmesinde öyle etkili olmuştu ki. İlkokul öğretmeni ona kitap okuma sevgisini aşılamıştı. Onu hep çok büyük bir sevgiyle anıyordu, bu kitaplar olmasa ne yapacağını, ne olacağını cidden düşünmek bile istemiyordu. Yaşadıkları nedeniyle iyi bir tahsil alamamış hatta yarım kalmıştı ancak o kadar güzel kitaplar okumuş, bir yönden kendini o kadar güzel tamamlamıştı ki tarihi, coğrafyayı, dünyayı, insanları, felsefeyi, sanatı vs. ortalama birinden daha iyi biliyordu. Dünyanın görmediği yerlerini görmüş gibi biliyor, önemli şahsiyetleri sanki yüz yüze gelmiş kadar tanıyor, yaşamadığı şeyleri bile yaşamışçasına hissedebiliyordu. Çünkü hep okumuştu. Kitap sevgisi onu hayata bağlayan en kuvvetli bağlardandı. Kitap okuyan biri, objektiftir, gerçekten de kolay kandırılamaz. Kitap okuyan biri, objektiftir, kimseyi kandırmaya çalışmaz.

İki sene daha geçmişti. Bu süre zarfında gence emanet edilenler neredeyse odasından taşmak üzereydi zira kumarhane dışından özellikle de öğrenciler nereden duydularsa kitaplarını, mezun oldukları sınıflara ait kitapları seneye almak üzere ona bırakıyorlardı. Fakat işleri bitince genelde bir daha peşlerine düşmüyorlar ve genç emanetçinin elindeki ders kitapları, roman, hikâye vs. kitaplar çoğaldıkça çoğalıyordu. Bu arada kumarhane müdavimi kıramayacağı bir mirasyedi 1959 model  playmouth station marka otosunun anahtarını ona bırakmıştı. Ve o da uzun süredir ortalıkta yoktu. Kimilerine göre ne güzel iş bu. Ama bu işi bihakkın yapan biri için sancılı, sıkıntılı bir iş kesinlikle emin olabilirsiniz.  Bir gün bir emanet sahibinin gelmeyeceğine adı soyadı kadar bile emin olsa bir emanetçi onun emanetine yine de hıyanet edemez. Bu ne demek şu demek yani o emaneti ne sahiplenebilir ne de başka birine verebilir/satabilir bu kadar basittir bu konunun önü ve arkası. Sen dedi ihtiyar bu kapıdan giren ama şu genel ev kapısından girmeyen ikinci kişisin bu güne kadar gördüğüm. Evet, sadece iki kişi hatırlıyorum buradan yokuş yukarı giden, şehre karışan yanılıyor olamam kafanızı çevirip, saçlarınızın havada dalgalanışı bile o kadar birbirine benziyordu ki, yıllar önce gelen genç bir adam canlandı gözlerimin önünde.

Bir gün bir şey oldu. Kumarhane aniden kapatıldı, mühürlendi. Günler geçti fakat açılacağı yoktu. Bekleşip durdu çalışanlar, müdavimler, fakat yok, bir türlü açılmıyordu. Dava sanıldığından da büyüktü galiba, kumarhane sahibinin başka taraklarda sıkıntılı işleri olmalıydı. Genç emanetçi kumarhane girişindeki duvara, sokağın ucundaki direğe ve daha başka çeşitli yerlere emanet bırakanların bir an önce emanetlerini almaları aksi takdirde mesuliyet kabul edilmeyeceği yönünde  yazılar yazıp durdu. Fakat bu bir iki kişiden fazla kişiyi harekete geçirmedi. Kimsenin umurunda değildi, ya da kimse durumun farkında değildi.

Aslında çok bitirim işler yapabilir, çok paralar kazanabilirdi bu noktadan sonra. Her meslekte, yeraltı veya üstünde ciddi, disiplinli adamlara ihtiyaç vardı pek tabi ki. Birçok insan onunla çalışmak, ona yeni bir iş bulmak istedi. Müdür böyle gider de mekân açılmazsa kendisi bir mekân açacağını söyleyerek beraber çalışalım dedi ama bunların hiç birini kabul etmedi. Çünkü şimdilik zamanını çok sevdiği bir ihtiyarın yanında geçiriyor, ona yardım ediyordu. Genelevin girişindeki emanetçi dükkânında işe başladığında neredeyse mutluluktan uçacaktı. Nedenini çok iyi bilmiyordu fakat ya bu işi kendine çok uygun bulmuştu, ya da deli olmalıydı. Son derece az kazançlı bir emanetçi dükkânının çırağı olmak nasıl bir duygu veya ruh hali olsa gerek ya da kaderine okkalı bir küfür mü acaba? Her sabah erkenden gelip dükkânı açıyordu, çayıyla simidi veya poğaçasını yiyordu. Sabah erkenciler de olurdu kapıda ama onlar ne emanetçiyi görürler ne de emanet edecek bir şeyleri olmazdı çoğu zaman. Sonra tek tük insanlar yanaşır saatler, kolyeler, para vs. emanetçiye bırakılır, emanetçi bunları özenle not eder, adamlar huzuru kalp içinde icraata giderlerdi. Şu itibara bakar mısınız? En kıymetli eşyalar emanetçilere emanet edilir. Bununla beraber artık baba demeye başladığı ihtiyar onun emanetçilik yapmasını istemiyor fakat daha cazip hale getirmemek için fazla da diretmiyordu. Zaman geçtikçe ve kumarhanenin açılmasından ümit kesilip handaki mekânın akıbetinin ne olacağı iyice belirsizleşince genç adam yüzlerce emanetine yer aramak zorunluluğu hissetti. Yeri yeterli olsa kesinlikle yanından ayrılmayacağını fakat bir dükkân tutmasının gerekli olduğu yönünde ihtiyara epeyce dil dökmüştü. Bu dükkân daha çok emanetleri koymak içindi, yoksa yine hep babasının yanında olacaktı. İhtiyarda dışarıdan dersleri vermesi ve liseyi bitirmesi ve sonrasında üniversiteye gitmesi koşuluyla kabul ederim demişti kendisine. Ve bu suretle Kadıköy’de çukurda bahçesi olan bir alt kat kiralayarak emanetleriyle oraya yerleşmeye çalıştı. Dışarıdan bakıldığında emanetçiden çok eski eşyalar satan bir eskiciyi veya antikacıyı andıran bir dükkândı. Kitaplar, en fazla yer kaplayan elbette ki kitaplardı.  Playmouth kapıda duruyordu. Hatta son zamanda yine kıramadığı bir yazarın aynı zamanda av meraklısı bir yazarın puanteri de kadroya eklenmişti. Günleri kendi dükkânı ile baba dediği adamın dükkânı arasında gidip gelmekle geçiyordu.

Öyle bir dalmıştı ki, elindeki buruşturduğu mektup ve alnında boncuk boncuk biriken terlerle, epey süredir dükkânın kapısından kendisine bakan kızı nihayet görmüştü. Kız ondan ödünç aldığı romanı ona verip bir yenisini alabilir miyim diye sormuştu ancak genç adam bunların hiç birini duymamıştı bile sonunda kızı görünce bir eliyle alnındaki terleri silmeye çalıştı ve affedersiniz dalmışım diyebildi sadece.

-Tabi ki istediğiniz birini alabilirsiniz, siz hızlı okuyorsunuz

-evet hızlı okuyorum, hele seversem bir solukta bitiveriyor

diyerek güldü, sonra romanlar, hikayeler bölümünde bulunan kitapları karıştırmaya başladı.

Genç adam ertesi sabah hastane koridorunda odalarda yatan hastalara bakarken bir yandan da bir görevli hemşire veya hastabakıcı kolluyordu. O sırada ortadaki bankoyu fark etti oraya yaklaşıp görmek istediği hastanın adını soyadını söyledi. Verilen oda numarasına doğru yöneldi. Kapı kapalıydı, kapıya vurdu birkaç kez ve içeri girdi. İki kişilik bir odada iki kişi yataklarında uzanmış yatıyorlardı, daha yaşlı olanın başında muhtemelen karısı olan bir kişi duruyordu. Diğer yataktaki adam sakalı uzamış ve hayli solgun, bitkin bir biçimde gözlerini tavana dikmiş duruyor, içeriye giren ile de pek ilgilenmiyordu. Bir anlık bir duygu seli yaşadı, bir ziyaretçisinin olabileceğine ihtimal dahi vermeyen şu adam zamanında kendisi için ne denli önemli bir adamdı. Şiddetli bir öfke duymadı. Gerçekten çok hasta olduğu gözleniyor fakat acıma vs. herhangi bir şey de hissetmiyordu ona karşı. Yatağına yaklaştı, başucunda durdu, adam gözlerini tavandan alıp ona yöneltti, onu tanımamıştı, öylece bir müddet karşılıklı bakıştılar, genç tam kendini tanıtıp geçmiş olsun diyecekti ki, adam hızla yatağından doğrulup aynı zamanda gözleri dolarak hoş geldin dedi. O da geçmiş olsun dedi. Epey bir suskunluktan sonra hayat dedi hasta adam, hayat dedi genç adam.  Çocukluğundan bahsetmek istedi eski patron, aslında her şeyin başında çok da fena biri olmadığını, olayların, yaşadıklarının onu olmak istemediği kılıklara falan soktuğunu güçlükle anlatmaya, günah çıkarmaya çalışıyordu. Ailemi de seni de keşke kaybetmeseydim, hayattaki en büyük üzüntüm bu, keşke sizlerin kıymetinizi bilseydim diyerek çocuk yaşta yanına gelen bu genci de ailesinin bir ferdi gibi gördüğünü ima etmeye çalışıyordu. Genç hiçbir şey söylememeye özen gösterdi. Bir an önce esas konuya, ne yapılacağına geçmek istiyordu aslında. Fakat sabırla hasta adamın anlattıklarını dinliyor, zaman zaman yorulup susmalarını bekliyordu. Adam belki yarım saat usul usul konuştu, sustu, tekrar konuştu. Bu süre zarfında genç adam hemen hemen hiç konuşmadı. Konu yeğeni ve ablasına geldiğinde kalp atışlarının hızlandığını, bir öfke krizine doğru hızla ilerlediğini görünce, derin nefes almaya ve sakinleşmeye çalıştı. Yüzündeki iklim değişikliği elbette ki fark edilecek cinstendi. Hasta yatağındaki eski patronu onun bu durumunu fark etmiş ve tamamen ve sonsuza kadar haklı olduğunu, ona küçücük yaşında ettiklerinin asla affedilecek şeyler olmadığını söylemiş fakat ablasına olan öfkesinin belki şu anlatacakları ile azalabileceğini, ablasını affedebileceğini söylemişti. Nedir der gibi baktı adama. Adam devam etti, o günlerdi, yani dükkânda adamın ölmesinden senin ıslah evine girmenden sonraki günlerdi, ben seni kurtarmak için avukat tuttuğumu söylemiştim ve ablan seninle ilgili gelişmeleri takip etmek için arada sırada galeriye uğruyordu. Allah benim binlerce kez belamı versin, verdi de zaten mamafih, ablandan çok hoşlanmaya başlamıştım. Genç gözlerini kapatıp, yumruklarını sıktı derin derin nefes almaya çalışıyordu. Adam konuşmasına devam etti, onsekizinden sonra ceza alman ve hapishaneye girmen söz konusuydu, yani durum çok kritikti, annen ile ablan senin için çok endişeleniyorlardı ve umutlarını bana bağlamışlardı. Ve ben bu durumu kullandım, zavallı ailenin paraları yoktu ve bu işler için yani seni kurtarmam için bir sürü para gerektiğine ablanı inandırmıştım. Yani ablanı seni kurtarmam karşılığında rezilce çaresiz bırakan bendim, ona yine de kızabilirsin ama bana ister inan ister inanma bu konuda ablan suçsuzdur, bunu senin için yapmıştır ve asla isteyerek de yapmamıştır dedi. Sonra tutulan avukat kanalıyla adamın beni vuracağı sırada senin olaya müdahale etmen nefsi müdafaa gibi değerlendirilerek onsekiz yaşından sonra ceza alman engellendi dedi. Bundan sonra hukuken vs. yapılması gerekenleri, borçların nasıl ödenebileceğini, evin ne kadar edebileceğini anlattı patron ona. Teşvikiye’deki evi borçlar ödendikten sonra kendisi ve ablasından olan oğlu arasında pay edeceğini bilerek huzuru kalp içinde ölmek istediğini söyleyerek ondan son bir özür diledi her şey için ve ona son bir teşekkür etti her şey için. Genç adam eski patronunun bütün sözleri bittikten sonra, borçların ödenmesini evin satışını sağlayacağını, kendisinin herhangi bir pay almayacağını peşinen söyledikten sonra. Yeğenine bu gerçeklerden asla bahsetmeyeceğini, ablası ile de bu konuyu asla konuşmayacağını söyledi. Fakat diğer iki çocuğunun da bu miras üzerinde hakları olduğunu belirtince, patron onların kendisini ret ettiğini, eşinin birkaç yıl önce öldüğünü tesadüfen duyduğunu, çocuklarının ise nerede olduklarını bilmediğini söyledi. Genç adam şöyle devam etti, o halde evin borçları ödenecek, satışı yapılacak, çocuklarınız bulunacak, durum kendilerine anlatılacak ve adilce üç çocuğunuz arasında pay edilecek, ben bunu yapmak zorunda mıyım değil tabi ki ama nasıl bir kaderse, çocukken,  minicik avuçlarıma tabancayı sıkıştırıp hayatımı mahvetmiştin. Seneler sonra yine beni bulup dükkânımın kapısının altından şişman bir zarf sıkıştırıyorsun hayatıma, kurduğum düzenime, nasıl bir kaderse zaman zaman yollarımızı buluşturuyor ve mahvettiğin her şeyi benden düzeltmemi, yoluna koymamı istiyorsun, bunu yapmam için bana yalvarıyorsun. Susup sakinleşmeye çalıştı. Evet, yapacağım, sizin için değil çocuklarınız için dedi. Hasta adam gencin dürüstlüğü ve her şeyi olması gereken bir şekle sürüklediği için son derece memnun ve minnettar bir şekilde üçe değil kendini de katarak dörde bölersen mirası en doğruyu yapmış olursun evlat diyerek bu kez gerçekten son kez ona sağ ol dedi.  Bundan sonra bir kez de banka borcunun taksitlendirilerek yapılandırılması, tapu, ipotek ve noterdeki işlemler için bir araya geldiler. Öncelikle Teşvikiye’deki evi biraz tadilattan geçirip kiraya verdi. Her ay kiranın üzerine cüzi bir miktar eklediğinde dört senede borç ödenmiş olacaktı. Genç adam yoksulluktan gelmiş biriydi ancak kumarhanede kazandığı paranın çoğunu biriktirmiş olduğundan hali hazırda ciddi bir para sıkıntısı bulunmamaktaydı. Karınca kararınca emanetçi, zamanla sahaf ve nihayetinde antikacıyı da andıran dükkânından da üş beş kuruş kazanıyor kendi yağında kavruluyordu. Dükkânın üzerindeki daireyi de kiralamış böylece evi işi yan yana olmuş, çok da iyi olmuştu.

Gece yatağına yattığında eskisi gibi hemen uyuyamadığını fark etti. Aklına takılan son zamanlarda, ışıltılı ela gözler ve duru bir tebessümdü. Ortak yönleri vardı, ikisi de kitap okumayı, şiir ve edebiyatı seviyordu. İkisi de ağır başlı, ciddiydi. En ortak yönleri ise güler yüzleriydi. Kız okuduğu kitabı iade ettiğinde genç adam daha önce okuduğu halde o kitabı büyük bir keyifle tekrar okuyor, genç adam aynı kitapta sanki daha önce farkına varmadığı bazı şeyleri fark ediyordu. Bu dünyayı yeniden keşfetmek gibi bir şeydi, yeniden keşfetmek ama her şeyi çok daha iyi anlayarak yeniden keşfetmek. O gün ikindine doğru kızın en son okuyup iade ettiği kitabı okumaya koyuldu. Birbirlerini çok seven iki gencin aşklarını anlatan hikâye tarzı ince bir kitaptı. Hikâyenin ortalarına doğru babasının hariciye görevi nedeniyle kızın ailesiyle beraber başka bir ülkeye gitme zarureti doğuyor. O sırada üniversitede okuyan kızın gittikleri ülkedeki bir üniversiteye devam etme durumu gündeme geliyor. Erkekse tıbbiyeden mezun olmuş bir hastanede yeni göreve başlamıştır.  Tabi âşıklar bu durumdan çok tedirgin oluyorlar, onca sevgi, aşk, onca duygular, yaşananlar, ileriye dönük hayaller gerçekten de zor bir durum ile karşı karşıyadırlar. Bunları okurken sayfaların arasında küçük bir kâğıt gördü genç adam, kâğıtta yazılı olan sözcükleri okudu. Bu kadar severken bu ayrılık niye?/ben olsam gitmezdim sevdiğimi bırakıp/hiçbir yere diye yazılmıştı kâğıda. Gülerek ben de diye tekrarladı içinden genç adam. Kitaplar, yazarlar hakkında konuşuyorlar, birbirleriyle sohbet etmekten büyük bir keyif alıyorlardı. Emanetçi dükkânının karşısındaki binanın ikinci katında ailesiyle yaşayan güzel kız eczacılık fakültesi üçüncü sınıfa geçmişti. Genç adam için tahsil elzem hale gelmişti. Mutlaka liseyi dışarıdan bitirecek ve hedeflediği üniversite tahsilini kesin yapacaktı. Uyandıklarında ilk işleri birbirlerini görmek olmaya başladı. Sanki bu, güne ve her şeye başlamak için ilk koşuldu. İlk uyanan hemen pencereye koşar, perdeler kapalı ise açılır ve direk karşıya bakılır, o aralarda ya aynı anda ya da yakın zamanlarda gözler birbirini görür, gülümsenir ve artık güne başlanabilirdi.  Kızla oğlan arasında hem sosyal hem kültürel açıdan seviye farkı varmış gibi görünmesine karşın delikanlı sağlam karakteri, iyi yüreği ile epeyce kitap okumuş alt yapısı ve güzel olan her şeye çabucak adapte olan tarzıyla kızın yanında hiç sırıtmıyordu. Kız gerçekten de sadece kitap alış verişi amacıyla girip çıktığı bu dükkânda her seferinde birkaç cümlelik sıradan konuşmalar sırasında farklı bir insanla muhatap olduğunu fark etmiş, kibarlığından etkilenmişti. Genç adam yine kızın bir gün okuyup iade ettiği bir kitabın sayfaları arasında şu satırlara rastladı. “inanmazdım/sevmenin insanı bu denli hafifleteceğine/inanmazdım yüreğimin yüreğinin/gözlerimin gözlerinin takipçisi olacağına/şu gökyüzü üstümüzdeki/şu ağaç aramızdaki/şu sarmaşık tutunan pencereme/şu bir çift kumru/ ve beni saran her şey/şahittir sana olan sevgime…” Bir sonraki görüşmelerinde delikanlı kıza okumasını önerdiği bir kitap verdi. Genç kız heyecanla kitabı okumaya başladı, ilerleyen sayfalar arasında bulduğu minik kâğıt yüreğinin çarpıntısını artırdı. O minik kâğıtta yazılı dizeleri okurken adeta kendinden geçecekti. Şöyle diyordu genç adam, “seni görene dek/ dikkatimi çekmemişti/hiçbir çift göz/ve hiçbir yürek/ne aşka yolum düşmüştü/ne denizlerde gezmiştim/hayallere de dalmamıştım/düş de görmemiştim/seni görene dek…/bu hissettiğim ilk/çağlayan su/uslu bir nehre dönüşür/seni düşündükçe içimde/duru hayalini seyre dalarım gecelerce/evet sana nehirler birikiyor içimde/yaşama sevinci bu/aşk bu galiba/bu heyecanım sana…”

Bir gün bir şey oldu. Genç emanetçinin zili aralıksız çalıyordu. Uykusundan fırlayan adam ne olduğunu anlayamadan kapının otomatiğine bastı. Kan ter ve telaş içinde kendisine yaklaşanı önce tanıyamadı, adam bir çırpıda kendisini ona hatırlatıp, fazla vaktinin olmadığını, polislerin peşinde olduklarını ve bırakacağı paketi kendisi için saklamasını söyledi. Bu nedir falan demeye fırsat vermeden sadece sakla gelip alacağım şeklinde komut vererek hızla geldiği gibi pür telaş içinde uzaklaştı. Paket elinde kalakaldı genç adam. Sonra paketi kenarından açarak ciddi bir miktarda uyuşturucu olduğunu tespit etti. Elbette ki ne yapacağını şaşırmıştı, insanın başına neler geliyordu elinde olmadan gerçekten bu çok şaşırtıcıydı. Ve işin enteresanı bu adam onun dükkânını, hadi dükkânı bir derece ama evini nereden biliyordu? Demek ki ummadığımız bir sürü şey, yani bize ait olan, hiç ummadığımız kişiler tarafından biliniyor olabilir. Bu adam baba dediği yaşlı emanetçinin hayırsız oğluydu ve zaman zaman kumarhaneye de gelirdi, daha çok oradan merhabaları vardı. Genç adam paketi bırakanın yaşlı emanetçinin oğlu olduğunu biliyordu, ancak o adam babasıyla bu genç adam arasındaki ahbaplıktan, bağdan haberdar mıydı acaba bu tam bir soru işaretiydi cidden. Genç adam o sabah perdeleri açamadı ve ne yapacağını bilemedi. Hatta perdeleri açılmayınca endişelenen ve kapısına gelen kız arkadaşını dahi apar topar çok önemli bir işi olduğunu söyleyerek kapıdan uzaklaştırdı. Uzun uzun düşündükten sonra kararını vermişti ve bu yaşlı emanetçiye anlatılması gereken bir meseleydi. Yoksa bu işin altından kalkması mümkün görünmüyordu. Evet, düşündüğü gibi yaptı bir poşete koyduğu paketi alarak doğruca babaya gitti ve durumu anlattı. Yaşlı emanetçi onu can kulağıyla dinleyip düşünmeye başladı, sessizce düşündü ve sonunda telefonu çevirdi. Teşkilatta hala onu sayıp, seven can arkadaşlarından birine ulaşıp görüşmeleri gerektiğini söyledi. Randevu alıp iki emanetçi birlikte emniyete gittiler, çok iyi karşılandılar. Yaşlı emanetçi genci işin içine hiç karıştırmadan oğlunun durumunu ve paketi teslim etmek istediğini belirterek ifade verdi ve teslimat yapıldı. Her zaman olması gerekenler yapılmalıdır. Olması gerekenler yapıldığında sorunlar giderek azalır. Olması gerekenlere kim karar verir? Bu tabi önemli bir nokta olması gerekenleri tespit edenler en olması gerekenleri biliyorlarsa her şey git gide iyiye gider, değilse sıkıntılar çoğalır. Birkaç gün sonra akşamüstü zil tekrar aralıksız çalmaya başladığında, genç adam o kadar heyecanlanmadı. Çünkü bu bir kez yaşanmıştı ve en olmadık, akla gelmeyecek şey ile karşılaşılmıştı. Bu sefer en fazla ne olabilirdi ki? Adam gelip paketini isterdi. Fakat zaten olması gereken yapıldığından endişe edecek bir şey yoktu. Evet, paketi almaya geldim dedi.

-Paket yok

-o ne demek, paket nerde

-poliste

-poliste mi? Ben sana polise mi ver dedim

-senin bir şey demene gerek yok, ben polise verdim.

-Delirdin mi sen beni bitirirler.

-Bu senin bitmemiş halin mi?

diyerek güldü genç adam ve olanları, babası ile ahbaplığını, babasının da devreye girerek paketin polise teslim edildiğini söyledi. Böyle bir şeyin asla mümkün olamayacağını, bunu duyarlarsa kendisini yaşatmayacaklarını söyleyerek ciddi marazalar çıkarmaya yüz tutan adam, babası kapıdan girince sustu. Babası bu olanları haber almış ya da hissetmişçesine orada nasıl bitti bilinmez ama böyle bir ortamda bulunması elzem ve ideal bir zamandı. Bana bak evladım dedi beni sevmediğini biliyorum ama ben beni sevmeni değil kendini sevmeni istiyorum senden, bu senin yolun yol değildir, bugün olmasa yarın sen bu yolda kırılırsın, bir köşede kalakalır kıvrılırsın, eşin, yavrun var senin canların, benim canımdan çok canlarım, gel bu yanlış yoldan vazgeç oğlum.

-Ben seni neden sevmeyim baba dedi. Baba biraz kısık sesle çıktı ağzından.

-Ben seni neden sevmeyim.

-Bilmiyorum bana olan sevgini hissetmedim hiç, hoş dedim ya sevmesen de darılmam çocuğunu sev, karını sev bana daha makbuldür, onlara daha çok lazım senin sevgin

-ne okulum, ne tuttuğum işler, arkadaşlarım istediğin gibi olmadı, hoşnut etmedi seni, seni memnun edemedikçe ben de memnun olmadım, öfkelendim, sana düşmanlığım bana düşmanlığımdı baba, sen iyi bir adamdın Allah için, affet beni, ne olur affet.

-Oğlum ben seni daima sevdim, hep sevdim, toz konduramadım üstüne, hep benim oğlum ne yaptığını bilir dedim son ana kadar ve hala da öyle çok inanıyorum ki sen ne yaptığını bileceksin ve bir gün saygıdeğer bir adam olacaksın.

Sarıldılar. Baba dedi yarın benden utanmayacaksın sana söz veriyorum. Birkaç gün sonra  gazetelerde maşanın itirafı, düğüm çözüldü, uyuşturucu şebekesi çökertildi manşetlerini okurken genç ve yaşlı emanetçiler ağlıyorlardı. Ve onun için dua ediyorlardı.

Sen benim sokak lambam/gecemi aydınlatan/sen benim güneşim/sabahıma doğan/yaşama sevincim/incitmekten korkarım seni/narin kelebeğim/gelmesen bile/sadece seni/seni sadece ömrümce beklerim… Fırsat buldukça mahalleden kaçıp kırlara çıkıyorlar, bazen sinemaya, tiyatroya gidiyorlar, kimi sahaflarda yorgun düşene dek saatlerce gezip, çay içiyorlardı.  Aralarındaki sevgi bağı gün geçtikçe öylesine kuvvetlendi ki, gerçek aşkı bulduklarını düşünüyorlardı. Kız genç adamın dışarıdan liseyi bitirmesinde, üniversite sınavlarına hazırlanmasında öyle çok yardımcı oldu ki. Her fırsatta onu çalıştırdı, ona ödevler verdi, kaytarmasına asla müsaade etmedi. Her zaman olduğu gibi gayretler yerini buldu ve bir gün bir de baktılar hukuk fakültesi öğrencisiydi artık genç adam. Bu ne inanılmaz bir şeydi, rüya gibi.

Nihayet banka borcunun son bir taksiti kalmıştı. Eski patronu ile hastanedeki karşılaşmalarından sonra hukuki işlemler için son bir kez daha buluşmuşlar ve ondan yaklaşık iki ay sonra hastaneden bir telefon gelmiş ve adamın ölüm haberi hayattaki yegâne yakını olarak kendisine bildirilmişti. Koşup hastaneye gittiğinde kimsesizler mezarlığına gömülmek üzere bir takım işlemler başlatılmıştı ki genç adam bu işlemleri durdurarak onun kimsesiz olmadığını, kendisinin yakını hatta baba yarısı olduğunu belirterek bizzat normal bir cenaze töreni yapacağını belirtmişti. Ve gerekli tüm işlemleri tamamlayarak cenazeyi defnetti. Çok sade bir tören oldu, cami cemaatinden başka ne tanıdığı ne de tanımadığı bir Allah’ın kulu yoktu cenazede pek tabi ki. Defin sırasında görevlilerin dışında yine tek başınaydı, mezara inip iki görevlinin uzattığı kefene sarılı cansız bedeni başka bir görevliyle beraber alıp çukura koymak da ona düştü. Bu adama borçluymuş gibi katbekat bedelini ödettiriyordu hayat ona sanki. Oysaki bu adamdan katbekat alacaklıydı. Şu halde olup biten insani bir vazifeden gayri bir şey değildi. Tabi ki pek çokları insan olmayana insanlığın lüzumu yoktur diye düşünür. Doğrudur da fakat bazıları hak edene dahi sırtını dönüp gidemez. Hangisi iyidir bilinmez. Lakin şu da var ki hayat bazı şeylere mecbur kılar insanları, kaçamazsınız.  Adam öldüğünden çocuklarını aramak, babalarının ölüm haberini vermek aklından geçmişti fakat bunun için zaman yoktu, kendi kendine onun öleceğine inanmadığı ve çocuklarını bulmadığı ve haberdar etmediği için kızmıştı o gün ama artık yapacak bir şey yoktu. Nerdeyse dört yıl olmuştu öleli ve onun borcunu ödemişti bankaya, ona olan sözünün ilk adımını tamamlamıştı. Nasılda hızla geçiyordu zaman hayret verici diye geçirdi içinden ve şimdi sıra eski patronunun çocuklarını bulmaya gelmişti. Patronun oğlu kendiyle akrandı hemen hemen kız ondan dört beş yaş daha büyüktü, onları nasıl bulabileceğini düşünmeye başladı. Babası, tabi ya babasının polis arkadaşları bu işi halledebilirlerdi, hem de şipşak. Adresleri, telefonları tespit edildi. Oğlu evlenmiş ve İzmir’e yerleşmiş bir bankada çalışıyordu. Kızı ise İstanbul’da oldukça zengin sanayici bir işadamıyla evlenmişti. Genç adam onları telefonla aramak yerine mektup yazmasının daha uygun olduğunu düşündü ve genel hatlarıyla durumu özetleyen bir mektup yazarak uygun bir zamanda bir araya gelerek görüşmeleri ve bazı şeylere karar vermeleri gerektiğini ve bu emaneti ilgili kişilere teslim etmek istediğini belirtti. Mektubuna iki kardeşten de cevap almış ve görüşme günü kararlaştırılmıştı. O gün geldiğinde dükkânda hazin bir karşılaşma oldu, çocukluktan tanışıklık vardı haliyle, dünkü küçükler bugün büyümüşler ve bir araya gelmişlerdi. Belki de bu çocuklar da bu genç adamı babalarının yanlarında çalışan ve bir cinayete karışan katil olarak hatırlıyorlardı. Kendilerine o konuyla ilgili ne anlatılmıştı acaba veya belki de evde konu dahi edilmemiş olabilirdi. Neyse dedi içinden konu bu değil zaten ve babasının mektubunu göstererek isterlerse bu mektubu okuyabileceklerini belirterek her şeyi onlara anlattı, ablasından olan küçük kardeşlerini de. Abla kardeş anlatılanları üzüntüyle dinleyerek babalarının mirasını istemediklerini söyleyiverdiler bir çırpıda. Fakat daha sonra oğlu aslında babasına olan kızgınlığından mirası reddettiğini fakat makul düşününce neden almasın ki, alabileceğini söyledi. Kız da paraya ihtiyacı olmadığını fakat bunun farklı bir şey olduğunu, alacağını, gerekirse erkek kardeşine vereceğini söyledi. Sonuç olarak miras paylaşılıyordu evet. Genç adam yeğeninin bu sırrı asla bilmemesi gerektiğini onlara hatırlatarak, bu konuda söz aldı, yeğeninin hakkını kendisinin alacağını ve zamanı gelince onun için kullanacağını veya ona bırakacağını söyledi. Abla kardeş ona müteşekkir olduklarını gerçekten büyük bir insan olduğunu, bu davranışının inanılmaz asil olduğunu belirttiler ve sanki babaları ile söz birliği yapmışçasına kendisinin de mirastan pay alması gerektiğini, mirasın üç yerine dörde bölünmesi gerektiğini söylediler. O ise böyle bir parayı almayacağını sadece banka borçları için her ay eklediği paraları alacağını söyledi ve ödediği paraların banka makbuzlarını göstermek istedi. Onlar bu yaptığının onca fedakârlıklarının yanında komik kaldığını söyleyerek gerçekten bu makbuzlara bakacağımızı düşünmüyorsun değil mi diyerek ona hayretle güldüler, bu nasıl bir adamdı gerçekten de.   Kız bir ara öyle bir daldı ki eski günlere, bu evi hatıralarıyla beraber acaba ben mi alsam diye düşündü fakat babasının yaptıkları, annesinin üzüntüleri ve hep genelde acı olaylar doluşmaya başlayınca aklına hemen vaz geçti. Ve birden çocuğa dönerek babamın yüzünden senin hayatın da mahvoldu fakat çok düzgün birisin, kurtarmışsın kendini inan buna çok sevindim ve daima dostun olduğumu bilmeni isterim dedi.  Genç adam babasının yüzünden hayatının mahvolduğu kısmına takılarak soran gözlerle kıza baktı. Ben her şeyi biliyorum dedi genç bayan babamla annem münakaşa ederlerken duymuştum. Zavallı çocuğun da başını yaktın diye bağırıyordu annem babama. Genç bu iki kardeş tarafından katil olarak hatırlanmayacağı için son derece mutlu bir şekilde tebessüm etti.  Ve haydi bakalım her şey çözümlendiğine göre, sizi benim için çok önemli biriyle tanıştırmak istiyorum dedi ve o sırada yanlarına gelen kız arkadaşına dönerek çocukluk arkadaşlarım diyerek onları tanıştırdı. Sonrasında da köfteler benden, şu minicik dükkân var ya şu köşedeki dünyanın en güzel köftesini yapıyor, inanmazsanız gelin de görün. Gülüşmeler eşliğinde dükkâna geçildi, bunlar gerçekten de bir dönem kaderleri keşişmiş ve hala da ahbaplıkları devam eden, edecek kişilerdi. Keyifli bir arkadaşlığın, kadim bir dostluğun kapıları yeniden açılmıştı yıllar sonraki bu buluşma ile.

Genç adam banka borcu bitip ipotek kalktığından, birkaç ay içinde iyi bir bedel üzerinden evin satışını gerçekleştirip alacaklarını tahsil ettikten sonra, parayı üçe böldü ve iki kardeşe paylarını teslim etti. Genç adam, kız arkadaşı ve iki kardeş yine güneşli güzel bir günde buluşup banka işlemlerini tamamlayıp hoş bir gün geçirdiler bu sayede aynı zamanda. Yeğenine düşen parayı yatırmak üzere kendi adına yeni bir vadeli hesap açtı, bu hesaba hiç dokunmayacak nemalarıyla beraber birikecek parayı zamanı gelince yeğenine teslim edecekti. İşin en zor kısmı yeğenine nasıl anlatacağıydı durumu fakat bunu şu anda düşünmek istemiyordu zira sırlardan, sorumluluklardan oldukça yorulmuştu. Zaman içerisinde doğruyu bulacak ve uygun bir dille durumu anlatarak yeğenine emaneti teslim edecekti nasıl olsa.  O hayata adeta bir emanetçi olarak gelmişti. Doğası gereği en iyi yaptığı iş buydu. Ve hayat durmadan ona böyle bir pozisyon hazırlıyor, sürekli böyle bir konumun içine sokuyordu. Ya da bu tamamen yüksek sorumluluk ruhu nedeniyle omuzlarına oturmuş veya sırtına yüklenmiş bir yüktü ki tamamen kendinden kaynaklanan bir durumdu. Hayata ve insanlara en başından beri duyarsız kalsa, çevikçe sırtını dönüp çekiliverse tek bir derdi, sorumluluğu olmazdı oysa. Çocukken güvenecek birilerine çok ihtiyaç duymuştu. Belki de bu yüzden güvenilecek biri olmak hoşuna gidiyordu, bilinmez. Fakat işin enteresan tarafı yaşadıklarından da bir şikâyeti yoktu, e bu durumda tamamen kendisiyle ilgili bir durumdu, kendi bilirdi elbette.

Güzel bir mezuniyet töreniydi. Annesi, ablası, kız arkadaşı, baba dediği adam hepsi törende bulundular ve hepsi sevinç gözyaşı döktüler. Genç avukatlar, haklıyı savunacaklar, haksıza göz açtırmayacaklardı. Emanetçi gerçekten de kendine yakışır bir emanet olarak diplomasını  almıştı. Güvenilir bir adamdan ne iyi bir avukat olurdu düşünebiliyor musunuz? Emanetçi avukat, avukat emanetçi diye kelimelerin yerlerini değiştirerek sürekli içi bunu tekrarlıyordu. Evet, o adamlığına harika bir halka eklemişti, evet o gerçek bir emanetçi ve cevval bir yasa adamıydı artık. Önemli bir bankanın hukuk danışmanlığına kabul edildiği günün gecesinde ablasına akşam yemeğine gitti. Ailesiyle hasret giderdi, eniştesinin onun şerefine aldığı rakıdan ikişer kadeh içtiler. Yeğeniyle ilgilendi, konuştular biraz, içi rahatladı akıllı bir çocuk olacaktı bu evet ve aslında dayısında önemli bir emaneti bulunan bu çocuk şanslı sayılabilirdi bu bakımdan. İyi eğitim alması, güzel okullarda okuması için dayısı ona gereken desteği sağlayacak ve bu dayı hayatı boyunca bu çocuk için belki de hayatındaki en önemli insan olacaktı. Önceleri yani genç yaşında dayı ona gerçekleri anlatamayacaktı maalesef zira gençlik çok kritik bir dönemdir. Bir şekilde atlatılması gereken, bir şekilde derken bunun pek bir şekli de yok işte aslında, gençler, aile, çevre, şans derken yırtarlar çoğu zaman pek bir cahillik ve aptallık döneminden, Allahtan çoğu yırtar. Yırtamayanlar da neyse oraya hiç girmeyelim o büyük bir yürek yarasıdır en başta ana baba için, sonra herkes için. En ilgisi olmayan insan bile böyle yırtamayan gençleri görünce çok bozulur, zira hayatta böyle durumların olabileceği ihtimali, kendi çoluk çocuğunu, torun tombalağını düşünen herkese ibret olur, epeyce dert olur neticede. En azından iyi bir eğitim alacak diye tekrarladı içinden genç adam, bu akıllı çocuk en azından iyi bir eğitim alacak bundan sonra ve gerekmedikçe ki neden gereksin ki geçmişiyle ilgili bir gerçeği öğrenmesine de ne şimdi ve de ne de daha sonra hiç gerek yok. Evet, bu gece ablasına yemeğe gelmesi ne de önemli kararlar almasına neden olmuştu aslında, süper diye düşündü, kafası adamakıllı rahatlamıştı. Bu çocuğun avukat bir dayısı vardı, üstelik yeğenini çok seven bir dayı, olamaz mı? Ve onun eğitimi ile yaşantısı ile yakından ilgilenen bir dayı evet hepsi bu kadar basit.

Bankanın hukuk danışmanlığı sayesinde önemli tecrübeler kazanan genç avukatımızın aşk hayatı aynı bayanla hızla evlilik yolunda ilerlerken, emanetçi sahaf antikacı karışımı dükkânı idare etme işi yaşlı emanetçinin hayırsız ancak son atraksiyonlarıyla hayırlı ve şerefli bir insan olma yolunda hızla ilerleyen oğluna kalmıştı. Evet, bir yandan uyuşturucu şebekesini polise ispiyonladığı için başıma bir iş gelir mi acaba diye paranoyak olmuştu ama bir yandan da dürüst bir adam olmanın hafifliği çok başka bir şeydi. Nihayet babasının sevgi dolu gözlerine, bakışlarına mazhar olmanın mutluluğu, evde karısı ve çocuğuyla huzuru, mahalle esnaflarıyla sıradan güncel yaşamı, üç beş kuruş kazanmanın hazzı, her şey, her şey çirkin işler yapmaktan çok daha güzeldi. Hatta kendi buluşu ile ilaveten tahta boyama kursu açması hem mahallede yaşayanlar için hem kendi açısından öylesine güzel bir faaliyet olmuştu ki hemen herkes çılgınca tahta boyuyor, gelen hocayı can kulağı ile dinliyor ve oracıkta açıverecekleri sergiye en güzel eseri yetiştirmeye çalışıyordu.

Böyle herkes için farklı bir yanından anlamlı bir hale gelen dünya, nasıl da güzel bir yerdi…

Avukat birkaç yıl sonra banka avukatlığından istifa ederek kendi bürosunu açtı. Amacı haklının yanında olmaktı. İmkânı olmayan haklı onun için daima daha makbul oldu, imkânı olmayan ancak haklı biri onun daima tercihi oldu.    İmkânı olan istediği herkesi bulabiliyor ve herkese ulaşabiliyordu nasıl olsa. O hem fakir hem zenginlerin hemen herkesin aradığı bir avukat haline geldiği gün inanılmazı başarmıştı, adı duyuldu, başarıları konuşuldu.

Bir gün bir şey oldu. Babası, yani baba dediği baba saydığı adam onu telefonla aradı ve belediyeden bir yazı geldiğini,  genelevin kapatılacağını, bu nedenle civardaki işletmelerin de filanca tarihe kadar kapanması gerektiğine dair yazıyı ona okudu. Ertesi sabah erkenden babasının yanına gittiğinde belediyenin yazısını tekrar okudu. Konuyu aralarında tartışıp, değerlendirdiler, hukuki açıdan neler yapılabileceğini vs. konuştular. Fakat burada yapılması gerekenlerden en önemlisi, bu barakadan ibaret emanetçinin emanetlerinin öncelikle bir yere taşınması gerekliliğiydi. Kadıköy’deki genç avukatın veya emanetçinin evindeki odalardan birine buradaki emanetlerin konulmasına karar verildi. Belediyenin öngördüğü süre dolmadan önce genç emanetçi yaşlı emanetçi babasına yardım edecek oradaki malları, eşyaları her neyse kutulara koyup genç emanetçinin dükkânının da bulunduğu aynı zamanda ikamet ettiği binadaki dairesindeki bir odaya yerleştireceklerdi. Bir gün genelev önündeki barakadaki emanetleri toplamaya ve kutulara yerleştirmeye başlamışlardı ki genç emanetçi avukatın herhalde rüyasında görse inanamayacağı bir şey oldu. Bordo renkli kadife bir kese ters düz edilince içinden tek taşlı burgulu bir yüzük düştü masanın üstüne. Genç adam dondu kaldı, yaşlı adam ona bakakaldı, evet genç adam bir yüzükten bahsetmişti ihtiyara ama detaylarından söz edilmemişti, fakat şu yaşanan şaşkınlıklar birbirlerine bakakalmalar sanki birden tüm hikâyeyi anlatmış kadar gerçekti. Bu babamın yüzüğüne çok benziyor diyebildi. Yaşlı yıllar öncesine savruldu, bu saçları sana benzeyen, saçlarını dalgalandırıp yokuş yukarı giden adamın diyebildi belli belirsiz. Sonra eski bir defteri aramaya koyuldu yaşlı emanetçi. Çok eski bir defteri aradı durdu ve sonunda buldu, sanki tüm ömrü huzur buldu. Bu yüzüğün sahibi dedi Ahmet Vefik Temizsu. Genç avukat kalbi gümbürdercesine atarak nüfus cüzdanını çıkardı ve baba adını ispatlarcasına babası yaşlı emanetçiye uzatarak gösterdi. Nüfus cüzdanında baba adı Ahmet Vefik Temizsu yazıyordu. İnanılmazın gerçekleşmesiydi bu. Ömür boyu aradığı emanet, hayatta en güvendiği, tek güvendiği adama emanet edilmişti. Ve o yaşlı emanetçi hayatı boyunca kendisine emanet edilen ancak hiçbiri alınmayan bir tek emaneti yani o yüzüğü kılını kıpırdamadan, büyük bir huzurla gerçek sahibine, Ahmet Vefik Temizsu’nun oğluna teslim etti.    (Bitti)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(18)

Yeni Hikâye

Güneş battı. Gök mavi ışığını yitiriyor. Kuşlar şakıyor hala ama az sonra kararacak hava ve sessiz bir gece kurulacak başköşeye koynunda ışıltılarıyla şehrin. Çiçek, böcek, ağaç her şey kuşlar gibi görünmez olup, içlerine kaçacak adeta.  Ha bakmışsın, ha kapamışsın gözlerini,  gözlerimiz içlerimize kaçacak adeta. Işıklar sadece ışıklar, o şaşaadan uzak bir köşede yalnızlığımı saklamaya çalışırken içimin bir köşesine aklım anasını satmakla satmamak arasında dünyanın. Ya da biteviye bir inatla manalar bulmaya çalışıyorum hala hayatın manasızlıklarına. Her şey mümkün ve aslında hepimizin bildiği sadece olabilecekler dışında hiçbir şey mümkün değil gibi. Kitaplara kaçıyorum ben. Bir dost, bir selam, bir kelam arar çoğu insan. Aslında haksız da sayılmazlar. Birileriyle beraber olmak, varı, yoğu, azı, çoğu paylaşmak, konuşmak kimilerine iyi gelir. Ne yapacağımı bilemez bir haldeyim, içsem mi acaba dedim fakat azcık sarhoşluğu dahi göze alamıyorum.

-Hani bugün beklediğim o haber gelecekti, yeni bir iş alacaktım hani bugün öyle demiştin bana Can.

-Öyle derim ben sor bak yine güzel şeyler söylerim.

Annemi de arayamadım, babamın halini hiç beğenmiyorum (babam vefat etmemişti bunlar yazıldığında), kalakaldım öylece hareketsiz, gideyim en iyisi, çantamı toplayıp kalkıp gideyim. Hazırlanırken aşağıdan bir ses “hocam bira içer misiniz?”. Tereddütsüz içerim dedim ben alırsam içeriz yalnız. Sonra uzatmadım ben alacağım saçmalığını, bira geldi, kafama dikerken bilgisayarı açtım tekrar. Şiirler geçiyor önümden daha önce, çok önce yazdığım şiirler.

-Nasıl yazdım onca şiiri? Bir an bile düşünmeden herkese ve her şeye nasıl güldüm?

-Mizaç meselesi.

-Yazmak istiyorum, daha çok yazmak Can.

-Yaz.

-Ama şimdi olmaz.

-Neden?

-Saçmalamaktan korkuyorum veya sırlarım dökülecek diye belki.

-Saçmala, sırların dökülsün ama yaz istiyorsan.

-Kasıyorum kendimi, böyle olmaz.

-Olur, olur, rahat ol.

Cehennem sıcağı bir günün gecesinde patır patır yağmur, bira da almayacağım, benzin de, üzgün, süzgün yolu tutuyorum. Arada camı açıp yağmur damlalarını yüzüme denk getiriyorum. Her zamanki yollar, ışıklar, telaşlı araçlar, bense usulca gidiyorum, insanın döneceği bir evinin olması güzel her şeye rağmen. Dalgın ve hayli yorgun eve girdiğimde Sera’nın sesiyle alelacele kendimi toparlamaya, sesimi gürleştirmeye ve dikilmeye çalıştım, bu da bir refleks neticede herkese, her şeye gülmek gibi. Şu oğlumun arkadaşı Sera ne iyi bir kız, hem de akıllı, seviyorum onu. Konuşuyoruz, gülüşüyoruz, daha iyiyim. O pizzamı var? Evet, pizza yaptık annemle diyor kızım. Çok güzel görünüyor nasıl becerdiniz. Güzel olmuş, epeyce yiyoruz. Çocuklar odalarına çekilince hemen okuduğum kitaba daldım. Eşim bıcır bıcır konuşuyor, bense kitaptan kopmamaya, hızla ilerlemeye çalışıyorum, eşimin ne dediğini pek duymuyorum ama güzel şeyler söylüyor. Kızım geldi yanıma ve baba bu ne hız son verdiğim kitabı üç ayda zor bitirmiştin. Gülerek kafamı sallıyorum, kitaba devam. Ve bitirdim az sonra. Son üç sayfayı tekrar okudum eksik bir şeyleri arar gibi. Doğrusu sonuna dek bir sürpriz beklemiştim, her şey mümkündü ve aslında olabileceklerin ötesinde hiçbir şey mümkün değildi.

Sabah erken kalkmayı ummuyordum hatta gittiği yere kadar yatakta kalacağımı düşünmüştüm. Öyle olmadı erkenden fırladım giyindim ve çıktım. Eşim peşimden koşup acele paketlediği pizzalardan yetiştirdi. İyi oldu valla bu pizza işi. Benzin de aldım, umutlandım da, insanın koşarak gideceği bir işi olması da güzel her şeye rağmen. Haklı ve saygın bir mücadele, hayat ve ekmek, şikâyet yerine alın teri, gayret, bir çuval boş laf, dırlanmak iş değil yani. Olmuyor ama işimize bakacağız yani, olmalı. Anahtarı asma kilidin yuvasına takıp çevirdim evet doğru anahtar, güzel. Her sabah oynarım bu oyunu. Kepengi kaldırdım dükkânın kokusu evet bu da tamam. Hemen kahvemi yapmaya koyuldum. Dükkânın kokusuna sabah kahvemin kokusu karıştı ve bugün neler yapacağımı düşünmeye başladım.

***

Yine o düşüyor aklıma. Gitgide kendimi ona benzetmeye başladım son zamanlarda. Onu odasında yatağında yatarken ve tavanı seyrederken bulduğum çok olurdu. Hayal kurmayı sevdiğini biliyorum. Hatta kendi bana söylemişti hayal kurduğunu o vaziyette ne yapıyorsun, nasılsın dediğim bir gün ve hayallerini de çıtlatmıştı. Bizler içindi tasarladıkları, hepimize istediğimiz bir şeyleri alıyor, kimimizin borçlarını ödüyor, kimimize ev, araba, yazlık alıyor, vs. Emekli maaşını alma zamanı yaklaştığında bir kıpırdanma başlar, neşelenir, biraz da efelenirdi. Maaş günü sabah erkenden çıkardı evden ve ayda bir kez o gün geç gelirdi. Sanırım lokalde konken arkadaşları fırsattan istifade, eli açık oynayan büyükbabamın maaşının hatırına partiyi uzatıyorlardı. Yine eminim ki o gün mutlaka perhizlerini de bir kenara bırakıp dilediğince yemek yiyordu, şöyle dönerli, kebaplı, baklavalı, gerçi sadece maaş günleri değil arada bir bu kaçamağı tekrarlardı, bazen beni de davet ederdi çünkü. Hayatında ağzına içki, sigara değmemiş biri, kendi deyişiyle tayyare piyangosunu cebinden eksik etmez, kâğıt, tavla oynamayı çok severdi. Hayatımın en güzel seyirlerinden biri babamla olan maçlarıydı. Benim seyretmemi yani şahit huzurunda oynamayı severlerdi. Önce beşlik bir hapis (hapıs derlerdi), sonra yine beşlik tavla. Yenişemezlerse bir beşlik düz tavla daha. Ve daha, daha durmadan oynarlardı. Köylüoğlu alacağını bırakmaz derdi veya acamı(acemi) gel bakalım derdi. Büyükbabam kazandıkça çok keyiflenir ancak üst üste yenilirse sinirlenmeye başlar babama hile yapıyorsun diye çıkışırdı. Babam da her seferinde aldığı pulları geri koyar bak babacığım ne geldi dörtcihar, dörtciharbir, dörtcihariki, .. izah ederek tekrar oynar ikna edemezse peki ne geldi sen söyle der onun dediğini oynardı. Yazları güzel yörelerde, güzel yazlıklar kiralarlardı büyükbabam ve iki teyzem, birlikte pek çok zamanlarımız, güzel günlerimiz oldu. Rahmetli teyzem melek gibi bir insandı, iki teyzemde yeğenlerine, bizlere bir ana kadar yakın oldular. Zevkli, zarif insanlar, nefis yemeklerle donanmış sofraları, aydınlık, güzel yüzleri, her an üzerimize titreyiş ve destekleri, hayatımıza daima güzellik katmıştır, sağ olsunlar. Kulak asma derdi büyükbabam endişelendiğimde, kulak asma bir şey olmaz derdi. Olmazdı da gerçekten. Hey büyükbabam, fi tarihi… İzmir Muallim Mektebi mezunlarının kendi memleketlerinde hizmete başlamak üzere dönüş yolculuğu başlar. Devlet imkânları ile Ankara’ya ulaşan bir grup genç Samanpazarı’nda bir handa,  kısıtlı bir harcırahla fakat kendilerinin bulacağı bir formülle yörelerine vasıl olmanın çarelerini aramaktadırlar.  İçlerinden biri nereden duyduysa Katırcı Alişan’a gidip anlaşalım bizi götürsün der. Bu fikir benimsenir, genç muallimler ertesi sabah erkenden sınıfına koşan öğrencilerin heyecanıyla katırcının pişpirik attığı at pazarındaki kıraathaneye doluşurlar. Henüz çayı bile demlememiş olan ocakçı bu kadar aydınlık adamı bir arada ilk kez görmektedir. Hemen her gün bu saatlerde her iki elinde ayaklarından bağladığı birer çift horozuyla gelip elindekileri kahvehanenin orta yerine bırakır tavukçu. Köylü kasketini eliyle kaldırarak düzeltirken burnunu çeken tavukçu lakaplı Mustafa efendiden başkasına alışkın olmayan ocakçı omuzundaki havlusuyla ıslak yüzünü silme bahanesiyle gözlerini ovuşturuyordu ki tavukçu da kapıdan girdi. Kalabalığı gören tavukçu selamünaleyküm ağalar der. Aleykümselam der gençler bir ağızdan. Gördüklerinin gerçek olduğuna ikna olan ocakçı hoş geldiniz efendiler çay birazdan hazır olacak der. Çaylar içilirken gençlerin şeceresini öğrenen tavukçu bu paye ile az önce tanışmış olmasına rağmen her biri kadim dostuymuş gibi sahiplendiği gençleri kıraathaneye gelen herkese Gazi’nin muallimleri diye takdim eder, santim atlamadan edindiği malumatları aktarır. Semercilerin dedesi sağır Refik Amcadan, mahallenin delisi Garip İboya kadar, çarşı esnafından, evlerin içlerindeki kadınlara kadar haber yayılır. Hanımların ellerinden çıkma ikram gözlemeler, böreklerle çaylar içilir.  Bu kadar ilgi ve iltifata hazır olmayan gençler önce biraz ezilirler fakat sonra genç Cumhuriyetin ilim ve irfan yaymaya hazır muallimleri olmaktan dolayı gördükleri bu itinanın akışına kapılarak daha bir dikleşirler, sesleri daha bir gürleşir. Öyle ya yokluklar içinde bir dönem, çoğu savaşa giden ve dönmeyen babalarının yüzünü bir kez bile görmemiş ama akıllı çocukların köylerinden çıkıp bin bir cefayla katır, eşekle kimi, günler ve gecelerce süren İzmir yolculuğu. Muallim Mektebine kaydoluş ve nihayetinde mezuniyet, halka ışık saçmak üzere birer eğitim neferi olarak memleketin dört bir yanına dağılacak olan bu insanlar bu iltifatın fazlasını çoktan hak etmişlerdi.

Alişan; ağalar katırların takati tükendi burada konaklayacağız, geceyi burada geçirip sabah erkenden yola revan oluruz dediğinde yarı kapalı gözler açıldı, hayvancıkların boyunlarındaki çanların şangırtıları sustu. Molaya rağmen içlerine işleyen tangur tungur sesiyle bir müddet daha gitmeye devam ettiler, kulaklarındaki çan çınlamaları da bir zaman silinmedi. Korgun’da demiryolu yapan Alman mühendislerin de kaldığı han yedi gençle beraber, katırcı ve onun yamağı da eklenince birden şenlendi, bir koşuşturmadır başladı.  Mutfaktan aldıkları talimatla iki çocuk misafirlere pişirilecek tavukları kovalamaya başladı. Bahçeye büyük bir ateş yakılmaya başlandı. Takviye olarak yetişen iki kadın ince ekmekler için hamurları açmaya başladı. İki güğüm yoğurt geldi, etrafa ferah bir koku yayıldı. Genç muallimlere azami ehemmiyet devam etmekte, en önemlisi vefakâr halkın yüzündeki tebessüm ve henüz hizmete başlamamış muallimlere minnettar ve sevecen bakışlar yolcuların tüm yorgunluklarını bir anda yok ediyor, ardından sohbetler koyulaşmaya başlıyordu. Hemen hepsi günün birinde sıkı birer edip olacak bu güzel yürekli insanlar konuşmayı, hitabeti,  memlekete ve insana sevgiyi bu yollarda çoğaltarak ilerlediler.  Bekir, Kara Mahmut, Emin, Mustafa, üç genç daha, iki de katırcılar geçtikleri her nahiye ve köye koca bir ordu gibi giriyorlar, kim oldukları nerden gelip, nereye gittikleri anlaşılınca gönülleri fethederek yeni zaferlere koşan koca bir ordu gibi uğurlanıyorlardı. 

Gençler gece yatmadan önce Almanların elbiselerini tavandan uzanan tellere askıyla asmalarına anlam verememişlerdi. Keza sabah kalktıklarında Almanların bir külottan gayri çıplak oluşları ve külotlarını çıkarıp çöpe attıktan sonra tellere asılı elbiselerini giyip odalarından çıkmaları da onlara pek manidar gelmişti. Yola çıktıktan bir müddet sonra kaşınmaya başlayan gençler, giysilerini, her yanlarını iliklerine kadar bit bastığını görünce Almanları nihayet anlayabildiler. Uzun bir yolu kaşınarak gitmek zorunda kalan yolcular nihayet Alacacıgilin bahçesinde kazanlarda giysileri kaynatılarak ve kendileri de hamamda kaynar sular altında yıkanarak arınmaya çalıştılar.

Çankırı’nın Eldivan nahiyesine yani memleketine gelen büyükbabam anası Zeliha Hanım ve kardeşleriyle hasret giderir. 1912 senesinde Balkan Harbine giden hiç hatırlayamadığı ve bir daha geri dönmeyen, savaştan dönebilenlerin anlattığına bakılırsa Kilitbahir’de bir sedir ağacının dibine gömüldüğü rivayet olunan şehit babasının acısı, ona “baba ben muallim olup geldim” diyememek yüreğini dağlar.  Annemin ifadesine göre babaannesi Zeliha Hanım çok becerikli, dirayetli bir kadındır. O yıllarda belediye encümeninde sorumluluk alır, seçim sandığı başında oturur ki ondan bizlere kalan tek resim karesi budur. Sonraki yıllarda büyükbabam  hanımı ve büyük kızı olan annemle onu ziyarete giderler, Zeliha hanımın geliniyle anneannemle yani arası çok iyidir. Dönerlerken tren kalktı kalkacak babaannem elinde bir sepet kara üzümle nefes nefese geldi trenin penceresinden sepeti anneme verip “sepet elin boşalt da atıver aşağı Bahriye” diye seslendi, annem de hemen üzümleri döküp sepeti aşağı fırlattığında tren yürümeye başlamıştı diye anlatmıştı annem.  Bir de babaannesinin ağzına pelesenk olmuş türküsünü de deyivermişti: feleğin ardından yetiyim derken/kırıldı kanadım uçayım derken/bir evle bir dam yapayım derken/felek kırdı kanadımı neyleyim…

Genç muallim Bekir Bey, Kurşunlu nahiyesinde göreve başladığında eşraftan Hacı Hamdi Beyin evinde kiracı olur. Öğretmenlik vazifesinin yanı sıra evin karşısındaki camide ezan okur, cemaate namaz kıldırır. Hacı Hamdi büyükbabama hayran olur, zamanla aralarında bir sevgi bağı oluşur. Büyükbabam onu gerçek babası gibi görmüş. Zira ondan bahislerinde öyle bir saygı ve sevgiyle anardı ki, Hacı Babam deyişindeki kalpten bağlılığı anlamamak imkânsızdı. Gel zaman git zaman Hacı Hamdi muallim Bekir’e büyük kızını münasip görür. O yıllarda genç kızlar erkeklerin yanlarına çıkmadığından gelin adayının dünya güzeli küçük kız kardeşi “ablası da bunun gibi bir şey işte” diyerek kendisine gösterilir. Bu nedenle büyükbabam karısını evlendiği gece görebilmiş. Anneannem o okula gidip gelirken kafesin arkasından onu görmüş, beğenmiş tabi orası ayrı. Büyükbabam esprili bir dille bu hikâyeyi anlatır gülerdik. Hacı Hamdi Beyin damadı olmak kolay bir iş değil, o Hacı Hamdi Bey ki, annemden duymuştum, tek erkek evladı evlenirken kızın babası gelini taşıyan kıratın başına bir sıra reşat takar, bunun üzerine Hacı Hamdi Bey aşağı kalır mı cebinden kırmızı kurdeleli beşi bir yerdeyi atın kuyruğuna dolayıverir. O devirde Hacı Baba değirmeni olan, tarlası, malı, mülkü gani, develerle Kâbe’ye gidip hacı olmuş bir zat. 1932 yılında annem doğuyor. Ömrünce yaşadıklarına dair bir sürü hikâyeler anlatan büyükbabamı ömrümce kitap okurken, saat başı radyoda veya televizyonda kendi deyişiyle ajans dinlerken görmüşümdür en çok. 1908’de 2. Meşrutiyete doğan biri, üç padişaha yetişmiş, 1922 saltanatın kaldırılmasına kadar Osmanlının dağılma döneminde çocukluğunu yaşamış, gençliğe adım atmış biri. Son derece kültürlü, her şeyi bilen biri. O kadar çok bilirdi ki, dediği her şey harfiyen olmuş veya olurdu. Çocukluğumdan beri daima hayrete düşmüşümdür bu bilgeliğinden. Farsça da bilir, eski yazıyı da bilirdi. Epeyce yaşlandığında bile üniversite hocalarının gelip ona danıştıklarını, eski yazıları okuttuklarını, beraber çalıştıklarını hatırlıyorum. Medresede okumuş, “padişahım çok yaşa” demiş nesilden gelmiş biri, gerçek bir Atatürkçü, vatansever, asla hak yemez ve karıncayı bile incitmezdi. Nasıl başardığını anlayamadığım bir diğer özelliği, karıncayı incitmezken ve bir kimseye fiske attığı görülmemişken o denli otoriter duruşuydu. Bir bakışı hizaya sokardı insanı gerçekten, bakışı, duruşu sertti. Hafızası son derece kuvvetliydi, yıllar sonra Galata Köprüsünde hocam diye öpmek için ellerine sarılan öğrencisine 826 Zekeriya dediğine ben şahidim. Bir gece fenalaştı, ambülans çağırdık. Sandalyeye koyup iki kişi aşağı indirdik. Ambülansı beklerken bana baktı gülümsedi ve hayat işte dedi. O an öleceğini düşündü ama o gece ölmedi büyükbabam hatta o gecenin üstüne yıllarca yaşadı. Anneannem erken vefat etti. Ben ilkokuldaydım. Bir sabah apar topar hastaneye götürdüler. Giderken dönüp bana baktı sonra kafasını kaldırıp en üst kattaki dairelerine, evine şöyle bir baktı, bu sahneyi o kadar net hatırlıyorum ki bu yüzden aklıma çakılıdır. O tekrar dönmeyeceğini bilmenin bakışı imiş sonra anladım fakat öleceği o an aklımın ucundan geçmedi, o zamana kadar birinin öldüğünü görmemiştim ki. Gidiş o gidiş bir daha dönmedi. Tam da buraya yakışacak olan şu şiir gibi bir gün her şey yerli yerini bulacak. Kış kışlığını bilirdi, adam adamlığını, tutku doluydu aşklar önceleri, ah anneanneciğim her güzel şeyden bir tane bana saklardı bir de vazgeçemediği ahretliği vardı. Babaannemi hatırlamıyorum, anlatırlar, koynunda para kesesi tatlımı tatlı torun delisi bir kadınmış. Büyükbabam çok okurdu, başöğretmendi, şehit oğluydu, otoriterdi, hem de şakacıydı, her dediğinde bir mana yatardı. Dedemin mesleri, çizgili pijaması, hala kulaklarımda meşhur kahkahası, yeleğinin sağ cebinde köstek saati vardı, esaslıydı, yakışıklı adamdı, kahverengi valizi elma kokardı. Şimdi hiç biri yok. Kış kışlığını bilirdi, adam adamlığını, tutku doluydu aşklar önceleri…

Bir gün her şey yerli yerini bulacak bence. Kurduğumuz hayaller üzerine gerçekleri kurulacak büyük bir ihtimalle. Eğer gerçekten istiyor isek ve hayatta kalabilirsek, kurduğumuz hayal üzerine gerçeği kurulacak büyük bir ihtimalle. Ben bir gün kendi toprağımda masmavi bir göğün ışığında kuyudan su çekeceğim. Ağaçların etrafını çapalayacağım, istersem türkü de söyleyeceğim. Çay kokusunda yağmur damlaları okşayacak kimi saçlarımı, yüzümü. Sönmeye yüz tuttukça kuru dallar ve ağaç kabuklarıyla harlayacağım ateşimi… Şiddetlense yağmur aldırmadan sağanağa ve çamura yürümek isteyeceğim, doymak isteyeceğim suya ve toprağa… Sonra bir zaman gelir çabucak bilirim, bir zaman,  güneşli ve sıcak hayli, topraklar kurur, çatlar hatta sonrası. Böyle bir anda yetişir dağdan inen koca dere. Kelebekler, kuşlar, börtü, böcek,  alkış, kanat, kıyamet, yürekler şen,  fıskiyeler kurulur birkaç yerde. Kıpraşır ağaçlar, gözünü kocaman açar tomurcuklar. Şlap diye daldırınca çamurunu temizlemek için lastik çizmelerimi vişnenin havuzuna yemyeşil bir kurbağa sıçrar önümden cevizin çukuruna. Çocukken daha farklıydı yüklüğe saklanıp kurduğum hayaller.  Hep bir kız olurdu çok da güzel, hem de iyi elbette, çok âşık ve hayran bana, kahramanıydım haliyle. Ben sevgilimle yüklükte, arar dururlar bulamazlardı beni saatlerce. Şimdiyse ille de toprak ve ağaç. Onlar çiçek, meyve demek, sabır, sevgi ve emek demek, ateş ve su, hayat. Bir fincan az şekerli gölgesinde, ağaç mutluluk demek.   Yer ve gök yani altımda ve üstümde, bir avuç ama benim ve bana sonsuz yani gönlümce.

İşte bu topraklarda 1920’li yıllarda Halit Ağa dimdik, kıratı vakur adımlarla evlerin önünden süzüm süzüm süzülüyor. Çeşmenin önüne geldiğinde durdu, atını bir tur kendi etrafında döndürdükten sonra ayaklarından dizlerine kadar uzanan gıcır gıcır çizmelerinin parlamasıyla hayvanın karnına topuklaması bir oldu. Acısu istikametine doğru uçuyorlardı adeta. Hep böyleymiş, ortası yokmuş ağanın, ya çok ağır, ya çok acelesi var kimse yetişemez peşinden. Dirhem kelime çıkmaz ağzından genelde ya da hoyrat, attı mı tepesi hem diliyle döver adamı, hem de eliyle, sıkıysa biri karşısında dursun, gözüne bile bakamaz kimse. Osmanlı’nın öşür ağası bastığı yeri titretiyor. Halit Ağanın babası sarayda çeşnicibaşıymış. Ağanın, dört oğlundan biri dedem Mehmet Tevfik, çok rahat, adeta sinirleri alınmış, düşününce hala kulaklarımda kahkahaları yankılanan bir adam dedem. Bunların hepsi eski adamlar, yani babam da dâhil buna, her gün sakal tıraşını olan, kravatını takıp, takım elbiselerini giyinen, güzel kokan, mis gibi adamlardı.   En büyük keyfimiz “yazları okul tatil olunca köye gitmekti” derdi babam. Köy de ne köy ama cennet böyle bir yer olsa gerek. Babam bir keresinde haşarılık yaptığını ve dedesinden okkalı bir tokat yediğini anlatmıştı bana hatta o kadar kızmış ki çocuk aklıyla dedesi ölsün istemiş. Bugün viran olan yüz yaşını çoktan devirmiş ahşap konak köyün orta yerinde, altında ahırı, karşısında samanlığı olan, yörenin en sağlam ağaçlarından yapılmış, zamanında balkonuna uzanan asmasıyla, bahçesinde her çeşitten meyve ağaçlarıyla ve yüksek konumundan ötürü yemyeşil çayırlara bakan harika manzarasıyla hala muhteşem bir yapı. Dedem ve kardeşleri, rahmetliler, hepsi de o dönemin kalburüstü adamlarıymış. Ağabeyi Ali Rıza Bey Bolu’da itibarlı biri,  avukat, o yıllarda Chp’nin milletvekili adayı. Dedem dava vekili, o zamanın koşullarında bir takım tedrisatlardan geçerek avukatlık yetkisine haiz olmuş. Başkâtip derdi ona anneannem. Keza dedemin diğer iki kardeşi Kemal Amca, Mustafa Amca iş sahibi, ileri görüşlü hepsi okkalı, kaliteli adamlar. Aşar 1925 yılında kaldırılınca Halit Ağa köyün muhtarı olmuş. Hanımı Saadet Nine ağadan despot, nüktedan bir kadın, namı diğer Güneyli Yenge bugün köyde karşılaştığım yaşı 60’ı aşmış insanların çoğunun ebesi, onları doğurtan ebe yani. Çok derinlemesine bilgilerim olmamakla beraber zaman içerisinde köyde bulunmakla daha fazla bilgi edineceğimi ümit ediyorum. Asırlık konakta hatırı sayılır misafirlerin konuk edildiğini, yörenin mahir aşçılarının ellerinden çıkma yöresel yemeklerin ikram edildiğini duydum. Saadet Nine ebesi olduğu, kendisine anamdır diyen köyden bir abimize bu konağın zamanında kendilerine 50  altına mal olduğunu söylemiş. Düşünün bu teferruatlar bile ilgimi çekiyor, genelde o kadar az bilgi var ki, ailem hakkında duyduğum zerrecik bilgiye bile balıklama atlıyorum. Babası öldükten sonra dedem haftada bir ciple kasabadan köye çıkar, annesinin, evin erzak vs. ihtiyaçlarını görürmüş ki sonraki yıllarda buna ben de şahit olmuştum. Daha önce hiç üstünde durmadığım yani aklıma gelmeyen bir şeyi fark ediyorum ya da hissediyorum demek belki de daha doğru o da şu ki, dedemin annesine olan düşkünlüğü, gamsız gibi görünen eski bir adamın anasını hiç aksatmaması. Bir de dedemin hastalığının şiddetlendiği yaşamının son günlerinde çayırları ve orada yayılan atları sayıklaması,  beni hayli şaşırtmıştı çünkü birlikte geçen zamanlarımızda bunlardan hiç bahsetmemişti.   Çocukluğumda birkaç kez gittiğim bu cennet köşe, birkaç kez rüyama girmiş gibi belli belirsiz aklımda kalmıştı. Aslında aileme, bana ait olan, yani bir parçası olduğum bu köy nedense bizlere hiçbir aidiyeti yokmuşçasına, ulaşamayacağım kadar uzak bir yurt, evet tam da bir rüya gibi yıllar yılı orada durdu.  Ve gün geldi o topraklar, o eşsiz tabiat, havası, suyu beni öylesine kendine çekti ki, bir daha da aklımdan hiç çıkmadı.  Ailemizin orada atadan kalma bir sürü tarlası, köyün içinde kocaman bahçeli zamanında konak şimdi virane bir evi olmasına rağmen sadece bana ait olmasını istediğim bir toprak aldım, benim toprağım. Şimdi oraya minik bir ev yapmak, orada huzur bulmak, ailemin geçmişinden izlere rastlamak istiyorum.  Köyüm ve toprağım, işlerimin bozulması neticesinde hayatımın buhranlı bir dönemece saptığı noktada aklıma, fikrime teselli, bir huzur oldu.

Biri öğretmen diğeri zabıt kâtibi babalarının görevleri nedeniyle bulundukları Gerede’de annemle babamın kaderleri birleşir. O yıllarda babam şehir kulübünde itibarlı kayak şampiyonu yakışıklı bir genç. Annem ise dalgalı saçları, dünya iyisi yüreğiyle, sosyal yönleri çok kuvvetli pırıl pırıl, güzel genç bir kız. Kar yolları kapayınca, kasabanın gençleri şehir kulübünde toplanır, koyu sohbetler yapılırmış. Bu esnada sıkı palavralar da uçuşurmuş ortalıkta haliyle. Söylemişti babam ama adını şu an hatırlayamıyorum işte o zatın anlattıklarını dinlerlermiş heyecanla. Hikâyelerine başlamadan peşinen sigaraları tutarmış, çaylar yudumlanırken başlarmış anlatmaya. “İstanbul’dayım altımda motor Eminönü’nden Galata köprüsüne doğru yol alırken o da nesi köprü açılmıyor mu ya Allah Bismillah deyip, bir de sigara yaktım aceleyle,  gazı verince motora havada uçarak karşıya atmışım kendimi”. Vay be, yaşa, şaşa… Konu konuyu açar askerlikten konuşulur, başlarmış yine anlatmaya. “Askerdeyim, bir tayyare verdiler”, sigaralar tazelenir, “uzatmayalım bir gün tayyareyi sildim parlattım, yorulmuşum kuyruğuna oturdum bacak bacak üstüne atıp şöyle bir dinleniyordum. O da ne havalanıyoruz, vay ananı” demiş o telaşla bir de sigara yakmış, “bir elimle yapıştım tayyarenin kuyruğuna, uçtuk, süzüldük, Acem illerinden turlayıp geri dönüp kondurdu pilot tayyareyi yerine”. Anlatılanlar bu derece uçuk yani. Annem ve babamın arkadaşları, öğretmenleri, kasabanın ileri gelenleri siyah beyaz fotoğraf karelerinde piknikler, yemekler, bayramlar, panayırlar, özel, güzel günler, çoğu rahmetli olmuş, genç ve çocuk olanlardan bazıları hala hayatta olan zamanın güzeller güzeli insanları. Kadınlar süslü, erkekler yakışıklı, kıyafetler, saçlar son derece itinalı, çocuklar neşeli. Yüzlerde zamana meydan okuyan bir gülümseme ve hepsi de çok mutlu. Bugüne göre daha sosyal, daha hareketli bir yaşam sanki. Oysa sıkıntılı bir dönem, savaştan çıkma yorgun bir dünya. Annem ve babam birbirlerini çok sevmişler, uzun bir hayat arkadaşlığına dönüşecek beraberlikleri o yıllarda başlamış, büyük ağabeyim Bolu’da 1950 yılında, küçük ağabeyim 1952’de Akçakoca’da dünyaya gelmiş.  Ve bendeniz de 1962 Ankara’da doğdum. Ve babamın can arkadaşı,  “keşke evlerimiz bir olsa da geceleri de ayrılmasak” derdik diye anlatırdı babam. “Bir yılbaşı gecesi arkadaşlarla bir aşağı bir yukarı,  bir yandan kafalar çekilirken, şapkaların üstü, omuzlar yarım metre kar, kardan adam olmuşuz hepimiz haberimiz yok, görenler tanıyamadı” demişti. Babamın can arkadaşının eşi, annemin de iyi arkadaşı olan yani, onun da iki oğlu olur fakat annemin tabiriyle güzeller güzeli hanımefendi henüz hayatının baharında bir hastalığa yakalanarak talihsiz bir şekilde ölür. Eşini tedavi ettirmek üzere Avrupa’ya götürmeye hazırlanırken karısını kaybetmenin ve iki çocuğu ile ortada kalmalarının acısıyla ne yapacağını bilemeyen babamın can arkadaşı elinde kalan uçak biletleriyle kalkıp gider.  Neye niyet neye kısmet, gidiş o gidiş. Çeşitli zorluklardan sonra orada tutunur, ticarette başarılı olur.  Yani sıkça bakla falı açtırdıkları, babama “sen angara angara”, ona da “senin kısmetin uzaklarda, dağların arkasında taaa çokkk uzaklarda” diyen meczup haklı çıkar. Babamla can arkadaşının dostluğu, arkadaşlığı gibi bir arkadaşlık ben görmedim hayatta, bağları o kadar kuvvetliydi ki, muhabbetleri bir ömre yayılmıştı. İşleri nedeniyle sıkça İstanbul’a gelir, kimi zamanda ikinci ecnebi eşiyle, mutlaka yolunu Ankara’ya düşürür biz de kalır, en güzel yemeklerle sofralar hazırlanır, bir bayram mutluluğu yaşanır, iki arkadaşın candan sohbetleri can kulağıyla dinlenir, bir kısmı babamın anlattığı hikâyeler tekrarlanır, hepimiz çok mutlu olurduk.   Can arkadaşları annemle babamı 2004 senesinde evinde misafir etti onlara her yeri gezdirmiş, dostlarıyla tanıştırmış, çok güzel zamanlar geçirmişler. Bizimkiler Türkiye’ye dönerken özenle hazırladığı duygu dolu albümü, kalpten hislerini de fotoğrafların kenarına yazıyla iliştirerek vermiş. Anılar ve güzellikler, yaşananlardan arta kalan başka bir şey değil.  Babamın bir zaman aklına düştü “aramadı uzun zamandır sakın” falan derken hastaneden aramış babamı, durumunun iyi olmadığını söylemiş. O günlerde birkaç kez görüşüp haberleştiler. En son, son nefesini vermeden babamı arayıp “ben ölüyorum Burhan” diye helalleşip, vedalaşmışlar.  Babam çok üzüldü. İsmail Amcam öldükten sonra babamın büyük bir boşluğa düştüğüne şahit olmuştum. Her gün en az bir kere görüşmeden duramazlardı biraderler ve abisini de çok severdi babam. Can arkadaşının vefatından sonra babamın ikinci kez aynı boşluğa kayışını hissettim.  Burada bir melekten daha söz etmeden geçemem, halam, hayatı roman olacak bir insan. Güzeller güzeli bir kadın ve kocası, büyük bir aşk, eniştem zamanın Amerikan artistlerinden daha yakışıklı bir adamdı, vatansever, dürüst bir öğretmendi. Halam kadar neşeli, pozitif, tatlı dilli bir insan yoktu bu dünyada. Onunla yanyana gelip de gülmemek, tüm kederleri unutup mutlu olmamak imkânsızdı, hakkaten melekti. Cennet mekânları olsun güzel insanlar, hepsini çok özlüyorum. 

Hatıralar, hatıralar, gördüğüm, görmediğim, anlatılanlar, yaşananlar hepsi kıymetli benim için. Daha fazlasını bilebilmeyi isterdim. Yazarken kolay yıllar önceye gitmek, sonra hemen bugüne dönüvermek. Fakat bir asırdan fazla bir zaman ve içinde bir sürü yaşamlar bahis edilenler. Bir gece uyunmuş, sabah kalkıldığında zamanlar zamanların, mekânlar mekânların ötesine taşınmış sanki ve günlerden bugün oluvermiş işte. Yüz sene sonra da buna benzer bir şey olacak ama o zaman torunumun çocuğunun benim hakkımda, babam hatta dedem hakkında bir fikri olabilmesi ihtimali bana anlamlı geliyor. Hayat boyu bir sürü insanın hayatını öğrendiğimiz tedrisatlardan geçiyoruz ama çoğumuz dedemizin babasını bilemiyoruz, he bu çok mu önemli? Bence önemli.  

***

Yeni bir hafta başlıyor kahve kokulu dükkânda.  Yeni bir kitaba başladım hafta sonu. Önceleri yazarın dili tuhaf gelmişti fakat okudukça alışıyor insan, gitgide elimden bırakamamaya başladım kitabı, gözlerim kapanana dek bırakamadım. Yazar derin ve çok bilgili biri, betimlemeler harika, tipler sayfadan çıkıp, yaşamaya başlayacak neredeyse. Esas adam tam bir sırnaşık, yazarın ona atfettiği üslupla okura bile sarabilir, öyle canlı. Bir diğeri ikinci karakter,  yüzü kızarık, utangaç, kalın gözlük camlarından taşan kocaman gözlerine rağmen bakamıyor kimsenin gözüne.

–Okuduğum kitaplar, tipler falan mevzu o değil tabi Can, mevzu şu zor günlerde kaçışım, kurtuluşum, dayanmak ve direnmek için hayata bir yol okumak, okumak, okumak ve sığınmak gerçek bir dosta, yani kitaplara.

-Güzel bir yol bulmuşsun işte.

-Dünyada eşi görülmemiş bir aptalım ben Can.

-Saçmalama.

-Bir vakayım aslında.

-Anlamadım, ne gibi bir vaka?

-Hiçbir derdimi söyleyemiyorum kimseye mesela.

-Söyleme veya söyle, ne yani?

-Biri bir şey istese veremem, yapamam diyemiyorum mesela.

-İnsan ne isterse onu yapar, sen de ne istiyorsan öyle davrandın, bundan sonra da canın ne istiyorsa onu yap, sadece şikâyet etme kendinden yeter, lütfen.

-Nasıl bir tipim ben sence Can?

-İyi biri.

-Sanki kendime eziyet etmeyi, zorlamayı ama çatlayana dek zorlamayı seviyorum.

-Senin bileceğin bir şey ama sence gerek var mı hiçbir şey için kendini çatlatmaya?

-Hesapsız, plansız yaşamam, olmadık zorluklara girmem feci bir şey ve aptallığımın açık bir göstergesi.

-Deme, öyle deme, olan olmuş, biten bitmiştir, önüne bak.

– Gerçi şu halim, şimdiki yani, benim en berbat halim aslında. Berbat derken, en öfkeli ve umursamaz hani.

-Yanılıyorsun, doğruyu konuşmuyorsun, hep haksızlık ama bir tek kendine, ne öfkeli ne de umursamaz olamadın sen hiçbir koşulda, hiçbir zaman.

-Son beş altı yıldır işlerim bozulduğundan beri epeyce sıkıntı çekiyorum, biliyorsun işte.

-Olabilir insanlık hali.

-Ve böyle durumlarda tahmin edileceği gibi, hiç dostu olmadığını, hiç kimsenin halin nedir diye sormadığını buna benzer hep olumsuz şeyleri düşünür insan. Aslında biraz doğru belki ama pek de alakası yoktur bana göre. İnsan kendi kaçar insanlardan ve sonra da kimse halin nedir diye sormuyor diye dert eder. Hayalperest, dünyayla baş edemeyip hayallere sarılmış geri zekâlının tekiyim ben.

-Yeter, sıkılıyorum bu suçlamalardan, bu ne acımasızlık kendi kendine, ayıp ya.

Tekrar pazartesi, doğru anahtar ve yeni bir hafta, benim için epeyce zor günü geçmiş ödemelerle dolu bir hafta. Sonraki günler, yanlış anahtar, yanlış anahtar. İşler düzelecek gibi yapıp ters gitmeye devam ediyor. Doğrudan her şey ters gidiyor da denilebilir ama beynimin sürekli dünyayı düz ve rengini her daim pembemsi gösteren kıvrımları kafadan isyan ters türs gibi kelimelere. Bu iyimserlik doğuştan bir yazgı gibi ama bu bende ki derin matematik bilgisi varken(!) her şeyi olasılıklara, olabilirliklere bağlamak bilimsel dayanağı olan bir iyimserlik hiç olmazsa. Doğanın tesadüfi gerçekliği var oldukça şans ve şansızlıktan çok matematiksel bir realiteden bahsetmek doğam benim. Tavlada gele atmak sadece olasılıklardan birinin olması, hepsi bu. Neyse mevzu bu değil.

-Mevzu bu zorlu girdabın içinden nasıl çıkacağım. Şu ana kadar kafayı bozup, yorganı kafama çekip şalteri indirmedim dünyaya daha, elimdeyse indirmem de çünkü hayat mücadeledir dedik ya, bu kadar basit.

-Güzel, anlamışsın işte.

-Sanki yaşam mektebinde öğrenmem gereken derslere girmemişim ya da o dersler kafama girmemiş olmalı ki işin sıkılığını elli yaşımdan sonra fark ediyorum. Yanlış hesaplar yaptım, daha doğrusu hiç hesap yapmadım.

-Yapsaydın be kardeşim hayat devam ediyor yap dur.

-Müzmin bir hayır diyememe hastasıydım, çok iyi niyetliydim, herkesin isteklerini yerine getirince aslında onlara mutsuzluğun kapılarını açtığımı fark edemedim.

-Hala başkalarının mutluluğu öylemi? Kendine bak kendine, sen mutlu olunca herkes olur. Ayrıca bu kadar derinliğe de gerek yok, bırak bunlarla uğraşma artık.

-Ve daha da doğrusu hayatın şöyle sağlam bir sillesini de yememiştim.

-Başladık yine, herkes nasibini alır, sen de aldın, daha ne yiyecektin.

-İşler sarpa sardı.

-Sarabilir, oluyor işte.

Anahtar yanlış. Kafam bozuluyor yine. Kahvemi içtim. Düzeleceği yok hiçbir şeyin, olmuyor, anahtar yanlış olunca olmaz zaten.

-Senin anahtarınında, dükkânınında. Şu olasılıklarının, olabilirlik,  olabilemezliklerinin de…, yok işte şansın da yok, ar ediyorsun değil mi söylemeye, söyle, söyle, konuş, küfret, bağır, çağır, nesin ya sen, insan üstü bir varlık mı? İnsan ol artık yeter, insanca tepkiler göster. Affedersin biraz çoştum.

-Seni bile çıldırttım bakJ, ne yapacağım? Yazmak istiyorum sadece.

-Yaz. Yazmışsın zaten yıllar yılı, devam.

-Ters gitmeye görsün işler.

-Gitsin ters gitsin işler ama sen artık kendine uyan.

-Kalakalırsın işte böyle. Hayallerim var gerçekleştiremiyorum, borcum var, iş yok, neler oluyor anlayamıyorum, nasıl olacak bilemiyorum Can.

-Bilemeyecek bir şey yok canım benim, tek yapacağın suçluluk duygusundan kurtulman, at onu at. Ayrıca düşün ki,  böyle bir insan olduğun için bu dünyada çok rahat ettiğin zamanlar az değildir ve yine düşün ki iç huzurun hiçbir şeye değişilmez, unutma.  Böyle olmasında, her şeyin yani, bir hayır var buna inan. Cüzdanının değil ama ruhunun kıskanılacak kadar zengin olduğunu da anla artık, anla, anla, anla olur mu?

-Anladım Can.

Günler gelip geçti. Birçok şey oldu. Yitirdiğimiz insanlar, üzücü olaylar, elem ve bolca gözyaşı. Tebessümler,  sevinçler de oldu elbette, doğanlar oldu mesela güneş gibi dünyamıza, ailemize, başka güzel şeyler de oldu. Yalnız kahkahanın nesli tükendi adeta, sahi neden eskisi kadar çok gülemiyoruz doya doya? Buna bir çare bulmalıyız, kahkahayı hatırlamaya çalışmalıyız ne yapıp edip. Netice olarak hayat devam ediyor ve hala kış, hava soğuk ama bahar gelecek biliyorum. En önemlisi bundan sonra ne yapacağımı biliyor olmak, bu rahatlatıcı bir duygu.

Benim açımdan önemli bir gelişme hayallerimin gerçekleşmeye başlaması. Belki her şeyin olduğu gibi hayallerin de gerçekleşmesi için bir eşref saati var fakat yine de hayallerini ertelememeli, üstüne gitmeli insan sanki. İçten istenir harekete geçilirse imkânsız zamanlarda bile hayallerin gerçekleşebileceğini görüyor, yaşıyorum çünkü.

***

1946-47 yılları sanırım, malum o yıllarda askerlik uzun sürüyor, büyükbabam Bilecik’de yedek subay, bölük komutanı yüzbaşıdan sonra geliyor. Aynı zamanda Bilecik-İstanbul hattının muhafız komutanı trenle sürekli gider gelirmiş. Bir gün annem hayatında hiç görmediği ve merak ettiği denizi görmek için babasına onu da götürmesi için ısrar etmiş. Kızını kıramayan büyükbabam trene mutat refakatlerinden birinde annemi de götürmüş.  Haydarpaşa’da merdivenlerden inip bir odaya girmişler. O odada işleri uzayan babasını beklerken tek başına epeyce sıkılan annemin deniz görme hayali büyük bir umutsuzluğa dönüşür. O sırada odadaki yüksekçe pencereyi fark eden annem bir sehpa bulup üzerine çıkar, yetmez bir şeyler daha bulur üstüne koyar ve parmakları üzerinde yükseldiğinde nefis bir manzara ile karşılaşır, evet annem daima bir yolunu bulur, deniz orada bütün içeriği ve ihtişamı ile durmaktadır. Uzun bir süre büyük bir mutlulukla denize bakakalan annemi o vaziyette bulan, oldukça da endişelenen büyükbabam onu alıp denizin yakınına götürür ve birlikte unutulmaz güzel bir gün geçirirler. Umut ve umutsuzluk hayatın içinde yan yana durur çoğu zaman, bir pencere, bir yol bulunur mutlaka.   

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(19)

Birisine gülümsediğinizde karşınızdaki daha iyi hissediyor elbette. Tabi zorla veya hatır için gülümseyemezsiniz, mizacınızın da uygun olması lazım. Üstüne bir de kibar olursanız akan sular durur. Yüzünüzde bir tebessüm, dudağınızda kibar sözcüklerinizle karşınıza çıkacak insanları da ki bunların bir kısmı öfkeli olabilir, kendi çizginize yaklaştırma ihtimaliniz daha yüksek. Anlayışlı, düşünceli, güler yüzlü, kibar insanlar çarşıda, pazarda, iş hayatında, evde, her yerde daha rahat ederler ve bence böyle davranmak ile de iyi ederler. Fakat dedik ya bunların hepsi mizacımızla ilgili, herkes bu şekilde davranamıyor.   Hatta çoğu kişi tarafından makbul bile görülmüyor bu basit davranış biçimi. Neden kabul görmediğini ben anlayamadım hiç.  İlla bir şahsiyet sergileme, ağırlığını koyma adına diş göstermeler, manasız hareketler, konuşmalar hiç hoşuma gitmiyor. Bu medeni bir davranış biçimi değil. Her insan kibarca kendisini daha iyi ifade edebilir, insanlarla daha iyi diyalog kurabilir. Ben kavga eden insanlar, karman çorman bir toplum istemiyorum. Tam da bugün bir bankada buna benzer bir durumla karşılaştım. Bankada az sayıda insan vardı. Orta yaşlı bir hanım kaçıncı kez geldiğini, işlemi neyse artık bilmiyorum, bir türlü halledemediğini söylüyor, bankacılara çıkışıyor, bir yandan eve de tamirci geleceğini söyleyerek bir iki müşteriden önlerine geçmek için izin istiyor. Peki, buyurun deniyor hanıma fakat kadın sürekli söylenmekte, izin verenlere bir şeyler anlatmaya çabalamakta. Bu sırada gişede işlemi yapılan başka bir bayan neden parladıysa orasını da kaçırdım bas bas bağırıyor, işvereninden izin alıp geldiğini herkesin acelesinin olduğunu falan söylüyor ama ne bağırmak, oysa onun işlemi yapılıyor. Yaşlı bir kadıncağız, sonradan gelen, sakin olun falan diyor. Müdür herhalde gelip o da olayı yatıştırmaya çalışırken bu kez önceki bayana sırasını veren adamlardan biri gişedeki müşteriye delice bağırmaya başladı, ikisi arasında gayet çirkin bir dalaşma büyüdü. Bayan işlemi yarıda bırakıp çekip gitti. Yaşlı kadın gidene çok acıdı şimdi bu nasıl çalışacak akşama kadar işinde yazık ama insanlara da dedi. İzin isteyen kadın bunlar olurken sus pus, oysa düzeni bozan ve her şeye neden olan kendisi. Tam bir karmaşa yaşandıktan sonra, Allahtan diş göstermek isteyen başkaca da biri olmadığından ortalık sakinleşti. Arada müdahale eden güvenlik görevlisiyle göz göze geldik, istem dışı güldüm, o da aynı şekilde güldü. Ortada ciddi bir sorun yokken birkaç dakika içinde bu kadar patırtı koptu. Şöyle bir sonuca vardım insanların morali hakikaten çok bozuk. Çatacak, patlayacak bahane arıyorlar.  Kurallara uyan, hoş görülü, güleç, kibar, mutlu insanlar olalım be kardeşim. Çok bir şey mi istiyoruz?

Pozitif düşünce, kendinizi sevin, sevgi de sevgi, özür dilemeyi bilin, buna benzer bir sürü söylemler katarının yükü hep aynı, adresi aynı. Kendini seven hayatı da, hayatın içeriği insanları, hayvanları, bitkileri ve her şeyi de otomatikman sevmiş oluyor. Öfkeliler, karşısındakileri düşmanları gibi görmeyi adet edinenler bana içlerinde kendileriyle de sürekli savaşıyorlar gibi geliyor.

Başka bir soru, neden pek önemli bir kişi olmak isteriz, istiyoruz acaba? Çok önemli olmamıza neden olacak sıradan ortalama bir insandan farklı bir kabiliyetimiz mi var? Varsa bu zaten fark edilmez mi? Sesi güzel biri fark edilmez mi? Çok yetenekli bir sporcu mesela iyi bir futbolcu fark edilmez mi? Veya başarılı bir bilim adamı, sıkı bir gazeteci, iyi bir şair ve bunun gibi çoğaltabileceğimiz bir sürü örnek var. Fakat çoklarımız yeteneklerimizin fark edilmediğini, kimsenin elimizden tutmadığını falan söyleriz. Evet, belki bu da bir bakıma doğru olabilir. Fakat bir işe gönül vermek ve o işle mutlu olmak bence birilerinin fark etmesinden de, çok mühim biri olmaktan da önemli bir durum. Yani önce kendi mutluluğumuz gelir, yaptığımız iş başkalarınca da beğenilir, onlara da bir katkı sağlarsa o da ala tabi ki. Yoksa yani ortalama biriysek bu bize yetmeli olup olacağımız odur. Herhangi boş bir çabaya da gerek yok. Neden kendimize haddinden fazla anlamlar yüklemeye çalışıyoruz o halde? Adı üstünde bunlar hep yüktür ve yorar insanı. Mutluluk bence de basit şeylerde gizli. Herkes çok mühim biri olamaz belki ama gülmeyi herkes bilebilir, nezaketin manasını herkes bilebilir. Ben iyilik meleği olma meraklısı değilim, gülmeyi, nezaketi başkaları için değil kendilerimizin mutluluğu açısından konu ediyorum. He diyorsa ki birileri tarzım değil, ben kodum mu oturturum, güzellikmiş, sevgiymiş anlamam. Sen bilirsin kardeşim o da senin tercihin ne diyelim. Kodun mu oturtabiliyorsan, huzurla da oturabiliyorsan o da iyiymiş. Bir de haklıysan hatta gayet iyiymiş diyeceğim çünkü gözü peklere de içten içe bir sempati duyarız ya hani, ama yine de diyemiyorum, öyle de hallolmaz bu işler nitekim.

Neticeyi hal, asıl olan kendimizin ve evrenin kabulü sindirilebilir bir mutluluksa,  tekrar ve tekrar derim ki sevdiğimiz bir işi yapmaya gayret edelim, olmuyorsa yaptığımız işi sevelim ve sevdiğimiz insana da dört elle sarılalım.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(20)

Bir yağmur, bir yağmur, gök delindi sanki. Mayıs’ın 27’si. Sarı lacivert futbol topu aldı annemle babam bana. O top olmasa elli sene öncesinin 27 Mayıs’ını nereden hatırlayacağım fakat hava günlük güneşlikti o gün, böyle değildi yani, annem, ben ve topum Müzeyyen teyzeye, nurlarda uyusun, gitmiştik. Öfkeli bir adamın bağırtıları gibi gök gürültüleri, kabahatli çocukları, kabahatlerini biliyor o, onlara kızıyor, kızmak ne kelime köpürüyor.   Onu aklımda şekillendirebiliyorum, yaşlı ve buruşuk, biraz da kuru bir yüzü var, asırlık bir çınar ağacını da andırıyor. Kaşları çatık mı çatık, sağ elinin işaret parmağını sizi der gibi uzatıyor. Gözlerinden şimşekler çıkıyor sonra bir tokat patlıyor sanki. Az sonra biraz sakinliyor ortalık, yağmurun sesini duyabiliyorum şimdi, borulardaki tıkırtısını, derken bir gümbürtü daha kopuyor öfkem geçmedi der gibi. O kızdıkça, ağlıyor gökyüzü, ağlıyor, ağlıyor…

Ben yağmuru seviyorum, öfkeli adamı da. Onun kötülere kızdığını, ders vermeye çalıştığını biliyorum, onları yola getirmeye, korkutmaya çalıştığını biliyorum. Ve eminim korkuyorlar, çok korkuyorlar hem de. Dönecekler yanlışlarının bir yerinden aslında dönecekler ama ha deyince sıyrılıp çıkamıyorlar battıkları çamurlu yollarından. O her şeyi biliyor, riyakârları, sevgisizleri, zalimleri, haksızları biliyor. Çaresizleri, masumları, kalbi temizleri, iyileri de biliyor. Dönecekler, hepsi dönecekler ve ağlayacaklar gökler gibi, pişmanlıkla hatalarından dönecek, kendilerine gelecekler aydınlık bir günde veya bir diğerinde, bu yüzden güneş açıyor her seferinde.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendime Mektuplar(21)

Ve tekrar sen yani içimdeki ben, bugünkü huzurumu sana borçlu olduğumu biliyorum Can. Yaşanmışlıkları, yaşanmamışlıkları, doğrular ve yanlışları kendimizce bir süzgeçten geçirdik. Kendimi, seni dinleme, düşünme fırsatım oldu.  Birbirimizi öyle sanıyorum ki daha iyi anlayabildik. Hayatın bazı zamanları özellikle gençlik yılları ve orta yaş dönemleri yoğun duygularla, hızlıca alınmış kararlarla, sürekli bir koşuşturmayla geçiyor. En azından benim için öyle oldu diyebilirim. Durmaya, düşünmeye vakit bile bulamadan seneler uçup gidiveriyor. Bunları yazmakla kendimi, çevremdekileri, hayatı biraz daha iyi anlayabildiğimi düşünüyorum. Geçmişimi, çocukluğumu, anılarımı hatırladım. Bunları yazmakla suçluluk duygusundan kurtuldum, kendime haksızlık ettiğim durumları gördüm. Aynı zamanda objektif bir bakışla hatalı olduğum noktaları da gördüm elbette. Kafama takılan içimde ukde kalan yaşanmışlıkları yazarak onlardan da kurtuldum. Ne istediğimi anladım hayallerimden emin oldum. Bunları yazmakla sevginin ne kadar değerli bir hazine olduğunu bir kez daha yürekten anladım. Ailenin önemini bir toplum için en üst değerlerden biri olduğunu tekrar tekrar hissettim. Dürüstlüğün kuş tüyü hafifliğini, okumanın, öğrenmenin mutluluğunu yineledim kendime. Hele ki yazmanın beni uçuran büyük bir heyecan olduğunu yeniden keşfettim. Bildiklerimin onaylanması, iyice sinmesi içime, yeni yeni uyanışların olması, farklı bakış açılarının oluşması fikrimde çok güzel duygular yaşattı bana. Daha bir sürü şey sayabilirim ama bunları yazmakla huzur buldum özetle.

İnsanlar, hepimiz gelip geçiciyiz, hayatı yaşanır kılan güzellikler kalıcı ve hep yaşanacak. “Kendime Mektuplar” başlığı altında sırf yazmayı sevdiğim, istediğim için başladığım seri zaman içerisinde, hayata dair duygu ve düşüncelerim, anılarım ve hikâyelerim ile uzayıp gitti. Doğrusu başlarda sadece kendi kendime yazacağımı, kendimle yüzleşeceğimi düşünmüştüm. Zaman içerisindeki gidişatın beni getirdiği nokta itibariyle “Kendime Mektuplar” bir kitap oldu. Bu nedenle çok heyecanlı ve mutluyum.

Sana teşekkür ediyorum, seni seviyorum Can.

Yazan:Bekir Mutlu Gökcesu

Bu kitabın her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.

 

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir