Deneme

Olacak

Bugün de olmadı. Olmaz, değişik bir durum değil. Bir gün olacak. Her gün bugün olacak günüdür. Bu delilik her gün aynı heyecanla yaşanacak. Olmadı yarın, olmadı sonraki gün, olmazsa olmasın, olana kadar, sonuna kadar. Işıkları yakmak için şehri bir baştan sona dolanan adamın işi kadar zordur. Zor fakat keyiflidir karanlığı aydınlatmak, görünmezi görünür, bilinmezi bilinir kılmak. Nasılsa sabah olacak ama o tek bir gün bile aksatmaz işini. Onun ne yaptığı da bir sırdır aslında. Daha doğrusu ya kimse bilmez ya da bir kulun işine yaramaz yaptığı iş. Tabi bu sadece ihtimallerden biri tam olarak bilinmez. Büyük bir emek, çok sıkı bir çalışma söz konusu, takdirlik. Sonuca gelince heba olan bir zaman hatta hayat mı yoksa başka bir şey mi? Belki de bu satırlar sonlandığında onu anlamış olacağız. Fakat garantisi yok. Sürekli denenir. Farklı yollar, formüller denenir. Eklemeler, çıkartmalar yapılır. Bazen çok detaylara karmaşık işlere girişilir. Çok yorucu. Günler, aylar su gibi uçar. Diğer yapılması gerekenlere bir türlü sıra gelmez. Bu arada koyu bir yalnızlığa doğru ilerlenir, her şey, herkes ister istemez unutulur.  O’da unutulur köşesinde daha doğrusu kabuğunda kurumaya bırakılmış gibi. Bin sene geçmiş gibi uyanır kimi buradayım der gibi çırpınışlarla. Tekrar kabul görür bir doğru gibi. Sonra yine kaybolur çünkü çok yoğun yine,   bitip tükenmez işleri. Bitmemesi gerek çünkü bu şekilde zamana, hayata direnç gösterebilmekte, bu şekilde güçlü hissetmekte farklı dünyasında. O gün gelse, beklenen hani, sihirli bir değnek misali hayat bir anda normalleşecek, eksikler telafi edilecek. Çok emek, zaman harcanmış, öyle çok yol gidilmiştir ki artık geri dönülemez. Hoş işin gerçeği daha iyi bir fikri, yapabilecek başkaca bir işi de yok kendince. Doğrusu tam da bu işin adamı, bu onun en sevdiği uğraşı, uysallaştıran, terbiye eden, disipline eden. Karmaşıklıktan basite yönelirsin bir an kolaya, kolayca üstesinden gelmek. Sabahları umut, her gün yeniden ve yine bir umuttur. Başlamak hep yeni bir şeydir. Kara bulutların çöktüğü yorgun sabahlar da olur. Bir türlü sonuca ulaşamamanın birikimi, bunalımı basar kimi. Fakat çok uzun sürmez, bunalıma da vakit yoktur zira. Saatler hep hemen çalışmaya başlamayı gerektiren zamanı işaret eder. Fuzuliyata, dedikoduya zerrece vakit yoktur. Ömrünce birçok işler denedin, çok emek verdin. Dünyanın tüm işlerinin ne denli gereksiz olduğunu sen söylemedin hayat gösterdi. Sonunda karar kıldın, kendini tamamen bu işe verdin. Diyelim ki büyük bir yanılgı, gereksiz bir uğraş fakat keyifli, güvenli ve koruyucu.   Sürekli böyle yazamazsın yalnız, çalışmalısın biliyorsun. Çok çalışmalı, yazmalısın ama iyi planlamalısın, birine kaptırıp başını alıp gidemezsin biraz ondan biraz diğerinden. Her gün yeni bir deneme, her günden anladığın olmalı, bunlar için durup düşünmeye vaktin olmalı. Alternatifleri kaldırmak gerektiğini öğrendin bugün mesela. Hepten değil azaltarak belki önce. Sonra güven gelişmeli, kayıtlara güven. Şüpheyi kaldır dönüp bakma tekrar. Kararlı olmalı. Artık zamanı, bugün zamanı de. Olur olmaz, sen de. Kalabalık zordur. Zoru kolayla öyleyse. Nasıl yapacağını biliyorsun üç yol var, en iyisi ya birini gözüne kestireceksin veya birkaçını, üçüncü yol hepsini seçmek, firesiz yalnız bunu unutma, bu yollardan birini denersin zaman zaman. Böyle yaşarken ve yazarken ne kadar mutlusun. Hızlı ve kolayca olmalı işte böyle. Evet, görünen o ki rotandan şaşmak zorlaştırıyor, rotanı bozma. Sakın kafanı karıştırma, unutma basit ve hep aynı şekilde hareket etmelisin. Olmuyorsa da olmaz zorlama. Gereksiz yere zorlama. Olursa kolayca olur geç bunu da. Düşün ki olacak şey değildi zaten. O halde ilk kararın doğruydu yine de. Kararlı ol ve üstünde fazla durma. Elbette üstünde durma ama unutma neyse o’dur, önemli bir nokta, özel bir bilgi tesadüf etmedikçe kararını değiştirme. İstikrar önemli, başarısızlık çok önemli değil. Savrulmak, sürüklenmek pek fena, istikrarlı bir başarısızlık başarı sayılır. Örneğiyle yaşanıyor şu an kararını değiştirdin ama ilk fikrinin doğru olduğunu gördün işte, sinirlenmek yok, demin sözü edilen ilk kararın doğrudura net örnek hemen geldi, bu işte. Dönme kararından dönme. Yanıl sorun değil, dönme. Boş ver dedi beğenmesin bizi, farkımız burada, onu beğenmediğimizi ona, kimseye, hatta birbirimize bile konu etmeyelim. Bu da nesi diye bir şey yok, hayat karışabilir bazen işimize, içimize. Yaşanıyor, yazılıyor. Anlatmak zorunda değilsin, anlamak zorunda değiller, okumak zorunda hiç değiller, hatta hemen bıraksalar iyi olabilir. Sabırsızlarla, güvenmeyenlerle veya arzu etmeyenlerle devam edemeyiz. Annene uğra. Bugün de yine çok şey öğreniyorsun. Çok yeni bir şey yok oysa hep tekrar aslında, en çok tekrar ederken öğrenilir, bunları unutmamak önemli. Bazı netleşmiş prensiplerinin olması güzel. Hemen karar vermene neden oluyor. Bu yönünü beğeniyorum. Bu arada iyi gidiyor bugün. Sonuçta başarısız. Ama iyi.  Denemeler önemli.  Denemeler denenmek için. Nefes nefese olmaz hep, dinlen. Bak süren kalıyor şimdiden iyi. Daha iyi olabilir. İkinci fasıl başlıyor, bak bakalım. Güzel. Akılsız çocuk sinirini bozuyor değil mi? İçinden gizlice küfrettiğinin farkındayım. Fakat istediğini verdin. Ne yapacaksın,  onu da iyi idare ediyorsun aslında. Üstünde durmaman da çok iyi, çözmüşsün baya.  İşin var tamam oyalamıyorum. Annen aradı bak. Neyse güzel gönlünü aldın işte.  Sahi ne güzel konuşuyorsun annenle, herkesle. Buna da hayranım, tamam uzadım. Bugün ikinci başarılıydı. İleriye bak. Geriyi bırak. İleriye doğru emin adımlarla. Çabucak bitti çalışmaların bak bugün. Yarın bitti bugünden. Çok iyi. Bu şekilde zaman kalır başka şeylere de, yaşamaya falan. Aç gözünü biraz etrafına da bak. Şehrin ışıklarına bak, gökyüzüne bak, sokağı, geceyi dinlemeyi severdin. Dinlenmene, keyfine de bak. Birkaç kadeh alırdın. Güzel kadınlara dayanamazdın. Sonra mı? Sen bilirsin ama bence bu dediklerime de bak arada. Sonra dedik diyorsun aman peki gece, gündüz çalış sen başka bir şey bilmezsin zaten. Boş lafa kulak asmazsın. Sen doğrusun, iyisini bilirsin bilirim. Bildiğinden şaşmazsın kafan karışabilir sadece. Ama sanırım artık bundan sonra daha az karışacak. Harika oldu haklısın bence de çok haklısın.   Şu noktayı çoktan hak etmiştin. Milim milim geldin şuraya. Sabah her yer bembeyaz ne kadar hoş. Kolaylananı zorlaştırma. Zorlayarak başarılmaz. Neden yine zora soktun. Şimdi son kez sakince toparla. Bir kerede. Olmuyor netleştiremiyorsun. Yine zorlaştırdın. Son kez bak karar ver,  tereddüt etme. Kararsız kalmak hiç iyi değil. Böyle olmaz. Kazandığın zamanın fazlasını mı kaybediyorsun ne? Hayır, hayır, olmadı. Nihayet sonunda. Artık hiç düşünme bir an bile. İleriye. İlk karar daima. İlk karar evet. Pazar günü akşam oldu. Soğuk. Var mı öğrendiğin bugünden. Sadeleştirme evet doğru olan o. Birkaç gündür susuyoruz. Kızıyorsun fazla konuşunca ses etmedim memnun musun?  Yeni bir şeyler öğrendin mi? Bildiğinden vazgeçmemeyi iyice anlamış olmalısın. Seni izlerken bunu ben bile anlıyorum. Asıl olan standart çalışma. Ondan sonrasını standart sürdüremezsin. Düşünmen gerek nasıl bir yol izlemen gerektiğine karar vermen gerek, nasıl detaylandıracağına falan. Fakat asıl olan, değişmeyecek olan rutinindir, doğru mu? Anlaşıyoruz. Vah, tuh olmaz bu çok kesin. Bir de klasikleri, kaliteyi izleyeceksin sana bu konuda çok katılıyorum. Ve tercihleri orada kullanacaksın haklısın. Süpersin. Karmaşadan basite in hep evet. Kuralsızlıktan kural çıkar. Prensipler çok önemli, prensiplere uymak daha önemli. Dikkatli ol, düşün,  sinirlenmek yok. Vah tuh yok dedik. Geçen bir şey öğreterek geçer gider bitti. Geriye bak ama dönme. Seyirci değilsin sen. Hepsi birden olmaz. Çok gerekirse klasik, tenhaysa bir iki bakarsın. Keza g’ler de öyle çok gerekmedikçe pek ölçü değil. 123 metodu iyidir. Duruma göre 123 veya biri, hızlı ve ufaktan. Geçer gidersin. Oyalanma. Çıkana inan be kardeşim ne yer falan değiştiriyorsun, neyse o dedik, demedik mi? Önemli bir sebep yoksa yer falan değiştirme neyse o. Kalabalık zor. Olmuyor. Umutsuzluk. Umutsuzluk dipsiz bir kuyu, bir sondur. Dur.  Sakın. Sakin olmalısın. Göz kırpan, sönen ışığa bak. Tekrar yandı. Aydınlattı. Aklına gelir miydi tekrar aydınlatacağı. Öyle düşün. Olacak. Epeydir kendi haline bıraktım seni. Kutlarım öncelikle. Muhteşem değil ama önemli bir başarıydı. Fakat şunu yapma işte. Disiplinini, rutini neden bozdun? Asla, asla yapma sistemden ayrılma. Çerçevenden şaşma. Neyse oldu bir daha yapma, sakın yapma. Bu kadar yükselemezsin yo. Diyelim ki denemek istedin, o halde bari şablona bağlı kal, nerelerde geziniyorsun. Dağıldın yok olmaz öyle kesinlikle olmaz. Her hareketin usulü var. Nerede, ne zaman ne yapacaksın usulü var. Ve bunların hepsinin ayrımını yapabilmek için zaman tanı kendine, düşünmeli, planlamalısın. Gelişigüzel olmaz bunu iyi biliyorsun. Günler sonra. Şimdi dur bakalım. Israrın  anlamı yok. Dur. Durduk günlerce. Ne oldu peki? Birçok şey veya hiç, günler, aylar geçmiş gitmiş sadece. Hem de bir felaket gölgesi, olağanüstü bir gündem içerisinde. Korku alıp yürür, dünya kırılırken ve kıvranırken acı içerisinde ve her ne olursa olsun zaman geçer. Bir yolunu bulup devam etmek istersin. Arayışın sürer her koşulda. Dünyaya çevirirsin gözünü, nerede neler oluyor? Bir yolun var yürüdüğün her koşulda, her ne olursa olsun yürümek istediğin, hiçbir şeyin seni vazgeçiremeyeceği bir yolun var. Bu yolun yapayalnız bir yolcusu, işçisi olmaktan  mutlusun ne deyim, hiçbir şikâyetin yok, öfkeyi çoktan unutmuşsun, şaşkınlıktan eser kalmamış ne olsa. Nasıl başardın? Sana inancım  artacak bu gidişle. Hayır, bunları seni pohpohlamak adına asla söylemiyorum. Hiç gereksiz bir kuyu kazsa veya ne yaptığını dahi bilmeden sabah akşam bir ağaç yontsa biri ama aşkla iyidir. Kaldı ki senin gibi umut ekmek dağlarca. Sen anlatsana. Ne anlatayım anlamışsın. Anlamı mıyım? Doğru mu anlamışım? Evet. Olmayacak diyorsun sanırım. Nereden çıkardın bunu ben öyle der miyim hiç az önce övgüler yağdıran sen sırf beni konuşturmak için numaralara başladın demek. Olabilir. Bence de olabilir istediğini konuş tabi fakat neden hep beni konuşuyoruz. Ya sen? Konu ben değilim ki sensin. Peki, sen kimsin? Çoğu hatırlamak ve unutmaktan ibaret hayat, bir dost diyelim. Gerçek dost musun? Bilemem sen bileceksin. Anlıyorum. Sanmıyorum. Anlarız. Anlarsın belki.  

Olağanüstü bir sürece geçilmesi nedeniyle kurgu trenim ray değiştiriyor ve kendime mektuplar’dan devam ediyorum. Var mı bir itirazın? Yok. Kabul edilmiştir.

07/04/2020 -Passages de la quarantaine-

Geç mi yattım erkenden miydi yıllarca öncesiymiş gibi hatırlayamıyorum. Sabahın yedisinde gözlerim tekrar uyumaya niyetsiz açıldığına göre galiba erken uyumuş olabilirim. Aklımdan bir sürü düşünceler geçerken bir ihtimal uyurum çabalamalarım sürdü. En nihayeti debelenmelerime son vererek dikildim. Gidip elimi yüzümü yıkadım. Yazmayla okuma arasında kısa bir kararsızlıktan sonra okumaya koyuldum. Okuyucunun sabrı mı deneniyor, yazar becerisini mi sergiliyor gibi gereksiz bir söyleme kalkışıyorum şu an hala vazgeçebilecekken, kolayca nedeninin bu ikisi de olamayacağını, muhtemelen bir tarz meselesi olduğunu düşünebildiğim halde sırf cümlelerin uzun olduğuna işaret etmek, dikkat çekmek için,  gereksiz bir söylem bence evet. Yazım şeklini taklite de çalışıyorum aslında aynı anda. Bunu yapıyorum gözlemcilik, denemecilik gibi kuş tüyü bahanelerle içten içe bir vicdan azabı da duymuyorum. Çok tartışılacak bir yanı da yoktur aslında gerekli veya gereksizin. Her şeyin veya hiçbir şeyin bir anlamı olabilir, olmayabilir. Herhangi bir kesinlikten bahsedemiyoruz esasen. Zamanla her şey şekil değiştirebilir önemli olan ruhumuzun yansıması. Neyi önemsediğimiz olabilir önemli olan. Son zamanlar veya kimi zaman diyeyim, saçlarım gibi kısa kesmeye karar verdim cümlelerimi, her şeyi hatta. Sahile inmek gösterişli ve konforlu bir yoldan ne denli keyifli ise, eğer biliniyorsa belki biraz zahmetli veya kolay da olabilir, kestirme bir yol da kullanılabilir. Tarz, böyle bir şey işte tarz, sonuç sahildir zaten fakat bizler hepimiz, olmadı daraltalım biraz daha çoğumuz, amaçtan önceki aşamalara da sonuçmuş gibi muamele eder, anlamlar yükleriz, insanız, heyecanlı biraz, olabilir çok büyütülecek bir konu değil ama sonuç önemli daima. Hoş önemsemeyen onu bile önemsemez. Anlamak önemli oluyor bir noktada. Okuduklarım, evet uzundu cümleler fakat ya başından sonunu ya da başını kaçırdıysanız sonundan başını tahmin edebileceğiniz bir sihir var adeta. Yazarlar yaşamlarında ne denli suskun olsalar da yazılarında tam aksi akıyor, akıyor, hiç susmuyorlar. Bir saniyeden sonsuz, bir bakıştan yüz bin yıllık bir hüzün, bir damla göz yaşından okyanusa bir duygu seli bağlıyorlar, inanılmazlar. Okurken hep başka şeyler düşünüyordum, başka şeyler düşünmekten kendimi alamıyordum. Çağrışımların doruğunda okuduklarımı az çok anlar halde hatta onları derhal anılarıma tahvil ederek epey bir zaman geçmiş. O zaman zarfında mesela o balık geliyor aklıma, adada yakalamama ramak kala. Dalgalı bir günüydü denizin, arkadaşımla iki kafadar kıyıdan, plaj aynı zamanda ama akşam ve biraz sert hava kimse yok tabi ortalıkta, iptidai bir oltayı attım suya, gören güler, duyan inanmaz, değil bir balık, yosun takılmaz ucuna. Vallahi takıldı, nasıl oldu bilmiyorum kolum kadar kocaman bir balık güzeli balıktı, beni de içeri almaklıktı. Bir at gibi kaldırdı başını dalgaların arasından güleçti yüzü, çektikçe kendime misinayı o da çekti beni kendine, yürüdüğümü hatırlıyorum peşi sıra sahilde. Sonra zorlukla çekip ipi yaklaştırdım balığı kendime, bir an kıyamadım onu esir etmeye, bu düşüncenin düşmesiyle aklıma balığın sıyırıp kendini misinanın ucundan kaçması bir oldu. Birkaç seyirci türemişti hemen orada, çok vah tüh ettim ama içimden sevindiğimi çok net hatırlıyorum. Sabah aklıma gelince yine sevindim nedense o balığı güleç yüzüyle denizine dönerken hatırlamak daha güzel geldi bana, bir yandan da hayatı kaçırmak mı elinden acaba gibi hani?  Bilmiyorum ama sanırım değil, kaçan, yakalanan nedir ki? Neyi önemsediğimiz olabilir önemli olan, mutlu eden. Eve dönünce pek taze, toy şaşkınlığımızla herkese anlattık arkadaşımla birbirimizi onaylayıp hatta katlayarak, kollarımızı göstererek, nah işte bu kadardı, yok şu kadardı, şöyle silkelendi, peşinden sürükledi, sonunda kaçıp gitti. Laftan lafa geçmiş olmayım ama burada da mesela sonucun önemi yoktu, benim açımdan yani. Sonucun, balığın çekip gitmesinin önemi vardı benim için, istediğim buydu yani. Olan biteni gören, bilen olmadığı halde böyle bir şey yaşadığımıza yaklaşık olarak inanmakla  dahi büyük bir lütufta bulunan aile efradını balığın ebadına katiyen inandıramadığımızdan eminim. Oysa doğru söylüyorduk tallahi.  Belki de böyle bir olaya külliyen hiç inanmamış da olabilirler sabıkalarımız düşünülecek olursa. Rahmetli büyük babam günlerce hem güldü hem de herkese anlattı, kolunu gösterip ne kadardı sizin balık diye. Sabıka derken bir keresinde de yine başka bir akraba çocuğu ile birlikteyiz,  karışık bir dönemde mahsurlu bir muhite gitmemiz gerekmiş ailelerimiz ise göndermek istememişlerdi. İşimiz bitip de eve dönerken aklımıza evdekilere bir şaka yapmak geldi, kırmızı kalemle yüzlerimizin bir iki yerini boyayıp bol pamukla gözümüzü, kaşımızı bantladık, üzgün ve süzgün bir ifadeyle eve girdiğimizde ikimizin anneleri de direk oraya bayıldı. Fakat babalarımızdan biri hangisi şimdi tam hatırlamıyorum acemice yapılan kamuflajdan duruma hemen uyanıp, birden gülmemizle de iyice emin olup hadi oradan serseriler diyerek olayların daha fazla büyümesine engel olmuştu neyse ki. Bu gibi sabıkalar yani.

Böyle zor olacak. Şekil değişince farklı bir şekle geçtim, denedim yani fakat pek olmadı, aklıma da yatmamıştı. Her şeyi bir şeye bağlama istemimle yaptım bunu fakat dediğim gibi pek olmadı. Neyse olmuyorsa olmaz. Bir yol bulursam, aklıma gelirse yani, onu da denerim. Ama bugün saçmalamak istiyorum, dayanaksız tamamen rasgele yani. Hem böylece yazabiliyorum biraz, biraz da yazayım zaten, gevşeyim azcık, kaskas kasıla kasıla bir hal oldumdu, sahi iyi oldu bu biraz gerçekten. Nereye kayboldun sesin çıkmıyor bana mı özendin, kızdın mı yoksa? Yo kızmadım, sana da özenmedim, okuyorum, dinliyorum seni, güzeldi. Biraz değişik geldi yazdıkların, tarz olarak yani. Bence yazmalısın, diğer uğraşını bırak bir süre. Bak bana ne yapacağımı veya yapmayacağımı söylememeni hem tercih hem de rica ederim. Ben bile az sonra ne yapıp yapmayacağımı bilmiyor, bilmek de istemiyorum, hele şu ara kimse bir şey bilemiyor. Tamam, tartışacak değilim ne istersen öyle yap ayrıca haklısın da geri aldım lafımı. Anlaştık. İyi anlaşıyoruz. Diyorsun. Evet. Yağmurlar başladı severim. Biliyorum. Sığırcıklar yuva yapmış yağmur suyu borusunun çatıya bağlandığı yerdeki duvarın oyuğuna sanırım. Balkona çıkınca derinden bir çığırtı ya da çırpıntı duyar gibi oluyordum. Sonra çığlık çığlığa iki kara kuş önümdeki mavi satenden havayı makaslar gibi dalıp çıkıyor, deli deli hareketler, uçmalar, koşmalar. Zarar vermemden korkuyorlar sanırım, dostum diyorum anlamıyorlar, panik halleriyle bir şeyi anlayacakları da yok. Sığırcık dedim ama belki de başka bir şey bunlar ama emin gibiyim ta eskiden beri bildiğim sığırcık işte. Ama yok ya olmayabilir de. Çünkü serçe, güvercin, kumru, saksağan, karga başka kaldı mı yok, bunlar olmadığına göre geriye sığırcık kaldı işte. Pardon bir de çamurdan yuva yapan fıldırfış v kuyruklar vardı adları gelmiyor aklıma bir ihtimal onlar da olabilir bunlar, evet evet o cinsten galiba bak ya neydi adları, acayip bir işçilikle yaparlar yuvalarını, tatil yörelerinde çok rastlardım. Neydi? Akşamdan beri düşünüyordum kırlangıç ya tabi bunlar kırlangıç, sığırcık nereden çıktı anlamadım ki. Neyse ne kadar uzun durdum bunun üstünde. Nöbet geçiriyorum aslında sanırım, sayıklıyorum, öfkelendim kendime müthiş sinir oluyorum şu an, yok sakın yağ çekmeye kalkma istemem. Ben biliyorum, anladım dediğim ve anlamadığım o kadar çok şey var ki bunu şimdi esas acaip anlamış bulunmaktayım. Acayip anlamak ne demekse! Şimdi anlatmayacağım, istemiyorum fakat bu sinir olduğum davranışlarımı bugün burada tamamen bırakmaya karar vermiş bulunmaktayım evet. Yaşam biçimime, davranış biçime uymayan tuhaf bir dilim var, yağlı ballı, canımlı, cicimli bir uçuşmalar, kelebeksi kıpırtılar ne oluyor ulan? Yo hayır ben bu değilim, olamam. Aslında nereden geldiğini bildiğim bir hafiflik, cıvıklık da denilebilir, cidden iğreniyorum bu dilden şu an, söylemem dediğim halde söylemiş de bulunuyorum neye kızdığımı.  Olsun. Ne yapacağım belli değil demiştim.  Evet, inanılmaz sinirliyim kendime, sevmesin kimse beni ya, böyle bir isteğim, derdim mi var? Bildiğim yok ama de ki bilinç altıma yerleşmiş sinsi bir arzu bile olsa üstüne basarak  söylüyorum ki is-te-mi-yo-rum, kimse beni sevmesin, evet kimse böyle bir zorunlulukta kalmasın, daha doğal daha gerçek olsun ilişkiler, herşey, yalanı dolanı, yapmacıklığı bırakalım, bırakalım artık yeter. Kızdığım insanları, kaba saba bulduğum insanları, ağzını kırsan tek bir tatlı kelime sarfetmeyecek, sarfedemeyecek insanları, hatta sözünü ettiğim mana ile yakından uzaktan ilgisi bulunmayıp bu dediklerimin tozu aklının ucundan bir kez bile geçmemiş, yanlışlıkla bu cümlenin içine düşmüş net kötüleri bile anlama noktasına yakınım. Hepten anlamam mümkün olmasa bile böyle absürtlüklere bile yaklaşılabiliyor bir an.  Bir mertlik sorunu gibi veya bir korkaklık kokusu da alıyorum sanki davranış biçimimde ve bu çok kötü hissetmeme neden oluyor. Oysa ömür boyu dimdik, üç kuruşa tamahsız, hesapsız, eyvallahsız yaşamışsın yani  en azından hep öyle olduğunu düşünmüşsün e sonra? Sonra aşırı insan sevgisi mi diyim, ruhun yüksek bir aşağılık kompleksi veya kottan aşırı bir yükseklik mi, iyi insan olma mecburiyeti öğretisi mi diyim artık her ne haltsa,  bilemiyorum bir eziklik, bir mütevâzilik, bir aşırılıklar falan hadi git ya hadi paydos ve de nokta.

Daha iyiyim bugün. Bir karar almak güzeldir hem de kaçıncı kez alındığına bakılmaksızın. Benim anladığım manasıyla tabi, gidip şehri yakmaktan bahsetmiyorum. Birçok şeyin belirtisidir mesela bir başlangıcın, sonun, bir şey yapmanın, yapmamanın, bir yere, yerlere gitmek veya gitmemenin. Aslında karar almak güzel fakat madem alınmaya değer uygulamak lazım. Sürekli karar aşamasında kalıp icraata geçirememekse sıkıntılı bir durum. Gideceğim, geleceğim, yapacağım, şu geçsin de halledeceğim, bahar olsun da, borcum bitsin de, güz gelsin de, de, da,  inşallah, maşallah ve hep cemcam aşaması, olmuyor, kararlısın ama olmuyor öyle cidden.  Ne istiyorsun şunu, ne yapman gerekiyor bunu, e neyi bekliyorsun o halde, hep bahane, ya sandığın kadar çok istemiyorsun ya da sadece lakırdısı hoşuna gidiyor benim gibi, bir gün yapabilme hazcısısın resmen yani. Yazıp dururum böyle sayfalarca günlerce, yıllarca bir huy, saplantı gibi yazar dururum niyeyse, sanki bir işe yarayacak. Bu günlerin ilk zaman pek fark edemediğim esaret baskısı strese dönüşmeye ve sabrı tüketmeye başlamış olmalı ki öfkelenmeye, başta kendime sonra hemen herkese saydırmaya başladım iki gündür. Ne kadar haklıyım veya ne kadar haksızım, yanılıyorum yok yanılmıyorum böyle bir hesaba girecek değilim. Ama kızıyorum bir hayli, aklıma gelenlere, olanlara, bitenlere birçok şeye veya her şeye kızıyorum. En çok da dünya duruşuma, bende yıllar yılı hatta kendimi bildim bileli var olagelen, bir türlü engelleyemediğim veya engellemek istemediğim de olabilir, tabiatımda kabuk bağlamış, bir eli yağda bir eli balda bir diktatör gibi hüküm süren her şeye herkese karşı takındığım genel suçlu psikolojime. Yine döndük düne evet iki gündür bu noktadayım, takıldım kaldım.      

09/04/2020 -Passages de la quarantaine-

Genelde olumsuzlukları, öfkeyi kolaycacık, bak şimdi olsa yerdik valla karnıyarık, pilavla cacık. Neyse devam edeyim, öfkeyi kolaycacık bertaraf eden bana bahşedildiğini düşündüğüm, hüsnükuruntu da olabilir,  şahsıma münhasır uysallık, yatıştırıcılık gibi tamamı renkli, orijinal, alt yazılı ve anamın iyi niyet orlonlarıyla örülmüş oklava kılıfı olgularım eter gibi uçup gitti, her yana, içime işleyen kokusu gitmiyor bir türlü. Ne yana dönsem, kapasam gözlerimi mektebin koridorlarında  saflığım keskin eter, üstüne tentürtiyot, çocukluktaki yakan cinsinden, pek beter, kokteyl var, kokteyl buyrun sınıfa, üzümle, incir de var, biraz kuru, yerli malı haftasından kalma. İzi dahi yok yaralarım içten kanıyor, yanıyor, heyhat, geç idraklerim nüksediyor bedenimde. Bu sefer diyorum son kez, kaçıncı kere ama bu sefer diyorum son kez yine.. Pek de doğru olmayacak bu depresiflerimi hepten şu mapus günlerinin sırtına yüklemek, öyleyse nedendir bu feryat figan, bu savruluş niye? Susma konuş diye karşılasaydı keşke güzeller güzeli temsili Nightingale ablamızın, sanırım hastane yerine yanlış adrese teslim fotoğrafı daha ilk günden okulun girişinde. Söz dinler nesildik sustuk kocaman,  tabi kendi namıma mesela binlerce sayfa yazmışım –reklamlar- susmuş halimiz bu ise konuşmamamız gayet yerinde. Hülasa işte bu yüzden söyleyemedim ‘selamımı almadın arkadaş çok içerledim işledi ciğerime, canın sağ olsun kim bilir haklısındır belki de’ diyemedim ama yazdım işte… Hem çok merak ettim, korktum ne yalan başına bir hal mi geldi acep diye hem de aramadım, sormadım tabi diye yürüdüm kendime mutat suçlu psikolojimle. Böyle kırık ve kederlere gark iken oradan yazmış arkadaş ‘markette idim görmedim mesajını senden naber’, meğer boşu boşuna çalkalanıp ayran olmuşum hiç gereksiz bir vehimle, nasıl sevindim çaktırmadan aman bu ne kadar da iyi bir haber.  Sonra dedim kendi kendime, ilahi ben pek bi hoşum, hala biraz boşum, heyecanlı, panik, atak, incecikten bir yol, serçecikten saf, naif bir kuşum.    

14/04/2020- Passages de la quarantaine-

Ütülü beyaz yakası siyah önlüğümün çc-çocukluk cumhuriyeti’nin masumiyet timsali şanlı bir bayrak olarak dalgalanırken ümükte koşuyorum okulun bahçesinde, kimi narin bir  kelebek ile kovalamaca halinde, kimi karıncaların izinde. Pembe tebeşirler tozlaşıyor açık penceresinden sınıfın. Ders: yazıyor tahtanın en üst sol köşesinde,  sonra öğretmenim dünyanın en kusursuz fiziği ve en güzel sesi ile kip çekiyor, dili geçiyor, dı, di, du, dü, tı, ti, tu, tü, ah hep anlatsa gözlerimin içine içine.  El yazısı inci gibi kıvrıla kıvrıla yüzüyor kara tahtanın sakin sularında güzel Türkçe’miz mest, bakışı, gülüşü, duruşu içlerimize işliyor hepsi bize jest.  Mevsim bahar, tabi biraz dışarıda akıllar, bir de başlayınca uğultular anlık bir illüzyonla bambaşka bir yüz sınıfa döner öyle bir bakar, öyle bir bağırır ki ve bitirir sözünü ‘aylaklar tüüü’ diye,  hepimizin başı önünde hadi kolaysa şimdi bak gözlerinin içine içine. Okul çıkışı yeni asfalt dökülmüş koşarken düştüm dizlerimin üstüne, çok acıdı, ziftle kan ve gözlerimde yaşlar karıştı hepsi birbirine, koşup eve saklandım eteğine, ah benim canım anam sardı sarmaladı çabucak iyileşip kabuk bağladı yaram. Azcık uyusam derken nerelere gidip geldim yine, yok canım zaten uyumayım daha koskoca bir gece var önümüzde, nereye kadar bu fotokopiden aynısının tıpkısı günler, ya sabır ya selamet,  buna da şükür elbette. Ekmek mi yapsak, fal mı baksak, hele bir dışarıyı teftişe çıkayım balkona önce. Kediye bak kediye nasıl da aldırmadan yürüyor üç köpeğe, sanırsınız dördüncü okeye, dostluk almış yürümüş vay. Ortalık adeta kuş cenneti, süzüm süzüm süzülenler, çimenlere yayılanlar, roof’da parti, türlü, nefis melodiler familyadan halk konserleri, ‘sizi uzaktan sevmek aşkların en güzeli’ der gibiler. Sonra arada derin sessizlikler.  İnsanlar çekildi, sokaklar, parklar, havayla cıva hepsi, her şey kaldı dostlara. O sıra gak deyip bir karga geçti önümden, ağacın en tepesinden bana en yakın daldan bir saksağan öttü iki hece, neler oluyor der gibi baktı gözlerime. Anlatacaktım, düşündüm ne gerek var şimdi canını sıkmayım, iyilik sağlık dedim ne olsun işte.

13/04/2020 -Passages de la quarantaine-

Ve merhaba. Durup dururken nereden çıktı bu selam faslı? Saadete açılacağını öngördüğüm yeni bir devre hevesli bir başlangıç kelamı olarak çıktı. Arayışlar neticesi gökten kafanıza bir elma düşer veya bir ışık çakar beyninizde,  aklınızı başınıza getiren bir algıdır derhal onaylanır nezdinizde, onun gibi bir şey. Bahçede salkım söğüdün filizleri yürüyor dallarında çıtır pıtır tazecikler.  Önce bir kuş uyanıyor, sonra her biri bir diğerini uyandırıyor, hepsi uyanınca sabah olmuş oluyor neticede. Büyüyüp gidiyor işler böylelikle. Tekrar tekrar keşfi gibi kıtanın farklı açılardan, farklı dalga boyu kıpırtılarla ama her seferinde ilk görüş hayranlığıyla karşılanıyor bahar. Neyi, niye anlatıyorum? Açıkçası çok fazla tartıp düşünmek istemiyorum. Civarında gezindiğimin farkındayım, her şey birbirine bağlı görünmez bir iple, ne söylesem bana uygun düşecek, eksenim dışlamayacak biliyorum. Şu an benim için her şey hoşluğun epeyce ötesinde, rahat ve ileri bir medeniyete geçmiş gibi hissediyorum. Evreka, evreka hayatın bedenime battığı yerlerden ruhumun acıyı ortadan kaldırma kuvvetini,  onların hepsini teker teker bünyemden söküp atma gücünü keşfettim. Sadareti daim sürer, bir balon gibi sönüp gitmez, asılsız çıkmaz umarım bu buluşum. Ama hayır çıkmaz neden çıksın, okudum, güldüm, biraz düşündüm, sonra emin oldum, buldum sonunda yani. Gülmek, evet kırmadan gülmek, hani şu kaç kez bulup tekrar tekrar kaybettiğimiz veya bir yerlerde unuttuğumuz tespih, küpe gibi sevdiğimiz değerli bir iksir. İzahta mizahı yakalamak, bir dalgıç gibi dala çıka, araştırmacı misali  araştıra karıştıra, hayatın gözünden sürmeyi çala çırpa veya çok daha makbulü kolayca. Şımarmak değil fakat tiye almak, eğlenmek biraz da, ondan bahsediyorum. Gam yükünün kervanı olmaktan bıkmadık mı? Şu gülmeyi çoğaltsak adamakıllı diyorum meylimiz var, zemin de iyi, dalgamızı geçsek birazcık her şeyle, artık pek sallanmaz dediğimiz dünya görüşlerimizi oynatsak yerinden, içlerimizdeki fili kıpırdatsak, evrensel bir refleksin dayanılmaz hafifliği ve hoşgörüsüyle tazelenip, öyle uzun boylu değil yani bir kat daha çıkmaya falan da gerek yok, yalnızca yeni bir bakışcık katabilsek  zihinlerimize. Ve desek ki; savulun ciddiye aldığımız, dert ettiğimiz, bizleri üzen, kendimiz dahil her şey nanik, dalgamızı  geçiyoruz  sizinle. -fin-

Karıştı evet kendime mektuplar bodoslama giriverdi karıştı hikâyeye. Sorun değil dükkân benim değil mi, her şey benim yazılanlar yani, karışsın varsın, hepsi bana çıkar, civarıma çıkar nasıl olsa, karışsın varsın, ayıklamayacağım. Her fırsatta sımsıkı tuttuğum rengârenk eteğinde kurulan lünaparkın salıncaklarında öğrendim uçmayı, kaçmayı dünyadan. Hiçbir şeyi don lastiği gibi uzatmak iyi bir şey değil.  Gereksiz laf çok lüzumsuz israf. İyilik ve kötülük tanımı dünyanın en zor işi ama ilk şartın risk alma gerekliliği olduğu kesin sonrası içinse etkileşimleri irdeleyen adil, düzgün işleyen bir mantığa ihtiyaç var o da karaborsa. Etkileşimler çok karışık ama neredeyse her şey demek. Çoğu şey tanımlanamıyor veya duruma göre değişiyor tanımlar. Herkes ihtiyacının peşinde, kimi paranın, kimi bilginin bunun gibi. Bazıları soruyor, bazıları kabulleniyor. Fıkaralık herkese nasip olmaz. İlla da bir şey olacağım diye uğraşmak olamamanın garantisi gibi. Sırnaşıklar işini hallediyor. İstediğin kadar çalış limanda, demir atmakla yatmak aynı çoğu. Mamafih lazım olursan her yerde bulurlar. Epeyce yaş almak yaş iş. Toprakla oynaşmak lazım çoban salatası yapacak kadar yetiştir, sağlam zeytin yağın daima bulunsun, limonu manavdan al zordur, limon mutlaka bulunmalı ama salataya sirke koy. Sirkeyi kendin yap, peyniri de. Zeytinyağı çok önemli sabah aç karna en az yarım fincan iç zararı yok faydası çok. Ekmeğini de kendin yap ama çok az ye. Hamur işlerinin alasını bil ama yapma yada çok nadir yap ve ye. Şekeri unut. Az meyve, biraz daha fazla, kuru üzüm, incir, gün kurusu ye. Ceviz, fındık, badem çiğ olacak ama birazdan fazla ye.  Hoşuna gitmeyen insanı idare edeceğim diye falan uğraşma direk görüşme gerekirse görüşmeyeceğini de söyle oyalamasın. Yalan söyleme sakın, pembesi, beyazı olmaz yalanın. Yapamayacağın konuda asla umut verme. Kimsenin umudunu kırma. Yolcuyu yolundan, niyetliyi niyetinden etme. Muntazamsan sallapatiden sallapatiysen muntazamdan uzak dur.

Değiştir rayrayray vayvayvay.

15/04/2020 -Passages de la quarantaine-

Yaptığımız herhangi bir şeyin görülen yani basit, bilindik veya görünmeyen yani bilemediğimiz ama bilincimizde yer etmiş bir nedeni oluyor genelde.  Bir sürü başka nedenler de var tabi fakat burada temel nedenden söz ediyorum. Neden işe gidiyoruz mesela? Gayet kolay bir soru, hemen cevap: para kazanmak için. Neden para kazanıyoruz mesela? Çok basit, yaşamak için. Neden yaşıyoruz peki? Burada duraksıyorum, bu soru anlatmak istediğimi zora sokacak oysa ben işleri biraz kolaylaştırmak istiyordum. Neyse kurgusuz doğaç geldim öyle de ilerleyim, bakalım bir yerlere varabilecek miyiz? Dört kişilik minik bir anket yapacağım,  sonucu ben de merak ediyorum.

Dördüncü kişiyi ayrı tutarsam ilk iki soruya verilen cevaplar çabucak, tereddütsüz aynı, üçüncü soruda durma, düşünme, azcık zorlanma, açıklamalara girmeler falan. Neticede neden yaşıyoruz sorusuna verilen cevaplar şöyleydi, birinci kişi doğduğumuz için, ikinci kişi yaşamayı sevdiğimiz için, üçüncü kişi ise içgüdüsel dedi. Hepsi aynı bahçeye çıkıyor gibi geldi bana. Şimdi farklı dördüncüye bakalım. Verdiği yanıtlar ilk anda beni şaşırtmış olsa da dört kişiden birinin diğerlerinden farklı olması çok da olamayacak bir şey değil hatta normali bu belki. Neden işe gidiyoruza kafayı yememek için deyince şartlanmam geri tepti, malum para kazanmak için diyeceğinden neredeyse eminiz ama demedi, ikinci soruya geçme ayarım şaşsa da zar zor çevirerek sordum, neden kafayı yeriz? Cevap: işsizlikten, hayda, kısır döngüye bağlayıverdi fakat mantıklı da. Beklenmedik cevaplarla sorular arasındaki bağ kopmuştu, yine de tamamlamak istedim, neden yaşarız? Durdu, az zorlanır gibi oldu, yaptığımız işle anılmak için dedi. E bu da güzel. Sonuç olarak neyi niçin yaptığımız önemli ama neden yaşarız sorusu biraz kazık galiba. Örneklemi genişletsek sonuç ne olur bilemem, ben sadece ufak bir deney yapmak istedim, daha derinleri filozofların konusu, epeyce de uğraşmışlar milattan öncelerden beri sağ olsunlar, şöyle bir bakıyoruz hepsi birbirinden haklı, insanlık aynı, değişen sadece pencerelerle etkileşimler gibi. Ben aslında buralara bambaşka bir şey düşünürken geldim, kitap okuyordum, bir hikâyeye başlıyorsunuz nerelere gidecek, nelerle karşılaşacaksınız bilemiyorsunuz,  sıradan veya sürprizlerle dolu bir maceraya atılmış oluyorsunuz. Okurken birden şu soru takıldı aklıma, ben bunu neden okuyorum? Soru hoşuma gitti hakikaten neden okuyordum,  neden okuyarak geçireceğim şu önümdeki zaman dilimini şansa veya yazarın keyfine bırakıyorum? Gayriihtiyari hemen cevap verebildim buna. Kafamdaki sorunun cevabını arıyorum ondan okuyordum, evet bu çok açık. Az sonra veya daha ilerde yahut bir sonra, bir zaman, bir yerlerde sorular illaki cevaplanacaktı. Yaşam sürdükçe sorular ve arayışların biteceği de yok sanırım. Neyi niçin yaptığımdan emin olunca tazelenen bir şevk ve bu kez daha büyük bir ilgiyle okumaya devam ettim. Yaşamak da benzer bir heyecan. Hayatsa, bir ucu elimizde olan bir çilenin ilerledikçe kimi kontrolümüzden çıkarak karışan, çoğalan düğümlerini çözerek sonunda öbür ucunu da yakalamaya çalışma gayretimizden ibaret sanki.

Bu sabah yağmur var. ‘Çocukluğumun onbeş gün yaz tatillerinin en az on günü pansiyonda pişpirik garantili o şirin kasabadan beri çok severim bu Karadeniz havalarını, dalgalar önümüzdeki çarşıyı yutar, yüzme bilmeyenler bocalardı’ dedim, sonra bir kez daha tekerleyince çocuklar biraz tuhaf,  baktılar. Ben de azcık anlattım. Gerçekten de bir keresinde orta yaş üstü bir karı koca, kafalarda biri hasır, diğeri asortik bir şapka. Serdiler örtüleri kumlara, açtılar şemsiyeyi, açtılar el radyosundan inleyen nağmeleri, hava mutedil, gazete, mecmua, fotoroman, çekirdek, fındık falan fıstık, termosta çay, güneş yağı ve kremler. Sayamadım dahasını, neler neler ne varsa hepsi döküldü ortalığa, bir saat sürmüştür bu hazırlık, yabancısınız bunu anladık fakat plajda başka hiç kimse yok bu nasıl bir saflık? Derken bir kapar hava, bir şimşek bir fırtına, boş durur mu deniz, dalga üç metre havada, a o da ne bizimkiler yok ortada. Eyvahhh, nice sonra göründüler, kadın ciyaklar, adam emekler, aldı gitti deniz ne varsa,  canlarını zor kurtardılar, ne caka kaldı ne de fiyaka.

Karıştı dedim ya. Düzeltmeye uğraşmayacağım anlayıverin veya dağınık kalsın. Her an her yanını çekiştirip düzelttiğim hayat beni fena bozdu şu an bunu protesto ediyor olabilirim. Bir işi başarmak çok güzel fakat daha safiyane olan o işe adanmak, bulanmak. Çok muvaffak dahi olamayabilirsiniz, tabi komik de olmamak şartıyla, ne şartı ya böyle bir şartta yok gerçekte hepsi kişiyi bağlayan şeyler, neyse öylesine tutkuyla girişmişsinizdir ki bir işe bu değerlidir yani.

Direksiyonu toparlamaya çalışıyorum. Burada bir hikâyeye niyetlenmiş yol alıyordum aslında neyse. Olacak. Bir köprüyle bağlantıyı yaparız sanırım, şöyle eski zaman köprülerinden, sarı taşlardan olabilir. Çok seversek geçmez, altından seyrederiz veya istersek geçer yolumuza devam ederiz. Sancı uyutmuyor. Düzeltmeler bitmiyor. Düzeltmeci evet böyle bir meslek olsa gerek işgüzarlık gibi bişey. İşgüzarlar olmasa iş olmazdı belki dünyada. Bay yazar anlaşılmak istememecesine yazar, yazmış yani, ağrılarımı artırdı. Sütün taşması gibi ocakta ama kaşla göz arası da değil sayfalarca yazar bay yazar. Kabardıkça kabarıyor, anlattıkça anlatıyor. Sanki her şeyi anlatıyor veya hiçbir şeyi anlatıyor. Birçokluk içinde bir yokluğu mu anlatıyor, ne yapmaya çalışıyor? Bu kadar uzun? Neden? Ben mi anlayamıyorum? Bir anlayanı bulmam gerek, sormam gerek. Her şey zamanlı karşılaşıyor belki.  Sadece kendime bir hikâye düşünürken rastlamam bir tesadüf olabilir mi? Ne tesadüf ama. Hepsinin bir anlamı mı var acaba? Bir kendimce dili peşindeyken, yeni harfler, kelimeleri ben yapmak isterken buyrun alın bana bay yazar, durmadan yazar, ne yazar? Az kaldı kitap, ne olur bitsin artık, zorlanıyorum, dayanamıyorum hatta, az kaldı ama bitip tükenmiyor, bir solukta sona gelemiyorum. Kovaladıkça son kaçıyor hala bildiğini okuyor, yazıyor yani bay yazar. Bir şey olmalı, bir yere bağlamalı yoksa bunca zaman, ızdıraplı, bir küfür de edebilirim en nihayetinde. Ne mecburiyetim var bunca kafa yorgunluğum bana yeter, yok yetmez  albaşınaişgibigillerdenbirkitap. Bitecek az kaldı. Geçecek ağrılarım. Kurtulacağım, yakamı sıyıracağım ondan yakında. Buhran geçiriyordu belki. Ya da bunu planladı belki de, ağına düşürmeyi, bitirmeyi önce sonra da tekrar diriltmeyi. Bunu yaparken hiçbir kanıt bırakmadı. Hem noktası virgülüne içini, aklını ne varsa boşaltacak,  hem de tam anlaşılmayacak, tabi ya kendi biliyor nasıl olsa, başkaları da artık ne alırsa. Canımı çıkarttınız, sararıp, soldurdunuz, kızarttınız ama sonuçta beni yakmadınız, bana kattınız, ben artık biraz da siz oldum galiba sağ olun var olun sayın hocam, bay yazar. Okul gibi bunlar. Bir gün benim de bir sürü gözlerim olsa, akıllarım, çocuklarım, gençlerim, kadınlarım, insanlarım olsa. Düşündürsem, uyandırsam. Olacak. Kuşlar orkestrası başladı günü ağartmaya. Köprü bitti gibi, proje imarlı, kural, kaide hepsi kafadan tasarlı, harç, yapı, inşaat tamam. Bir kahve içebilirim.       

Olacak. Sayılar bir ileri bir geri. Parantezler az öteden biraz beriden ama hepsi hesaplı nizami. Biliyorsun ne kadar çok bildiğimi. Biliyorum. Ne kadar yakınım o şeye, her şeye biliyorsun. Biliyorum. Ne kadar çok şey biliyorsun. Görüyorum, şahidim. Ne güzel yalnız değilim sen varsın, dağ gibisin, su gibisin. Fakat bazen o şeye, her şeye bu kadar yakınken, gittikçe daha, daha yaklaşırken ve haliyle de hızlanırken rayımdan çıkıverecek, savrulup çok, çok uzaklaşıverecek gibi de oluyorum. De da yani, bilemiyorum. Hayır, biliyorum, bilmediğim bir şey kalsın istemiyorum geride. Ben bilmeyeceğim de kim bilecek? Sen bilirsin. Dalgamı geçtin sen benimle? Hayır gerçek fikrim en iyi sen bilirsin. Güzel, doğru ben bilirim, ben bulurum, ben karar veririm, ben, ben, ben. Ya sen? Biliyorsun. Biliyorum evet. Hiçbir karşılaşma rastgele değil. Tesadüfler etkileşimler neticesi. Benzeşmeler ne çok, hep mi böyledir? Ne çok durduk köprüde, tamam anladık sanat eseri, hadi geçelim artık. Geçtik. Fakat bir kez daha son kez belki kitaba dönmem gerekiyor. Zira bu sabah bitti. Okumam gerekiyordu okudum bitti oh. Daha önce birkaç kez başlayıp devam edemememin de bir anlamı varmış. Herşeyin bir anlamı var. Herkesin gül gibi işleri bozuldu. Herkes kocadı, hastalandı, öldü hatta. Bay yazardan devam etmeliyim ama şimdi olmaz, sağlığım düzelince, cesaretimi topladığım bir zaman, sonra. Tavsiye edemiyorum mesela kızıma mutlaka oku diye, niye, üzülmesin, yorulmasın diye. Neyse şimdi karşıya geçtik, geçmişte kalır r’si son kelimenin son harfi bile.          

Olacak.

Günler sonra.  Olmuyor. Teslim mi yani? Pes mi ediyorsun? Hayır. O halde? Bilmiyorum. Neyi bilmiyorsun? Her şeyi, ne yapacağımı, ne olacağını, ne yapmam gerek? Bırak bir müddet her şeyi. Onu da çokça deniyorum son zamanlar. Bırak evet ne olursa olsun, ne olabilir? Ne bileyim ben, soru sorup durma, ne olursa olsun. Kızma. Direktif verme. Sakin ol. Bak ben ne diyorum sen konuşuyorsun, akıl verip durma. Sesli düşünelim diye şey ettim. Etme, düşünmeyelim. Uykum kaçtı, yazıyorum işte, yine en iyisi bu, dön dolaş yaz, yaz nereye kadar? Köpekler havlıyor. Kolum ağrıyor, basur azgın bir canavar gibi ne berbat durumlar. Bayılıp sayıklasam yeri ben hala direniyorum. Neden bu kadar direniyorsun? Hasta, düşkün olmak istemiyorum. Kim ister? Ben ne bileyim kim ister ya soru sorma dedik. Çok sinirlisin. Evet. Ömürlük sakinliğimin çatlattıklarının  nazarı kesin. Terbiyesiz kıskançlar. Yatacağım.

Günler sonra. Daha iyiyim. Yazamadım. Elim varmadı. İstemedim. Evet, daha iyiyim. Korkma konuşabilirsin veya susabilirsin fark etmez. Ne yazacağım ki, bir an geliyor duruyor insan. Duracağımdan değil aslında susmam, doluyum tıka basa lakin yaz yaz nereye kadar dedim ya. Yeni çıktı bu kafanı sallamak? İdare mi ediyorsun beni, çok kırıldın anlaşılan. Yoo diyorsun öyle olsun bakalım. Sıkılıyorum bu günlerde yine, bir tuhafım, babamı aramamışım gibi suçlu, bir sürü yapmam gereken varken hiç bir şey yapmamak gibi. Belki de yorgunum çok yorgun, konuşmaya bile güç bulamıyorum. Bir söze başlıyor sonunu getiremiyorum kimi. Şöyle bir silkelenmek, dimdik dikilip, güçlü hissetmek istiyorum. Çok güçlü. Neyse sonra görüşürüz.  

O. Ağabey ne anlatıyorsun sen? Seni anlayabilen sanırım herşeyi anlar. Çok karışıksın ya da değişik öyle bir şey. Bir tiryakilik gibisin aynı zamanda. O akla zarar kitabından sonra okuyamayacağım bir müddet derken tekrar senden devam etmek sence de ilginç değil mi? Dikkatle okumaya çalışıyorum anlar gibi oluyorum tam, sanki öyle olunca tekrar kafamı karıştırmaya çalışıyorsun. Senle ben azcık benziyoruz sanki. Burada da var ya bir arkadaş bir darılır bir barışırız hani, buralarda bir yerde olmalı kesin beni izliyordur bir köşede, karışır durur herşeyime. Kimi içimin bakarsın dışımın sesi, her neyse işte ben-o ya da o-ben falan filan sen daha iyi anlarsın ya bu işlerden. Çünkü sürekli böyle bir diyologdasın, kendi kendine konuşup yazıyorsun. Biri geliyor, o sıra başka bir konuya geçiyorsun, tekrar kaldığın yerden devam ediyor, yine içinden sorup cevaplıyorsun, falan, falan. Abi onca isimler gerçek mi? Dün lubnatsi’deydim  bugün aynok’da kuş misali insan. Böyle avucumun içinde dünya yuvarlanıp gidiyorum ben de. Yeni yerler yattığım, oturduğum yerden iki arada bir derede gitmeler gelmeler. Günlerce, hatta aylarca git gel, telefonla sor nihayet evrak hazır, hazırlayan izinli fakat gayet iyi karşıladıydı müdür sağ olsun. Size veremeyiz kargoyla ulaşır elinize birkaç güne dedi. Peki efendimler, işiniz de ne kadar zorlar, sormayınlar, sizin için çalışıyoruzlar, sonra veda faslı, müteşekkiriz, iyi günler efendim, saygılar beyefendi, güle güle derken bir telefon pos bıyık, hata ben de tabi daha çıkmadan makamdan açmış bulundum telefonu. Al al elden al kardeşim neden vermiyorlar alsana işte bir fotokopisini al bari. Şey -birbirlerine duyurmaya çalışarak- şey efendim müdür bey şey dedi, dedi ki… kargo, gelecek bir iki gü.. Oradan gürledi müdür bey, kardeşim ne laf anlamaz adamlarsınız, veremeyiz dedik ya, birden bu yüzseksen derece dönüş, onca kibar sohbetimiz eyvah, bana değil aslında pos bıyığa bu laflar ben biliyorum ama kim neyi ne kadar biliyor çok emin değilim, patronları pek sevmediği kesin müdür beyin. Yediğim okkalı zılgıta naklen şahit olan pos bıyık hiç bir ihmalimin olmadığından emin bir şekilde lütfedip tamam bırak kargoyla gelsin madem dedi. Az şaşkın, biraz kırık, doğrusunu söylemek gerekirse biraz da içimden olanlara gülerek asansörle şimdi pek hatırlamıyorum belki de merdivenlerden  inerek giriş kapısına ulaşmaya çalışıyordum. O sıra gözüme mi ilişti, aklıma mı geldi bilmiyorum genel evrakta buldum kendimi. Güler yüzlü memurlar, gayet kibarlar, yukarıda yediğim sopanın etkisiyle iyicene kibarlaşarak ki ben kibarlandıkça onlar da bana ziyadesiyle koro halinde eşlik ediyorlar adeta. Uzatmayalım, dedim falanca firmasından filanca burada bir evrağımız olacak acaba, şey yani bir fotokopya… Tabi ki beyefendi hemen bakalım efendim, felanca firması demiştiniz heh burada danışman firmanızın yetkilisine teslim edilmek üzere burada bekliyor bi saniye kendisine ulaşıp bilgilendirir size verebiliriz evrağı. Yooo yo istemem aman şey yani ben sizin işleyişinizi bozmayım bir fotokopi yeter bana. Yok efendim arıyorum hemen bilmemkim beyi.. vallahi zahmet etmeyin fotokopi yeter bana, bir fotoko… heh ulaştım selam kelam sonra aynen şöyle devam ediyor evrağın en yetkilisi sanırım, aynı zamanda en kibarı burada falancadan filance bey var evrağı abimize teslim ediyorum tabi tabi sizin için bir fotokopi alıyorum. Buyurun beyefendi, çok teşekkür ederim, çok zahmetler, yok efendim ne zahmeti hoşçakalın saygılar, hürmetler. İçimden umarım müdür beyin bundan haberi olmaz diyerek terlemiş vaziyette bahçeye dar attım kendimi, esas evrak elimde gözümü kendisinden alamıyorum, azbuz bir iş değil hani, sonra doğru şirkete. Pos bıyığın odasına dalıp belgeyi vakurla önüne masasına bıraktım. Bir evrağa baktı bir bana, bir bağlantı kuramadı sanırım, artık ne düşündü bilemem, yüzünde en ufak bir heyecan veya şaşkınlık belirtisi olmaksızın önündekini okumaya koyuldu. Bense, malüm şahit olduğunuz gibi müdürün dayağına mazhar olduktan sonra aşağıda evrağa uğradığımı söyleyerek, haliyle bir miktar takdirle alaka beklemekle beraber gitgide sanki bir suç işlemişçesine durumu izah etmeye çalışıyordum. Ne bir kelime ne de bir mimik yok, ben ne anlatıyor hatta saçmalıyordum, izahatimden müthiş sıkkın hemen odadan çıktım. Öyle ya aldım de at evrağı önüne o sorsun ne soracaksa, çok sinir oldum kendime. Bunun gibi pek çok olamayacak şeyi oldurtmuştum ama sonuçta yine olmadı. Bir küs bir barışık çocuklar. Çok çocuklar, alıngan, öfkeli, sabırsızlar. İyi miyim? Yok ya değilim.  Beğenmiyorum halini, vay dostum gelsene, ne bu saç sakal karman çormansın. Öyle. Yapma böyle niye ki? Bi şey yapmıyorum işte bıraktım sonunda. Bırakma. Peki. Hatırlıyor musun siramram’da o yaz nasıldı? Dayının mekâna kurmuştuk R. ile minik çadırı. Sonra o iki hatun gelmiş dayının barakalarındandan birini kiralamışlardı. O kadar çok genç biraradaydık ki T.’nin bana düşeceği aklımın ucundan geçmeyen ümitsiz bir dilekti ilk anda sadece. Fakat mucize kabilinden bir sürü yakışıklıya rağmen bana yaklaştı o su gibi fıstık, hızlı çekim yakınlaştık, daha ilk geceden R.’yi çadırda hayalleriyle başbaşa bırakıp T. ile birlikte kalmaya başladım. T.’nin arkadaşı da, şimdi adını unuttum, benim R.’ye düşse işler tam olacaktı ama olmadı,  o oradaki gruptan B. ile yakınlaştı. Rüya olmalıydı tamamı hatta rüyadan öte bir gerçek. Bütün gün yüzüyor, yiyip içiyor, gece olunca gazinoya gidip kumar oynuyorduk. Ben her zamanki gibi kirazlara, çanlara fazla kaptırınca beni toparlıyor tekrar dayının barda soluğu alıyor mandalina kokulu cin toniklerimizi yudumluyor,  acıkınca sucuk ekmeğe yumuluyor sonra fonda murdob murdob sarmaş dolaş dans ediyorduk. Dayının mekânında konuçlanmış bütün delikanlılar hatta R. birkaç günlük beraberliğimize rağmen hala kızı nasıl kaptığıma bir türlü akıl erdiremiyor son bir ümitle ona ufak tefek kurlarla yoklama ve girişimlerde bulunuyorlardı fakat atı alan yolu tutmuştu, T. benle macerayı yakalamış ve bende kararlı görünüyordu, bundan alası yoktu ve cidden mutluyduk. Gururlu, epeyce mağrur dolaşıyordum, sanırım yürüyüşüm bile değişmişti. Gençliğin sihirli hislerinin kuşatmasında arzuların doruğunda her gece uçtuk. Fakat sayılı günler tükenmiş T.’lerin tatili nihayetlenmişti. Otobüslerine zar zor yetiştiğimiz sabah birkaç dakika içinde daha önce hiç vakit bulamadığımız birçok şeyi yaptık. Adresler, telefonlar, bilekliğim, kulaklarındaki minik çiçekli küpeleri, birbirimize yazdığımız sırılsıklam aşk  notları, seviyorumlar, sensiz olamamlar, hiç ayrılmayalımlar, söz veriyorumlar, hatta son anda çantasından çıkan slipimle gülgülgülmeler, hepsi alınıp verildi, o kısacık zamana bütün bunlar sığdırıldı. Ve gittiler. Hemen özlediğim kokusunu duymak için barakaya koştuğumda komedinin üzerinde bir torba dolusu kumar jetonu bir hazine gibi duruyordu, torbaya iğnelediği bana yazılmış notunda ‘senin için biriktirdim ama bunlar bitince sakın oynama, kaptırma kendini, sadece bana kaptırabilirsin sevgilim, seni seviyorum’. Evet, ona feci aşık olmuştum. Bir müddet hararetle mektuplaştık. Sonraları bana bebeğimiz için çok üzüldüğünü fakat ne kadar acı çekse de gereğini yapmak zorunda kaldığını anlattı. Çok üzüldüm, sarsıldım, neden haber vermedin dedim, beni üzmek istemediğini çektiği acının fiziksel değil manevi bir acı olduğunu söyledi, üzülme geçti dedi. Günlerce kendime gelemedim Yazışmalar sürerken epey zaman sonra, bir hafta sonuydu beni görmeye geldi. Akrabalarında kaldı ve sadece bir günümüz oldu onunla.  Birlikte yapabileceğimiz bir sürü şeyi o güne sığdırmaya çalıştık, onu gezdirdim biraz, hızlıca yemek yedik, bir miktar içtik, bize götürdüm sonra, hatta R.’yi bile atlamadı vefalı kızdı, görmek istedi çağırdık geldi hemen biraz oturduk, konuştuk. Ve o gün de bitti. T. benden büyüktü, dört-beş yaş olabilir emin değilim, çalışıyordu, annesini kaybettiklerini, babası ve kardeşiyle oturduklarını, evin annesi gibi bir rol üstlendiğini söylemişti. Sonra neden olmadı bilmiyorum. Fakat şimdi düşününce nasıl olacaktı ki? Ben o zaman üniversite 1. sınıftaydım, izdivaç falan aklımın ucundan bile geçemezdi. Sonra ihmalkârdım, yeterince ilgilenememiştim galiba, bir kez bile onu görmeye şehrine gitmemiştim de nice sonra atlayıp o gelmişti bana, olacak iş mi, ne bileyim çocuktum belki de veya her neyse. Zamanla yazışmalarımız kesildi, ikimizden de ses seda kesildi. Şimdi kendime yuh demenin tam sırası ki şu nedenle üniversiteyi bitirince yani dört-beş sene aradan sonra onun şehrine gittiğimde nihayet, aradım, görüşmek istiyordum fakat oldukça soğuk karşıladı -hangi aşkla ve nasıl karşılamasını bekliyordum acaba?- nişanlandığını görüşemeyeceğini söyledi direk, kapadık, öyle kalakaldım telefon kulübesinde. Bu vesileyle üzdüğüm, hayal kırıklığına uğrattığım insanlardan özellikle de kadınlardan özür dilerim. Ben kendimi hep çok iyi sandım, bişey sandım ama değildim galiba, üzgünüm. Üzülme boş ver herkesin hayatında neler olmuştur kim bilir. Hatırladın mı sen bu anlattıklarımı. Hatırlamam mı bizatihi yanında idim güzeldi ama ne yazdı o be, siramram’da  murdob murdob. Sen T.’den sonraki bankacıyı unuttun galiba. Yok canım unutur muyum hiç M. Az değilsin biliyorsun değil mi? T. gitmişti, ona abayı yakmıştım. Tabi tabi.   Ben üzüntümden ne yaptığımı biliyor muydum, ha, ha,ha… Şaka bir yana T.’den sonraki özgüven patlamamın uzantısıydı sanırım, hakikaten nasıl da buluyordum kalemimi, hemen tanışıyordum falan. Şimdi olsa mümkün değil yapamam. Diyorsun. Öyle yani denizde kesicem, yanaşıp tanışacağım, hemen birlikte açılacağız masmavi sulara, o an sarılıp şakalaşmaya, hatta şu an utanıyorum bunu söylemeye inan, öpmeler falan of ya iğrenç bir durum. Ama itiraz eden de yoktu yani, M.Hanım bana ne kadar sıcaksınız demişti ki bu olacaklar için yakılmış yemyeşil bir ışıktı. O yaz bir acayipti yahu kaçtı sene acaba?  81 herhalde. Bu kez üç gece  çadırda günü ağartmıştık bankacı ile. R. canım kardeşim benim çadır mesaisinin bitmesini bekler, sabahta sabah gezinir  oralarda, sağda solda, sanırım kendi kısmetsizliğine benimse böylesi kısmetliliğime saydırıp duruyordu. M. ben dönünce seni nerden bulacağım diye fısıldadıkça kulağıma iyice çoşup geleceğim ben hep sana geleceğim,  canım benim diyerek birlikte bulutları turluyorduk, ah gençlik. Güzeldi ama ona aşık olmadım mesela T.’ye olduğum gibi. Ona da hiç gitmedim, aslında neden gitmedim öylesi bulunur mu bir daha neden gitmedim acaba onu da bilmiyorum? Ben de bir gitme sorunu vardı galiba. O kaza yüzünden büyük bir ihtimalle, hiçbir şey nedensiz değil ki esasen. Neyse ben döndüm,  R. biraz daha kalmıştı orada ben neden döndüm o niye biraz daha kalmıştı şu an hatırlamıyorum. M. gelmiş birkaç kez beni sormuş, döndüğümü duyunca nasıl olur birlikte tura katılacaktık falan demiş, hatta R. kendi ifadesine göre bunu götürmüş kaba tabirle, iyiydi falan dedi. Bak aklıma gelince şimdi kızdım bu R.’ye, ne olursa olsun kardeşim ciddi de olmasam, T.’yi de seviyor olsam ayıp etmişsin bak başka kimse kalmadı da arkadaşının M.’sine mi, bir de anlatıyor utanmadan. Kendin bulaydın ya bir tane, emek verip becereydin ya, gözünü açaydın da T.’nin arkadaşını B.’ye kaptırmayaydın veya M.’nin erkek diye canatan cilveli balıketli arkadaşlarından birini tavlasaydın mesela. Ama yokkk arkadaşın gidince onun arkadaşına sarkmak en kolayı değil mi?  Yalan be kesin palavra bunları beceremeyen benim M.’yi götürmüşmüş şimdi emin oldum sana niye baksın ki o gecelerimizden sonra. Öfkeli ya bu bana, kısmetime, T.’yi kapmama, barakaya taşınmama, çadıra giremeyip sokakta kalmasına, dolu tabi götürmüşmüş pöh gülüyüm bari. Olmadı olmadı bu da olmadı sevmedim R. bak söyleyim. Komik misin ya neyin kavgası bu? Yo komik falan değil arkadaşlığa sığar mı? Doğruyu konuşucağım tabi kim olsa er veya geç, yok öyle. Ya bırak geçmiş gitmiş, gününü gün geceni gece etmiş yaşamışsın şimdi de tutmuş R.’ye kesiyorsun cezayı. Mü. mesela ilkokul arkadaşım böyle maceraları olmamıştır hiç kesin, benim niye oldu, iyi mi oldu? Sütlü çikolata veya yumuşak silgi gibi, pamuk gibi bir çocuktu bu. Derslerde hep hazır sınavlarda başarılıydı. Okuma kitabındaki bir resimle karıştırmıyorsam dizlerine yaklaştığı yerden muntazam katlanmış beyaz çorapları, güzel papileri vardı. Ders çalışmaya birbirimizin evlerine gider gelirdik. Güzel gözlü aydınlık yüzlü bir annesi, annesine çok benzeyen kız kardeşi vardı. Mü. her ikisine de hem çok benziyor hem de nasıl oluyorsa varla yok arası yüzündeki silik gözleri, burnu, dudakları ile hiç benzemiyordu. Sanırım en samimi arkadaşı sendin ve çok cılız bir sesi vardı. Aynen öyle. Mü. oldu mu acaba? Veya ne oldu? Nereden geldi aklıma bilmiyorum, geldi işte, aklıma gelenlerin bir gündemi, sıralaması yok ki, öyle. Aslında yazarken biraz uçmalı, atmalı belki, tarihi yazan bile bir yorum yapıyor neticede ama benimkiler, hepsi yani, katıksız yaşanmışlıklar, ben doğruculuğun yıkılmaz kalesi hem de o kalenin yılmaz neferiyim evet, bu iyi bir şey mi? Ha-ha-ha güleriz tabi, bu noktada başka ne yapabiliriz ki? Şimdi haklı nedenlerimizle gülmemiz başka bir mesele fakat kavramlar kalıcı, içleri boşaltılır bir yandan o tükenmez lakin durmadan doldurur içini yeniden, kavramlar kalır neferler değişir hoş gereksinimi de yoktur kavramların neferlere. Altmışyediden sonrası zor yüzbirden sonrası kolay. Ne? Boş ver. İstihkakları da ben takip etmeye başlamıştım. Ne varsa ben takip ediyordum çünkü çok güzel takip ediyordum. Her şeyi o bilir diyorlardı. Bir nevi obiliyormüdürü olmuştum. Ben bilirim. Patron bile bilmiyor, mühendisler, şirkette ikinci bahar sefası süren albay emeklileri ve dahi bilmem kaçıncı dönem milletvekillerinden eski senatör yüksek inşaat mühendisi abimiz dahi bilmiyor. Hepsi aralarında anlaşmış sanki bir ben biliyorum vay arkadaş ya iyi numaraydı ve ben bu zokayı yuttum iyi mi. Ne olur o mutat konuya girmeyelim aman aman. Tamam tamam, başka şey anlatacağım. İstihkakları takip ederken hemen dikkatimi çekti acemiyim ama işlerim su gibi ilerliyor, herkes yeni birinin işleri takibinden son derece memnun. İnsanlar hep böyle, eskiye öfkeli biraz, yıllardır bu işe emek verip koşturan C. Bey fakat onun değişken tutumlarından şikayetçilermiş meğer. C. Abinin selamı, balı, kaymağı işler hallolana kadardır datlım kıymatlım der iş bitince de tanımazdan gelir diye dert yanan çok kişi oldu. Ben gençtim, çok kibardım, her girdiğim yerde pek sevildim. Haliyle memurelerle de çok iyi anlaştım. Çaylar, kahveler içtik, fallar baktık, gün oldu dertleştik, güzelce işlerimizi yürüttük, iş faslı tabi biraz farklıydı, madde 1 herkes en mühim işi yapıyordu bir kere bunu iyi belleyeceksin. Fena bir şey değil işini önemsemek ama engel olamadıkları bir abartı bunlarınki. Evrak numarası hey gidi hey evrak numarası deyip geçmemek lazım kaytan bıyık dediğine göre kirayı ödeyememiş, kafası bozuk, önce iki lafın belini kırmalısınız. Kural 858.  En azından hayat çok zor kardeşim, bu devirde gel de geçin geçinebiliyorsan zorzorçokzor, sen ne diyorsun hem de nasıl muhabbeti. Sonra gözlerini kısarak uzaklarda oralarda bir yerlerde olduğunu bildiği bir şeyi görmeye çalışır gibi heybetli kayıt defterine şöyle bir bakar son kayıttan sonraki satıra sağa yatık olarak tarih, son kayıt numarasından sonraki numara yazılır. Hayli zor iş ama işin ehli var burada neyse ki. Aynı bakışlarla tarih ve sayı mühürleri kontrolden geçirilerek bir ileri bir geri zahmetli hareketlerden sonra evrağa şok darbeler indirilir tak tak. İşlem şimdilik bitmiştir ama bir de bunun cevabı, geri dönüşü olacak elbette. Kadim dost kaytan ayrılırken o an aramızda ne kadar mesafe olursa olsun kulağıma fısıldar gibi çıkınca veya onaylanınca ararım, merak etme, ben takip eder hızlandırırım zaten -bir şeyi hızlandıracağı falan yok- der samimi hukukumuzun zirvesinde son kelimesinde birçok mana çıkarılabilecek şekilde ismimi zikreder. Aman abi, tamam abi. En mühim iştir kaytan bıyığınki de. Güvercin kovalamaca bu kadar inatçı olduklarını bilmezdim, illa balkona yuva kuracaklar, illa beyaz çiçekleri paralayacaklar nasıl şey bunlar. Laftan lafa geçme ne alaka şimdi. Niye hayat hep aynı giden bir şey mi, daldan dala atlamaca değil mi? Şurada adam ölürken burada tay doğuyor. Hayda iyi misin? İyiyim. Sekreter,  son sayfada B.Hanım’ın parafı eksik yazıyı ona götür paraflatıp getir. B.Hanım, oo canıma minnet, çok hoş biri, o da bana karşı boş değil bana mı öyle geldi,   aman ne saçmalıyorum, o çok kibar biri herkese iyi davranıyor. Yok yok bana biraz daha ilgili, tabi ya işini gayet düzgün yapan biri son sayfada parafı mı unutacak belli ki konuşalım istedi. Şu alyansı çıkarayım hemen -o sırada cereyan yapan koridorda kağıtlar uçuşuyor topluyorum- bunu aşağı kapıdan girmeden önce yapardım, unutmuşum bu sefer. Evet, kural 652 alyansı çıkar, tecrübeyle sabit, hanımefendilerle özellikle de yaşı biraz ilerlemiş olanlarla işlerin ve ilişkilerin daha iyi yürütülmesinde oldukça etkili, ne adiyim ama içimde bir kötülük yok ki.  B.Hanım merhabalar, nasılsınız, teşekkür ederim siz, ben de iyiyim sağ olun, yazıya paraf, son sayfada eksikmiş. A  ciddimisiniz karbonmu kaydı acaba, şu dosyayı açmış bulundum bir saniye hemen bakacağım, buyurun oturun siz, çok az bekleteceğim. B.Hanım cidden çok mütevazı, bilgili biri, burada dünyanın en önemli işini yaptığını düşünmeyen ender insanlardan. O yüzden ya bütün önemli işlerin ucu ona varıyor. Ne kadar hakediş yapıldı, daha ne kadar yapılacak, bütçe, şu bu her şeyi o biliyor, müdürler onunla çalışıyor, ona soruyor, ondan istiyor, ben sıkışınca ona soruyorum. Aradan geçen şu uzun süre zarfında mutlaka tekaüt de olmuşsunuzdur B.Hanım ancak bugün de dahi size ulaşmak müşkülümü sizinle mülahaza etmek isterdim, mutlaka müspet bir yol gösterirdiniz. Bu kadar kararlı bir topluluk yoktur B.Hanım. Önce yapayalnız dolaşıyorlar, sonra nerede bir terslik varsa orada çoğalıveriyorlar. Tezgâha saçılan toz şeker, yerlerde ekmek kırıntısı,  yalpalayan bir kanatlı hemen her şey, ne varsa tam bir fikir birliği ile üşüşüyorlar başına. Bu kadar bilince erişmek için hangi üniversitelere gittiler acaba hangi yeraltı bilimleri, bölümleri okudular? Bir kaplandan daha tehlikeliler, ne bulurlarsa yok etmeye, sürüklemeye çalışıyorlar. Tüm yiyecekler etrafa saçılsın, bütün canlılar ölsün istiyorlar, tek onlar yaşasın, evin her köşesini ele geçirsinler, her yerdeler, önce önemsemiyor insan, çünkü küçük çok küçükler, zamanla cisimlerinin ötesinde büyük bir güce sahip oldukları hissediliyor. İşin garibi gördüğün yerde ezip geçemiyorsun, ya kıyamıyor veya mertliğine sığdıramıyor şuncacıkla ne işim olur ki diyorsun, hem günah da olur belki, hoş ne kadar ezsen bitmez ki bunlar B.Hanım. Sessiz, kararlı bir organizasyon içerisindeler. Ne yapmalı? Aslında bir devlet meselesi bu karınca meselesi, ciddiyetle ele alınmalı. Evleri terkleri mutlaka sağlanmalı. Hepten yok edilmeleri muhtemelen dengeleri bozacağından ve hanelerine musallat olmak suretiyle bizatihi vatandaşın dengelerini altüst ettiklerinden bunlara özel alanlar tahsis edilmesi, kendi sahalarında müreffeh ve faydalı bir yaşam sürdürmelerinin temini büyük bir  önem arz etmekte. Bu itibarla konu hakkında gereğinin yapılmasını saygılarımla arz ve talep ederim B.Hanım. Ve aynadum. Otuz yıl gelgit. Andırır, tanır gibiyim gibilerden öteye gitmeyen aşinalıklar. Kaç adım bilmem ama gayet iyi mesafe doğrusu. Ne tanırsın ne tanımaz, konuşsan da olur konuşmasan da, surat etme yeter. Az bir gülüş takınıp yüzüne gez dur gezebildiğince. Havası, suyu iyi geliyor bana şu sağlığımı düzeltebilirsem burada çok iyi olacak ah inşallah bakalım. İştahım da yerinde neden düzelmesin ki. Düzeltmeciler işbaşında. Düzeltecek o kadar çok şey var ki bitmiyor. Düzelttikçe düzeltilmesi gereken her şey sıraya giriyor. Toparladıkça birileri dağıtıyor. Biri, öbürü, düzeltmecilerin düzelttiklerini bozuyor. İnsanlar çok anlar görünüyor olup bitenleri hiçbir şeyi anladıkları yok. Dimdik dikilmeni, arabanın fiyakasını önemsiyorlar sadece. Güçlüysen veya güçlü görünüyorsan, para, sağlık, kültür, görgü yerindeyse, şöyle bir uzaktan da olsa yani, tamamdır. Oysa sen denize bakmayı seviyorsun kimse bunu bilmiyor. Geçmişle bugün arasında gidip geliyorsun, birilerini bir şeyleri arayıp duruyorsun tam olarak ne aradığını bilemeden. Mesela aklından yakınlaştığın kızları, kadınları geçiriyorsun durmadan, öptüğün, elini tuttuğun veya her neyse, nasıldı, en çılgını, unutamadığın falan? Yıldız kayıyor bir dilek tutamıyorsun. Sonra bir tane daha kayıyor sen üzülme diye. Tabi ilgisi yok. Ama sen ilgisi olmayan bir sürü şeyi ilişkilendiriyorsun sürekli elinde değil. Gözlerini dikip seyre dalıyorsun gökyüzünü şimdi bir yıldız daha ipini koparacak nasıl olsa, neredeyse eminsin ama yok, beklersen olacak ama beklemiyorsun. Sarhoş da olamıyorsun, içmiyorsun ki. Bulutlar her şeye benziyor, bir şeye benziyor, hiçbir şeye benzemiyor, ne dedim ben şimdi. Bakmamayı öğreniyorsun daha doğrusu bakmamanın, görmemenin rahatlığı sarıyor dışını önce sonra içine sirayet ediyor. Yeni bir buluş gibi çok hoş. Bir martı acayip bir ses çıkarıp oralarda bir yere konmasa hiç farkında olmayacaksın. Bir sürü göz yok üstünde artık, gözün kimseyi süzmüyor, bakışların uzaklarda veya boş, kimsecikler yok içinde, bu ne özgür bir dünyaymış meğer. Telefon çalıyor. Alo. Orası neresi diyor, orası neresi mi? Siz nereyi aradınız? Ev mi orası, yok uzay üstü diyebilirdim aklıma gelmedi. Evet, bu şehirdeki binlerce evden biri de mesele o değil, mesele şu ki orası neresi demek ne demek, kimi aradınız, şey İ.Bey, yok kardeşim öyle biri, bir daha orası neresi falan diye sormayın, konuşmayı öğrenin artık, çat yüzüne kapadım ama öfkem dinmiyor. Konuşmayı bilmeyenlerden, biliyor gibi yapıp ukalalık taslayanlardan, bilmiyor gibi yapıp saflığa vuranlardan, yüzüne tükürsen aldırmayacaklardan, duruma göre menfaat icabı vaziyet alanlardan, sürekli yanlış yapıp yanlışlarını suratlarına çarpamadıklarımdan, sürekli yanlış yapıp bu nedenle tokatladıklarımdan, bu yanlışlarının neye malolacağını söylediğim halde o yanlışlarını bana düzelttirmeye kalktıkları hatta düzelttirdikleri için kendimden, istemediğim halde tamam dediğim her şeyden, şu an aklıma gelmeyen birçok şeyden nefret ediyorum. Teo çok iyisin, bu sözler, bu müzik, seni anladılar mı Teo? Oldu mu, oldun mu veya? Çok iyisin cidden bugün karşılaşmamız tekrar isabet oldu, tekrar dinledim, anladım seni, sen de beni iyi anlardın oturup konuşsak biraz. Seninle yorgun bir akşamüstünü geceye bağlayan salaş bir iplemde üçlemek isterdim. İplemde üçlemek ağzımdan çıkıverdi manasını tam olarak bilemiyorum ama iplem ortam, üçlemek bizden biri daha olabilir, deniz, tahta sandalyeler, sohbet, müzik, şiir belki, çıplak ayaklarımızla birbirimizi anlamanın tadı. Ağustos böcekleri uyudu. Gecede başka bir ses tarif edemediğim, belki de ederim, bir düdüğün uzatmalı sesi gibi, yok edemem, ettim ya işte. Ayak sesleri, evine geç gelen biri, kapı açıldı, kapandı, bir müddet gürültüleri. Ne zaman olur? Belki de çoktan olmuştur. Eşyalar olmuştur, kıyafetler olmuştur, sokaklar, ağaçlar, her şey olmuştur belki de, sözler yerini bulmuş, yazılar olmuştur. Her ne yapıldıysa olmuştur aslında, peki olmayan nedir? Olmayan istediğimiz gibi olmayışı mıdır acaba? Her şeyi oldu kabul etsek olmaz mı mesela? Veya olmadı diyelim, olmasa olmaz mı mesela? Gelecek, gidecek, yapacak, getirecek, çalışacak, arayacak, soracak, bakacak, olacak, gülecek… cekli caklı kelimeleri tedavülden kaldırsak present continuos mu yaşasak acaba? Her gece gibi bir gece ama yabancı geliyor, bahçede şırıltısı suyun, bir de kalabalık gökyüzünde parlak ışığı ile çoban yıldızı çok tanıdık, gerisi yabancı ve yalnızlık. Bu uzatmalı ses ağustos böcülerinin horlama sesi olabilir mi? Düdük dedim fakat öyle sıradan değil makamlı yani, inişli, çıkışlı, uzatmalı falan. Canım kah ve çekiyoring kah ve yapıyoring. Dün gece uyumadan önce aklıma yazmaya çalıştığım hiçbir şeyden eser yok akıl defterimde. Demek ki bu defter çalışmıyor, işine son mu vermeli acaba? oysa sıkı sıkıya tembihledimdi unutma diye. Bu konuya da, bu durum bana has bir sorun değilse eğer, mutlaka bir çare bulunmalı. Yatağına uzandığında, yastığa başını koyduğunda çok kıymetli bir an o an esasen. Binaenaleyh uçup gitmemesi gerekir düşüncelerin bilemiyorum bu konuda nasıl bir formül geliştirilebilir? Kalkıp yazmak en kolayı belki ama öyle olmuyor işte o en esaslı sandığım, sandığımın altını çiziyorum zira muhtemelen öyle gibi geliyor insana oysa her zamankinden farklı bir fikir yok ortada. İşte öyle parlak sandığım fikirler geçerken aklımdan birbir zaten uyuyuveriyorum. He uyuyamadığım gecelerde ise aynı şimdi olduğu gibi kayda değer bir şey yok anlatabiliyor muyum? Anlatabilemesem de sorun değil lafola sayıklıyorum anlatmak istediğim bir şey yok aslında. Derdim kendime kendimi beğendirmek, ha bir de sana ha-ha-ha. Nihayet hatırlandık. Seni beni yok biliyorsun. Biliyorum da. Da’yı çizdim. Çiz bakalım. Ne diyordum ha küçük oldurmalarla ilerlerim, olursa kendimce yürürüm olmazsa kendimce dururum, bazen az bazen çok dururum. Çok duruyorsam sıkıntı var, kendimden ciddi bir hoşnutsuzluk var demektir. Tabi bunlar hep emek demek bir karın tokluğuna çıkmaz ucu ama gönül doyurmaca, katlanmaca hayata. Bilmezler, varsın öyle olsun, bir gün anlarlar takdir falan ederlerse nerede olsa bir yolunu bulup gülmeye çalışacağım, ha-ha. Tuzum yaş ama e gönlüm tok sırtım pek. İyi bişey diyene iyi bişey. Kişisine göre değişiyor bu iyi bişey dedikleri şey. Esner gibi oldum şimdi, bir daha deneyeceğim uyumayı, aklımdan parlak bir düşünce geçse bile yani o an öyle sandığım, gelir yine gelir diyeceğim ve kalkmayacağım, uykudan daha saf ve kıymetlisi yok valla. Desin istediğini ne olur ki? Dinle veya dinleme. Yorum da yapma ya da istersen yap. İsteyen istediğini söylesin neyin bekçisiyiz? Kimin terbiyecisiyiz? Belki de var bir bildiği. Herkesin bir bildiği olabilir, olmayabilir. Deli deliliğini, çocuk çocukluğunu yapmasa olur mu? Olmaz. Bilim bilir inanırız, bizler bilemeyiz tam olarak, sadece tahmin edebilir kimi yaklaşır kimi yanılırız. Az daha, neredeyse, neyse, neyse. Sıcaklıyorum, terler basıyor ama iyiyim, iyiyim. Sakin. Yaklaştım, dokundum güneşe neredeyse, kokladım gülünü, o kadar yakın, ama olmadı yine. Bahçemde oturdum, gözlerim önümde uzanan bir düzlüğün ufkunda. Önce çocukluk kahramanım çıkageldi, adalet amca, diğerleri de, tek o deli kız gelmedi, ben de hata, ne yapsa yeri, oysa gelen bir periydi, çocuğa sorsan bilirdi, neyse olmadı işte. Ağlamışım. Yokyok bir anlıktı hemen geçti. Ayak sesleri derinden, belki de, ama hiç bilemem, sanki istemeyen bir güç.. neyse… vazgeç veya sus bekle, tamamen sana bağlı. Bana bağlı tamamına çizik atabilirim.     Kesin tanıyorum ama nereden? Eski bir komşumu  çağrıştırdı, o mu? Yok. İ. Bey biraz daha yaşlanmış olmalı. Bakıyorum, baktıkça o da e benzer hislerle bana bakıyor gibi. Bakışıyoruz karşılıklı, kesin tanıyorum ama yüzlerimizdeki maskeler nedeniyle çıkaramıyoruz. Bu maskeler iş açacak başımıza.  Sonra sıkıldım vazgeçtim aklımı zorlamaktan aman canım kimse kim. Markette ödeme yapmak için soygunu neticelendirir gibi kasalara yaklaştığımda tanıdık davudi bir sesle irkildim, görevliyle konuşuyor, meşhur hoca Ü.D. nerde duysam sesini bilirim, herkes bilir. Meğer birine benzettiğim, kim olduğunu çıkaramadığım kişi oymuş. Şu sesin gücüne bakar mısınız, adamı gör tanıma sesini duy anla. Unuttuğum insanları geçiriyorum aklımdan, uzun süredir görmediğim, yüzlerini hatırlamakta zorlandığım, sonra seslerini anımsamaya çalıştım. Sesleri insanların parmak izleri gibi galiba birbirinden farklı, fotoğraflardan çok farklı, çoktan unutulmuş fakat hemen hatırlanmaya hazır hani. Fısıltıları karışıyor, birer kelime, bir bakışla, isimler, resimler, mevsimler geçiyor gözümün önünden. Y., N., T., D., Z., K., I., G., D., N., F., M., E.. Ne güzel severdim ben. Sevgici diye bir dükkân açsaydım keşke. Sonuçta herkesin sevgiye ihtiyacı var. Orada sevgiler takas edilseydi, para geçmeseydi. Ihlamurla, adaçayı içilip, taş plaklar dinlenseydi, bir sürü kitaplar olsaydı, sesli okunup dinlenseydi, şarkılar, şiirler söylenseydi. Herkes en güzel kıyafeteriyle gelip maharetlerini sergileyip bir şeyler öğretseydi, birlikte hikâyeler yazılsaydı, tiyatro sahnelenseydi, el işleri, çörek, türlü yemekler yapılıp yenilseydi. Herkes bir güzellik getirse bir sürü güzellikler birikseydi, herkes bir güzellik götürseydi. Kiralar ödenecek, çocuklar okutulacak, açlar doyurulacak, kızlara nişan yapılacak, düğün dernek kurulacak, yaşlılara bakılacak, hayvanlar beslenecek, sokaklar temizlenecek, ağaçlar, çiçekler dikilecek, daha bir sürü işler, hepsinin bir çaresine bakılacaktı. Para geçmez dediysek de para lazımsa illaki bulunacak, kazanılacaktı, bu kadar insan biraraya gelince başarılamayacak iş olur mu? Böyle işlere hoş bakmayıp ütopya görenler haklı mı çıkarılacak? Tabi ki hayır. Kuralları da olacak elbette, kurucu olmam itibariyle benden sonraki ilk sevgicinin asaleti ilk sefere mahsus tarafımdan tasdiklenecek. Sonrakiler ise asaleti tasdikli sevgicilerin oy çokluğuna göre asaletleri tasdiklenerek bu işleyişle sevgiciler çoğalacak.  Gereksiz konuşan, suistimal eden, bencil ve kibirliler, adil olmayan, hasis, tembel, dedikoducu, kıskanç, fesat, kötümser, art niyetli, hadsiz, saygısız olan, ayrıca kabalar, fazla cıvıklar, ağzı gevşekler vb. gibi mertebenin vasfına nail olamayan hiçbir zaman sevgici olamayacak ve zaten zamanla dükkâna da uğramayacaklardır. He ısrarla uğramaya devam ediyorlarsa uslubu lisanla ekarte edileceklerdir. Sevgici olmaya hak kazanmış olup da uygunsuz hal ve davranış sergileyenler olursa yine oy birliği esasına göre durumları muhakeme edilerek sevgicililiklerine son verilebilecektir. Böylelikle faideli çalışmalarla insanların tecrübe ve birikimlerini aktarmaları, içlerinde huzur duyacakları vazifeleri ifa etmeleri sağlanacak hem de insanlar arasında sevgiye dayalı yardımlaşma ve dayanışmanın artılması temin edilebilecektir. Ayrıca insani hasletlerin ön plana çıkarılarak değer kazanması ve topluma örnek olunması hedefler arasındadır. Amaç, şekil, şemal, şart şurt budur, yeter ve tamamdır. Bazen de bulamazsınız koyduğunuz yerde, yoktur yani, uçup gitmiştir, bir kuş gibi, denize kayıp giden bir taş gibi. Hala boşalmıyor ne doluluksa, bitmiyor, sonu gelmiyor, oysa hiç değer mi, kime, niye? Ben nasıl hesaplayamadım hayatın geri kalanını dediğinde hesap bilmiyordun ki diyemedim, güldüm hikâye başlığı gibi oldu dedim. Güldü. Geceler neden uzun ve uykusuz oysa günler uçup gidiyor, mevsimler dönüyor. Sana yazabilirim veya unutalım her şeyi, yağmura özlem belki içimdeki, aynalar riyakâr, dışım yalan, görünen ne varsa yanlı, yanıltıcı, gülmüyorum ama ağlamayacağım da, her ne olsa, ne yapsam inanasım yok kendime bile, yo hayır pes etmek değil bu aksine meydan okumak şehre ve içinden geçen nehre, izin verdim kendime çıkmayacağım işe, yakmayacağım ışıkları bu gece.

     

  

              

                 

Bekir Mutlu Gökcesu 2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir