Deneme

Yeni Hikaye -6-

Bir gün her şey yerli yerini bulacak bence. Kurduğumuz hayaller üzerine gerçekleri kurulacak büyük bir ihtimalle. Eğer gerçekten istiyor isek ve hayatta kalabilirsek, kurduğumuz hayal üzerine gerçeği kurulacak büyük bir ihtimalle. Ben bir gün kendi toprağımda masmavi bir göğün ışığında kuyudan su çekeceğim. Ağaçların etrafını çapalayacağım, istersem türkü de söyleyeceğim. Çay kokusunda yağmur damlaları okşayacak kimi saçlarımı, yüzümü. Sönmeye yüz tuttukça kuru dallar ve ağaç kabuklarıyla harlayacağım ateşimi… Şiddetlense yağmur aldırmadan sağanağa ve çamura yürümek isteyeceğim, doymak isteyeceğim suya ve toprağa… Sonra bir zaman gelir çabucak bilirim, bir zaman,  güneşli ve sıcak hayli, topraklar kurur, çatlar hatta sonrası. Böyle bir anda yetişir dağdan inen koca dere. Kelebekler, kuşlar, börtü, böcek,  alkış, kanat, kıyamet, yürekler şen,  fıskiyeler kurulur birkaç yerde. Kıpraşır ağaçlar, gözünü kocaman açar tomurcuklar. Şlap diye daldırınca çamurunu temizlemek için lastik çizmelerimi vişnenin havuzuna yemyeşil bir kurbağa sıçrar önümden cevizin çukuruna. Çocukken daha farklıydı yüklüğe saklanıp kurduğum hayaller.  Hep bir kız olurdu çok da güzel, hem de iyi elbette, çok âşık ve hayran bana, kahramanıydım haliyle. Ben sevgilimle yüklükte, arar dururlar bulamazlardı beni saatlerce. Şimdiyse ille de toprak ve ağaç. Onlar çiçek, meyve demek, sabır, sevgi ve emek demek, ateş ve su, hayat. Bir fincan az şekerli gölgesinde, ağaç mutluluk demek.   Yer ve gök yani altımda ve üstümde, bir avuç ama benim ve bana sonsuz yani gönlümce.

İşte bu topraklarda 1920’li yıllarda Halit Ağa dimdik, kıratı vakur adımlarla evlerin önünden süzüm süzüm süzülüyor. Çeşmenin önüne geldiğinde durdu, atını bir tur kendi etrafında döndürdükten sonra ayaklarından dizlerine kadar uzanan gıcır gıcır çizmelerinin parlamasıyla hayvanın karnına topuklaması bir oldu. Acısu istikametine doğru uçuyorlardı adeta. Hep böyleymiş, ortası yokmuş ağanın, ya çok ağır, ya çok acelesi var kimse yetişemez peşinden. Dirhem kelime çıkmaz ağzından genelde ya da hoyrat, attı mı tepesi hem diliyle döver adamı, hem de eliyle, sıkıysa biri karşısında dursun, gözüne bile bakamaz kimse. Osmanlı’nın öşür ağası bastığı yeri titretiyor. Halit Ağanın babası sarayda çeşnicibaşıymış. Ağanın, dört oğlundan biri dedem Mehmet Tevfik, çok rahat, adeta sinirleri alınmış, düşününce hala kulaklarımda kahkahaları yankılanan bir adam dedem. Bunların hepsi eski adamlar, yani babam da dâhil buna, her gün sakal tıraşını olan, kravatını takıp, takım elbiselerini giyinen, güzel kokan, mis gibi adamlardı.   En büyük keyfimiz “yazları okul tatil olunca köye gitmekti” derdi babam. Köy de ne köy ama cennet böyle bir yer olsa gerek. Babam bir keresinde haşarılık yaptığını ve dedesinden okkalı bir tokat yediğini anlatmıştı bana hatta o kadar kızmış ki çocuk aklıyla dedesi ölsün istemiş. Bugün viran olan yüz yaşını çoktan devirmiş ahşap konak köyün orta yerinde, altında ahırı, karşısında samanlığı olan, yörenin en sağlam ağaçlarından yapılmış, zamanında balkonuna uzanan asmasıyla, bahçesinde her çeşitten meyve ağaçlarıyla ve yüksek konumundan ötürü yemyeşil çayırlara bakan harika manzarasıyla hala muhteşem bir yapı.

Devam Edecek

Yazan:Bekir Mutlu Gökcesu 2015

Bu hikayenin her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir