Yeni Hikaye

Yeni Hikâye

Güneş battı. Gök mavi ışığını yitiriyor. Kuşlar şakıyor hala ama az sonra kararacak hava ve sessiz bir gece kurulacak başköşeye koynunda ışıltılarıyla şehrin. Çiçek, böcek, ağaç her şey kuşlar gibi görünmez olup, içlerine kaçacak adeta.  Ha bakmışsın, ha kapamışsın gözlerini,  gözlerimiz içlerimize kaçacak adeta. Işıklar sadece ışıklar, o şaşaadan uzak bir köşede yalnızlığımı saklamaya çalışırken içimin bir köşesine aklım anasını satmakla satmamak arasında dünyanın. Ya da biteviye bir inatla manalar bulmaya çalışıyorum hala hayatın manasızlıklarına. Her şey mümkün ve aslında hepimizin bildiği sadece olabilecekler dışında hiçbir şey mümkün değil gibi. Kitaplara kaçıyorum ben. Bir dost, bir selam, bir kelam arar çoğu insan. Aslında haksız da sayılmazlar. Birileriyle beraber olmak, varı, yoğu, azı, çoğu paylaşmak, konuşmak kimilerine iyi gelir. Ne yapacağımı bilemez bir haldeyim, içsem mi acaba dedim fakat azcık sarhoşluğu dahi göze alamıyorum.

-Hani bugün beklediğim o haber gelecekti, yeni bir iş alacaktım hani bugün öyle demiştin bana Can.

-Öyle derim ben sor bak yine güzel şeyler söylerim.

Annemi de arayamadım, babamın halini hiç beğenmiyorum (babam vefat etmemişti bunlar yazıldığında), kalakaldım öylece hareketsiz, gideyim en iyisi, çantamı toplayıp kalkıp gideyim. Hazırlanırken aşağıdan bir ses “hocam bira içer misiniz?”. Tereddütsüz içerim dedim ben alırsam içeriz yalnız. Sonra uzatmadım ben alacağım saçmalığını, bira geldi, kafama dikerken bilgisayarı açtım tekrar. Şiirler geçiyor önümden daha önce, çok önce yazdığım şiirler.

-Nasıl yazdım onca şiiri? Bir an bile düşünmeden herkese ve her şeye nasıl güldüm?

-Mizaç meselesi.

-Yazmak istiyorum, daha çok yazmak Can.

-Yaz.

-Ama şimdi olmaz.

-Neden?

-Saçmalamaktan korkuyorum veya sırlarım dökülecek diye belki.

-Saçmala, sırların dökülsün ama yaz istiyorsan.

-Kasıyorum kendimi, böyle olmaz.

-Olur, olur, rahat ol.

Cehennem sıcağı bir günün gecesinde patır patır yağmur, bira da almayacağım, benzin de, üzgün, süzgün yolu tutuyorum. Arada camı açıp yağmur damlalarını yüzüme denk getiriyorum. Her zamanki yollar, ışıklar, telaşlı araçlar, bense usulca gidiyorum, insanın döneceği bir evinin olması güzel her şeye rağmen. Dalgın ve hayli yorgun eve girdiğimde Sera’nın sesiyle alelacele kendimi toparlamaya, sesimi gürleştirmeye ve dikilmeye çalıştım, bu da bir refleks neticede herkese, her şeye gülmek gibi. Şu oğlumun arkadaşı Sera ne iyi bir kız, hem de akıllı, seviyorum onu. Konuşuyoruz, gülüşüyoruz, daha iyiyim. O pizzamı var? Evet, pizza yaptık annemle diyor kızım. Çok güzel görünüyor nasıl becerdiniz. Güzel olmuş, epeyce yiyoruz. Çocuklar odalarına çekilince hemen okuduğum kitaba daldım. Eşim bıcır bıcır konuşuyor, bense kitaptan kopmamaya, hızla ilerlemeye çalışıyorum, eşimin ne dediğini pek duymuyorum ama güzel şeyler söylüyor. Kızım geldi yanıma ve baba bu ne hız son verdiğim kitabı üç ayda zor bitirmiştin. Gülerek kafamı sallıyorum, kitaba devam. Ve bitirdim az sonra. Son üç sayfayı tekrar okudum eksik bir şeyleri arar gibi. Doğrusu sonuna dek bir sürpriz beklemiştim, her şey mümkündü ve aslında olabileceklerin ötesinde hiçbir şey mümkün değildi.

Sabah erken kalkmayı ummuyordum hatta gittiği yere kadar yatakta kalacağımı düşünmüştüm. Öyle olmadı erkenden fırladım giyindim ve çıktım. Eşim peşimden koşup acele paketlediği pizzalardan yetiştirdi. İyi oldu valla bu pizza işi. Benzin de aldım, umutlandım da, insanın koşarak gideceği bir işi olması da güzel her şeye rağmen. Haklı ve saygın bir mücadele, hayat ve ekmek, şikâyet yerine alın teri, gayret, bir çuval boş laf, dırlanmak iş değil yani. Olmuyor ama işimize bakacağız yani, olmalı. Anahtarı asma kilidin yuvasına takıp çevirdim evet doğru anahtar, güzel. Her sabah oynarım bu oyunu. Kepengi kaldırdım dükkânın kokusu evet bu da tamam. Hemen kahvemi yapmaya koyuldum. Dükkânın kokusuna sabah kahvemin kokusu karıştı ve bugün neler yapacağımı düşünmeye başladım.

***

Yine o düşüyor aklıma. Gitgide kendimi ona benzetmeye başladım son zamanlarda. Onu odasında yatağında yatarken ve tavanı seyrederken bulduğum çok olurdu. Hayal kurmayı sevdiğini biliyorum. Hatta kendi bana söylemişti hayal kurduğunu o vaziyette ne yapıyorsun, nasılsın dediğim bir gün ve hayallerini de çıtlatmıştı. Bizler içindi tasarladıkları, hepimize istediğimiz bir şeyleri alıyor, kimimizin borçlarını ödüyor, kimimize ev, araba, yazlık alıyor, vs. Emekli maaşını alma zamanı yaklaştığında bir kıpırdanma başlar, neşelenir, biraz da efelenirdi. Maaş günü sabah erkenden çıkardı evden ve ayda bir kez o gün geç gelirdi. Sanırım lokalde konken arkadaşları fırsattan istifade, eli açık oynayan büyükbabamın maaşının hatırına partiyi uzatıyorlardı. Yine eminim ki o gün mutlaka perhizlerini de bir kenara bırakıp dilediğince yemek yiyordu, şöyle dönerli, kebaplı, baklavalı, gerçi sadece maaş günleri değil arada bir bu kaçamağı tekrarlardı, bazen beni de davet ederdi çünkü. Hayatında ağzına içki, sigara değmemiş biri, kendi deyişiyle tayyare piyangosunu cebinden eksik etmez, kâğıt, tavla oynamayı çok severdi. Hayatımın en güzel seyirlerinden biri babamla olan maçlarıydı. Benim seyretmemi yani şahit huzurunda oynamayı severlerdi. Önce beşlik bir hapis (hapıs derlerdi), sonra yine beşlik tavla. Yenişemezlerse bir beşlik düz tavla daha. Ve daha, daha durmadan oynarlardı. Köylüoğlu alacağını bırakmaz derdi veya acamı(acemi) gel bakalım derdi. Büyükbabam kazandıkça çok keyiflenir ancak üst üste yenilirse sinirlenmeye başlar babama hile yapıyorsun diye çıkışırdı. Babam da her seferinde aldığı pulları geri koyar bak babacığım ne geldi dörtcihar, dörtciharbir, dörtcihariki, .. izah ederek tekrar oynar ikna edemezse peki ne geldi sen söyle der onun dediğini oynardı. Yazları güzel yörelerde, güzel yazlıklar kiralarlardı büyükbabam ve iki teyzem, birlikte pek çok zamanlarımız, güzel günlerimiz oldu. Rahmetli teyzem melek gibi bir insandı, iki teyzemde yeğenlerine, bizlere bir ana kadar yakın oldular. Zevkli, zarif insanlar, nefis yemeklerle donanmış sofraları, aydınlık, güzel yüzleri, her an üzerimize titreyiş ve destekleri, hayatımıza daima güzellik katmıştır, sağ olsunlar. Kulak asma derdi büyükbabam endişelendiğimde, kulak asma bir şey olmaz derdi. Olmazdı da gerçekten. Hey büyükbabam, fi tarihi… İzmir Muallim Mektebi mezunlarının kendi memleketlerinde hizmete başlamak üzere dönüş yolculuğu başlar. Devlet imkânları ile Ankara’ya ulaşan bir grup genç Samanpazarı’nda bir handa,  kısıtlı bir harcırahla fakat kendilerinin bulacağı bir formülle yörelerine vasıl olmanın çarelerini aramaktadırlar.  İçlerinden biri nereden duyduysa Katırcı Alişan’a gidip anlaşalım bizi götürsün der. Bu fikir benimsenir, genç muallimler ertesi sabah erkenden sınıfına koşan öğrencilerin heyecanıyla katırcının pişpirik attığı at pazarındaki kıraathaneye doluşurlar. Henüz çayı bile demlememiş olan ocakçı bu kadar aydınlık adamı bir arada ilk kez görmektedir. Hemen her gün bu saatlerde her iki elinde ayaklarından bağladığı birer çift horozuyla gelip elindekileri kahvehanenin orta yerine bırakır tavukçu. Köylü kasketini eliyle kaldırarak düzeltirken burnunu çeken tavukçu lakaplı Mustafa efendiden başkasına alışkın olmayan ocakçı omuzundaki havlusuyla ıslak yüzünü silme bahanesiyle gözlerini ovuşturuyordu ki tavukçu da kapıdan girdi. Kalabalığı gören tavukçu selamünaleyküm ağalar der. Aleykümselam der gençler bir ağızdan. Gördüklerinin gerçek olduğuna ikna olan ocakçı hoş geldiniz efendiler çay birazdan hazır olacak der. Çaylar içilirken gençlerin şeceresini öğrenen tavukçu bu paye ile az önce tanışmış olmasına rağmen her biri kadim dostuymuş gibi sahiplendiği gençleri kıraathaneye gelen herkese Gazi’nin muallimleri diye takdim eder, santim atlamadan edindiği malumatları aktarır. Semercilerin dedesi sağır Refik Amcadan, mahallenin delisi Garip İboya kadar, çarşı esnafından, evlerin içlerindeki kadınlara kadar haber yayılır. Hanımların ellerinden çıkma ikram gözlemeler, böreklerle çaylar içilir.  Bu kadar ilgi ve iltifata hazır olmayan gençler önce biraz ezilirler fakat sonra genç Cumhuriyetin ilim ve irfan yaymaya hazır muallimleri olmaktan dolayı gördükleri bu itinanın akışına kapılarak daha bir dikleşirler, sesleri daha bir gürleşir. Öyle ya yokluklar içinde bir dönem, çoğu savaşa giden ve dönmeyen babalarının yüzünü bir kez bile görmemiş ama akıllı çocukların köylerinden çıkıp bin bir cefayla katır, eşekle kimi, günler ve gecelerce süren İzmir yolculuğu. Muallim Mektebine kaydoluş ve nihayetinde mezuniyet, halka ışık saçmak üzere birer eğitim neferi olarak memleketin dört bir yanına dağılacak olan bu insanlar bu iltifatın fazlasını çoktan hak etmişlerdi.

Alişan; ağalar katırların takati tükendi burada konaklayacağız, geceyi burada geçirip sabah erkenden yola revan oluruz dediğinde yarı kapalı gözler açıldı, hayvancıkların boyunlarındaki çanların şangırtıları sustu. Molaya rağmen içlerine işleyen tangur tungur sesiyle bir müddet daha gitmeye devam ettiler, kulaklarındaki çan çınlamaları da bir zaman silinmedi. Korgun’da demiryolu yapan Alman mühendislerin de kaldığı han yedi gençle beraber, katırcı ve onun yamağı da eklenince birden şenlendi, bir koşuşturmadır başladı.  Mutfaktan aldıkları talimatla iki çocuk misafirlere pişirilecek tavukları kovalamaya başladı. Bahçeye büyük bir ateş yakılmaya başlandı. Takviye olarak yetişen iki kadın ince ekmekler için hamurları açmaya başladı. İki güğüm yoğurt geldi, etrafa ferah bir koku yayıldı. Genç muallimlere azami ehemmiyet devam etmekte, en önemlisi vefakâr halkın yüzündeki tebessüm ve henüz hizmete başlamamış muallimlere minnettar ve sevecen bakışlar yolcuların tüm yorgunluklarını bir anda yok ediyor, ardından sohbetler koyulaşmaya başlıyordu. Hemen hepsi günün birinde sıkı birer edip olacak bu güzel yürekli insanlar konuşmayı, hitabeti,  memlekete ve insana sevgiyi bu yollarda çoğaltarak ilerlediler.  Bekir, Kara Mahmut, Emin, Mustafa, üç genç daha, iki de katırcılar geçtikleri her nahiye ve köye koca bir ordu gibi giriyorlar, kim oldukları nerden gelip, nereye gittikleri anlaşılınca gönülleri fethederek yeni zaferlere koşan koca bir ordu gibi uğurlanıyorlardı. 

Gençler gece yatmadan önce Almanların elbiselerini tavandan uzanan tellere askıyla asmalarına anlam verememişlerdi. Keza sabah kalktıklarında Almanların bir külottan gayri çıplak oluşları ve külotlarını çıkarıp çöpe attıktan sonra tellere asılı elbiselerini giyip odalarından çıkmaları da onlara pek manidar gelmişti. Yola çıktıktan bir müddet sonra kaşınmaya başlayan gençler, giysilerini, her yanlarını iliklerine kadar bit bastığını görünce Almanları nihayet anlayabildiler. Uzun bir yolu kaşınarak gitmek zorunda kalan yolcular nihayet Alacacıgilin bahçesinde kazanlarda giysileri kaynatılarak ve kendileri de hamamda kaynar sular altında yıkanarak arınmaya çalıştılar.

Çankırı’nın Eldivan nahiyesine yani memleketine gelen büyükbabam anası Zeliha Hanım ve kardeşleriyle hasret giderir. 1912 senesinde Balkan Harbine giden hiç hatırlayamadığı ve bir daha geri dönmeyen, savaştan dönebilenlerin anlattığına bakılırsa Kilitbahir’de bir sedir ağacının dibine gömüldüğü rivayet olunan şehit babasının acısı, ona “baba ben muallim olup geldim” diyememek yüreğini dağlar.  Annemin ifadesine göre babaannesi Zeliha Hanım çok becerikli, dirayetli bir kadındır. O yıllarda belediye encümeninde sorumluluk alır, seçim sandığı başında oturur ki ondan bizlere kalan tek resim karesi budur. Sonraki yıllarda büyükbabam  hanımı ve büyük kızı olan annemle onu ziyarete giderler, Zeliha hanımın geliniyle anneannemle yani arası çok iyidir. Dönerlerken tren kalktı kalkacak babaannem elinde bir sepet kara üzümle nefes nefese geldi trenin penceresinden sepeti anneme verip “sepet elin boşalt da atıver aşağı Bahriye” diye seslendi, annem de hemen üzümleri döküp sepeti aşağı fırlattığında tren yürümeye başlamıştı diye anlatmıştı annem.  Bir de babaannesinin ağzına pelesenk olmuş türküsünü de deyivermişti: feleğin ardından yetiyim derken/kırıldı kanadım uçayım derken/bir evle bir dam yapayım derken/felek kırdı kanadımı neyleyim…

Genç muallim Bekir Bey, Kurşunlu nahiyesinde göreve başladığında eşraftan Hacı Hamdi Beyin evinde kiracı olur. Öğretmenlik vazifesinin yanı sıra evin karşısındaki camide ezan okur, cemaate namaz kıldırır. Hacı Hamdi büyükbabama hayran olur, zamanla aralarında bir sevgi bağı oluşur. Büyükbabam onu gerçek babası gibi görmüş. Zira ondan bahislerinde öyle bir saygı ve sevgiyle anardı ki, Hacı Babam deyişindeki kalpten bağlılığı anlamamak imkânsızdı. Gel zaman git zaman Hacı Hamdi muallim Bekir’e büyük kızını münasip görür. O yıllarda genç kızlar erkeklerin yanlarına çıkmadığından gelin adayının dünya güzeli küçük kız kardeşi “ablası da bunun gibi bir şey işte” diyerek kendisine gösterilir. Bu nedenle büyükbabam karısını evlendiği gece görebilmiş. Anneannem o okula gidip gelirken kafesin arkasından onu görmüş, beğenmiş tabi orası ayrı. Büyükbabam esprili bir dille bu hikâyeyi anlatır gülerdik. Hacı Hamdi Beyin damadı olmak kolay bir iş değil, o Hacı Hamdi Bey ki, annemden duymuştum, tek erkek evladı evlenirken kızın babası gelini taşıyan kıratın başına bir sıra reşat takar, bunun üzerine Hacı Hamdi Bey aşağı kalır mı cebinden kırmızı kurdeleli beşi bir yerdeyi atın kuyruğuna dolayıverir. O devirde Hacı Baba değirmeni olan, tarlası, malı, mülkü gani, develerle Kâbe’ye gidip hacı olmuş bir zat. 1932 yılında annem doğuyor. Ömrünce yaşadıklarına dair bir sürü hikâyeler anlatan büyükbabamı ömrümce kitap okurken, saat başı radyoda veya televizyonda kendi deyişiyle ajans dinlerken görmüşümdür en çok. 1908’de 2. Meşrutiyete doğan biri, üç padişaha yetişmiş, 1922 saltanatın kaldırılmasına kadar Osmanlının dağılma döneminde çocukluğunu yaşamış, gençliğe adım atmış biri. Son derece kültürlü, her şeyi bilen biri. O kadar çok bilirdi ki, dediği her şey harfiyen olmuş veya olurdu. Çocukluğumdan beri daima hayrete düşmüşümdür bu bilgeliğinden. Farsça da bilir, eski yazıyı da bilirdi. Epeyce yaşlandığında bile üniversite hocalarının gelip ona danıştıklarını, eski yazıları okuttuklarını, beraber çalıştıklarını hatırlıyorum. Medresede okumuş, “padişahım çok yaşa” demiş nesilden gelmiş biri, gerçek bir Atatürkçü, vatansever, asla hak yemez ve karıncayı bile incitmezdi. Nasıl başardığını anlayamadığım bir diğer özelliği, karıncayı incitmezken ve bir kimseye fiske attığı görülmemişken o denli otoriter duruşuydu. Bir bakışı hizaya sokardı insanı gerçekten, bakışı, duruşu sertti. Hafızası son derece kuvvetliydi, yıllar sonra Galata Köprüsünde hocam diye öpmek için ellerine sarılan öğrencisine 826 Zekeriya dediğine ben şahidim. Bir gece fenalaştı, ambülans çağırdık. Sandalyeye koyup iki kişi aşağı indirdik. Ambülansı beklerken bana baktı gülümsedi ve hayat işte dedi. O an öleceğini düşündü ama o gece ölmedi büyükbabam hatta o gecenin üstüne yıllarca yaşadı. Anneannem erken vefat etti. Ben ilkokuldaydım. Bir sabah apar topar hastaneye götürdüler. Giderken dönüp bana baktı sonra kafasını kaldırıp en üst kattaki dairelerine, evine şöyle bir baktı, bu sahneyi o kadar net hatırlıyorum ki bu yüzden aklıma çakılıdır. O tekrar dönmeyeceğini bilmenin bakışı imiş sonra anladım fakat öleceği o an aklımın ucundan geçmedi, o zamana kadar birinin öldüğünü görmemiştim ki. Gidiş o gidiş bir daha dönmedi. Tam da buraya yakışacak olan şu şiir gibi bir gün her şey yerli yerini bulacak. Kış kışlığını bilirdi, adam adamlığını, tutku doluydu aşklar önceleri, ah anneanneciğim her güzel şeyden bir tane bana saklardı bir de vazgeçemediği ahretliği vardı. Babaannemi hatırlamıyorum, anlatırlar, koynunda para kesesi tatlımı tatlı torun delisi bir kadınmış. Büyükbabam çok okurdu, başöğretmendi, şehit oğluydu, otoriterdi, hem de şakacıydı, her dediğinde bir mana yatardı. Dedemin mesleri, çizgili pijaması, hala kulaklarımda meşhur kahkahası, yeleğinin sağ cebinde köstek saati vardı, esaslıydı, yakışıklı adamdı, kahverengi valizi elma kokardı. Şimdi hiç biri yok. Kış kışlığını bilirdi, adam adamlığını, tutku doluydu aşklar önceleri…

Bir gün her şey yerli yerini bulacak bence. Kurduğumuz hayaller üzerine gerçekleri kurulacak büyük bir ihtimalle. Eğer gerçekten istiyor isek ve hayatta kalabilirsek, kurduğumuz hayal üzerine gerçeği kurulacak büyük bir ihtimalle. Ben bir gün kendi toprağımda masmavi bir göğün ışığında kuyudan su çekeceğim. Ağaçların etrafını çapalayacağım, istersem türkü de söyleyeceğim. Çay kokusunda yağmur damlaları okşayacak kimi saçlarımı, yüzümü. Sönmeye yüz tuttukça kuru dallar ve ağaç kabuklarıyla harlayacağım ateşimi… Şiddetlense yağmur aldırmadan sağanağa ve çamura yürümek isteyeceğim, doymak isteyeceğim suya ve toprağa… Sonra bir zaman gelir çabucak bilirim, bir zaman,  güneşli ve sıcak hayli, topraklar kurur, çatlar hatta sonrası. Böyle bir anda yetişir dağdan inen koca dere. Kelebekler, kuşlar, börtü, böcek,  alkış, kanat, kıyamet, yürekler şen,  fıskiyeler kurulur birkaç yerde. Kıpraşır ağaçlar, gözünü kocaman açar tomurcuklar. Şlap diye daldırınca çamurunu temizlemek için lastik çizmelerimi vişnenin havuzuna yemyeşil bir kurbağa sıçrar önümden cevizin çukuruna. Çocukken daha farklıydı yüklüğe saklanıp kurduğum hayaller.  Hep bir kız olurdu çok da güzel, hem de iyi elbette, çok âşık ve hayran bana, kahramanıydım haliyle. Ben sevgilimle yüklükte, arar dururlar bulamazlardı beni saatlerce. Şimdiyse ille de toprak ve ağaç. Onlar çiçek, meyve demek, sabır, sevgi ve emek demek, ateş ve su, hayat. Bir fincan az şekerli gölgesinde, ağaç mutluluk demek.   Yer ve gök yani altımda ve üstümde, bir avuç ama benim ve bana sonsuz yani gönlümce.

İşte bu topraklarda 1920’li yıllarda Halit Ağa dimdik, kıratı vakur adımlarla evlerin önünden süzüm süzüm süzülüyor. Çeşmenin önüne geldiğinde durdu, atını bir tur kendi etrafında döndürdükten sonra ayaklarından dizlerine kadar uzanan gıcır gıcır çizmelerinin parlamasıyla hayvanın karnına topuklaması bir oldu. Acısu istikametine doğru uçuyorlardı adeta. Hep böyleymiş, ortası yokmuş ağanın, ya çok ağır, ya çok acelesi var kimse yetişemez peşinden. Dirhem kelime çıkmaz ağzından genelde ya da hoyrat, attı mı tepesi hem diliyle döver adamı, hem de eliyle, sıkıysa biri karşısında dursun, gözüne bile bakamaz kimse. Osmanlı’nın öşür ağası bastığı yeri titretiyor. Halit Ağanın babası sarayda çeşnicibaşıymış. Ağanın, dört oğlundan biri dedem Mehmet Tevfik, çok rahat, adeta sinirleri alınmış, düşününce hala kulaklarımda kahkahaları yankılanan bir adam dedem. Bunların hepsi eski adamlar, yani babam da dâhil buna, her gün sakal tıraşını olan, kravatını takıp, takım elbiselerini giyinen, güzel kokan, mis gibi adamlardı.   En büyük keyfimiz “yazları okul tatil olunca köye gitmekti” derdi babam. Köy de ne köy ama cennet böyle bir yer olsa gerek. Babam bir keresinde haşarılık yaptığını ve dedesinden okkalı bir tokat yediğini anlatmıştı bana hatta o kadar kızmış ki çocuk aklıyla dedesi ölsün istemiş. Bugün viran olan yüz yaşını çoktan devirmiş ahşap konak köyün orta yerinde, altında ahırı, karşısında samanlığı olan, yörenin en sağlam ağaçlarından yapılmış, zamanında balkonuna uzanan asmasıyla, bahçesinde her çeşitten meyve ağaçlarıyla ve yüksek konumundan ötürü yemyeşil çayırlara bakan harika manzarasıyla hala muhteşem bir yapı. Dedem ve kardeşleri, rahmetliler, hepsi de o dönemin kalburüstü adamlarıymış. Ağabeyi Ali Rıza Bey Bolu’da itibarlı biri,  avukat, o yıllarda Chp’nin milletvekili adayı. Dedem dava vekili, o zamanın koşullarında bir takım tedrisatlardan geçerek avukatlık yetkisine haiz olmuş. Başkâtip derdi ona anneannem. Keza dedemin diğer iki kardeşi Kemal Amca, Mustafa Amca iş sahibi, ileri görüşlü hepsi okkalı, kaliteli adamlar. Aşar 1925 yılında kaldırılınca Halit Ağa köyün muhtarı olmuş. Hanımı Saadet Nine ağadan despot, nüktedan bir kadın, namı diğer Güneyli Yenge bugün köyde karşılaştığım yaşı 60’ı aşmış insanların çoğunun ebesi, onları doğurtan ebe yani. Çok derinlemesine bilgilerim olmamakla beraber zaman içerisinde köyde bulunmakla daha fazla bilgi edineceğimi ümit ediyorum. Asırlık konakta hatırı sayılır misafirlerin konuk edildiğini, yörenin mahir aşçılarının ellerinden çıkma yöresel yemeklerin ikram edildiğini duydum. Saadet Nine ebesi olduğu, kendisine anamdır diyen köyden bir abimize bu konağın zamanında kendilerine 50  altına mal olduğunu söylemiş. Düşünün bu teferruatlar bile ilgimi çekiyor, genelde o kadar az bilgi var ki, ailem hakkında duyduğum zerrecik bilgiye bile balıklama atlıyorum. Babası öldükten sonra dedem haftada bir ciple kasabadan köye çıkar, annesinin, evin erzak vs. ihtiyaçlarını görürmüş ki sonraki yıllarda buna ben de şahit olmuştum. Daha önce hiç üstünde durmadığım yani aklıma gelmeyen bir şeyi fark ediyorum ya da hissediyorum demek belki de daha doğru o da şu ki, dedemin annesine olan düşkünlüğü, gamsız gibi görünen eski bir adamın anasını hiç aksatmaması. Bir de dedemin hastalığının şiddetlendiği yaşamının son günlerinde çayırları ve orada yayılan atları sayıklaması,  beni hayli şaşırtmıştı çünkü birlikte geçen zamanlarımızda bunlardan hiç bahsetmemişti.   Çocukluğumda birkaç kez gittiğim bu cennet köşe, birkaç kez rüyama girmiş gibi belli belirsiz aklımda kalmıştı. Aslında aileme, bana ait olan, yani bir parçası olduğum bu köy nedense bizlere hiçbir aidiyeti yokmuşçasına, ulaşamayacağım kadar uzak bir yurt, evet tam da bir rüya gibi yıllar yılı orada durdu.  Ve gün geldi o topraklar, o eşsiz tabiat, havası, suyu beni öylesine kendine çekti ki, bir daha da aklımdan hiç çıkmadı.  Ailemizin orada atadan kalma bir sürü tarlası, köyün içinde kocaman bahçeli zamanında konak şimdi virane bir evi olmasına rağmen sadece bana ait olmasını istediğim bir toprak aldım, benim toprağım. Şimdi oraya minik bir ev yapmak, orada huzur bulmak, ailemin geçmişinden izlere rastlamak istiyorum.  Köyüm ve toprağım, işlerimin bozulması neticesinde hayatımın buhranlı bir dönemece saptığı noktada aklıma, fikrime teselli, bir huzur oldu.

Biri öğretmen diğeri zabıt kâtibi babalarının görevleri nedeniyle bulundukları Gerede’de annemle babamın kaderleri birleşir. O yıllarda babam şehir kulübünde itibarlı kayak şampiyonu yakışıklı bir genç. Annem ise dalgalı saçları, dünya iyisi yüreğiyle, sosyal yönleri çok kuvvetli pırıl pırıl, güzel genç bir kız. Kar yolları kapayınca, kasabanın gençleri şehir kulübünde toplanır, koyu sohbetler yapılırmış. Bu esnada sıkı palavralar da uçuşurmuş ortalıkta haliyle. Söylemişti babam ama adını şu an hatırlayamıyorum işte o zatın anlattıklarını dinlerlermiş heyecanla. Hikâyelerine başlamadan peşinen sigaraları tutarmış, çaylar yudumlanırken başlarmış anlatmaya. “İstanbul’dayım altımda motor Eminönü’nden Galata köprüsüne doğru yol alırken o da nesi köprü açılmıyor mu ya Allah Bismillah deyip, bir de sigara yaktım aceleyle,  gazı verince motora havada uçarak karşıya atmışım kendimi”. Vay be, yaşa, şaşa… Konu konuyu açar askerlikten konuşulur, başlarmış yine anlatmaya. “Askerdeyim, bir tayyare verdiler”, sigaralar tazelenir, “uzatmayalım bir gün tayyareyi sildim parlattım, yorulmuşum kuyruğuna oturdum bacak bacak üstüne atıp şöyle bir dinleniyordum. O da ne havalanıyoruz, vay ananı” demiş o telaşla bir de sigara yakmış, “bir elimle yapıştım tayyarenin kuyruğuna, uçtuk, süzüldük, Acem illerinden turlayıp geri dönüp kondurdu pilot tayyareyi yerine”. Anlatılanlar bu derece uçuk yani. Annem ve babamın arkadaşları, öğretmenleri, kasabanın ileri gelenleri siyah beyaz fotoğraf karelerinde piknikler, yemekler, bayramlar, panayırlar, özel, güzel günler, çoğu rahmetli olmuş, genç ve çocuk olanlardan bazıları hala hayatta olan zamanın güzeller güzeli insanları. Kadınlar süslü, erkekler yakışıklı, kıyafetler, saçlar son derece itinalı, çocuklar neşeli. Yüzlerde zamana meydan okuyan bir gülümseme ve hepsi de çok mutlu. Bugüne göre daha sosyal, daha hareketli bir yaşam sanki. Oysa sıkıntılı bir dönem, savaştan çıkma yorgun bir dünya. Annem ve babam birbirlerini çok sevmişler, uzun bir hayat arkadaşlığına dönüşecek beraberlikleri o yıllarda başlamış, büyük ağabeyim Bolu’da 1950 yılında, küçük ağabeyim 1952’de Akçakoca’da dünyaya gelmiş.  Ve bendeniz de 1962 Ankara’da doğdum. Ve babamın can arkadaşı,  “keşke evlerimiz bir olsa da geceleri de ayrılmasak” derdik diye anlatırdı babam. “Bir yılbaşı gecesi arkadaşlarla bir aşağı bir yukarı,  bir yandan kafalar çekilirken, şapkaların üstü, omuzlar yarım metre kar, kardan adam olmuşuz hepimiz haberimiz yok, görenler tanıyamadı” demişti. Babamın can arkadaşının eşi, annemin de iyi arkadaşı olan yani, onun da iki oğlu olur fakat annemin tabiriyle güzeller güzeli hanımefendi henüz hayatının baharında bir hastalığa yakalanarak talihsiz bir şekilde ölür. Eşini tedavi ettirmek üzere Avrupa’ya götürmeye hazırlanırken karısını kaybetmenin ve iki çocuğu ile ortada kalmalarının acısıyla ne yapacağını bilemeyen babamın can arkadaşı elinde kalan uçak biletleriyle kalkıp gider.  Neye niyet neye kısmet, gidiş o gidiş. Çeşitli zorluklardan sonra orada tutunur, ticarette başarılı olur.  Yani sıkça bakla falı açtırdıkları, babama “sen angara angara”, ona da “senin kısmetin uzaklarda, dağların arkasında taaa çokkk uzaklarda” diyen meczup haklı çıkar. Babamla can arkadaşının dostluğu, arkadaşlığı gibi bir arkadaşlık ben görmedim hayatta, bağları o kadar kuvvetliydi ki, muhabbetleri bir ömre yayılmıştı. İşleri nedeniyle sıkça İstanbul’a gelir, kimi zamanda ikinci ecnebi eşiyle, mutlaka yolunu Ankara’ya düşürür biz de kalır, en güzel yemeklerle sofralar hazırlanır, bir bayram mutluluğu yaşanır, iki arkadaşın candan sohbetleri can kulağıyla dinlenir, bir kısmı babamın anlattığı hikâyeler tekrarlanır, hepimiz çok mutlu olurduk.   Can arkadaşları annemle babamı 2004 senesinde evinde misafir etti onlara her yeri gezdirmiş, dostlarıyla tanıştırmış, çok güzel zamanlar geçirmişler. Bizimkiler Türkiye’ye dönerken özenle hazırladığı duygu dolu albümü, kalpten hislerini de fotoğrafların kenarına yazıyla iliştirerek vermiş. Anılar ve güzellikler, yaşananlardan arta kalan başka bir şey değil.  Babamın bir zaman aklına düştü “aramadı uzun zamandır sakın” falan derken hastaneden aramış babamı, durumunun iyi olmadığını söylemiş. O günlerde birkaç kez görüşüp haberleştiler. En son, son nefesini vermeden babamı arayıp “ben ölüyorum Burhan” diye helalleşip, vedalaşmışlar.  Babam çok üzüldü. İsmail Amcam öldükten sonra babamın büyük bir boşluğa düştüğüne şahit olmuştum. Her gün en az bir kere görüşmeden duramazlardı biraderler ve abisini de çok severdi babam. Can arkadaşının vefatından sonra babamın ikinci kez aynı boşluğa kayışını hissettim.  Burada bir melekten daha söz etmeden geçemem, halam, hayatı roman olacak bir insan. Güzeller güzeli bir kadın ve kocası, büyük bir aşk, eniştem zamanın Amerikan artistlerinden daha yakışıklı bir adamdı, vatansever, dürüst bir öğretmendi. Halam kadar neşeli, pozitif, tatlı dilli bir insan yoktu bu dünyada. Onunla yanyana gelip de gülmemek, tüm kederleri unutup mutlu olmamak imkânsızdı, hakkaten melekti. Cennet mekânları olsun güzel insanlar, hepsini çok özlüyorum. 

Hatıralar, hatıralar, gördüğüm, görmediğim, anlatılanlar, yaşananlar hepsi kıymetli benim için. Daha fazlasını bilebilmeyi isterdim. Yazarken kolay yıllar önceye gitmek, sonra hemen bugüne dönüvermek. Fakat bir asırdan fazla bir zaman ve içinde bir sürü yaşamlar bahis edilenler. Bir gece uyunmuş, sabah kalkıldığında zamanlar zamanların, mekânlar mekânların ötesine taşınmış sanki ve günlerden bugün oluvermiş işte. Yüz sene sonra da buna benzer bir şey olacak ama o zaman torunumun çocuğunun benim hakkımda, babam hatta dedem hakkında bir fikri olabilmesi ihtimali bana anlamlı geliyor. Hayat boyu bir sürü insanın hayatını öğrendiğimiz tedrisatlardan geçiyoruz ama çoğumuz dedemizin babasını bilemiyoruz, he bu çok mu önemli? Bence önemli.  

***

Yeni bir hafta başlıyor kahve kokulu dükkânda.  Yeni bir kitaba başladım hafta sonu. Önceleri yazarın dili tuhaf gelmişti fakat okudukça alışıyor insan, gitgide elimden bırakamamaya başladım kitabı, gözlerim kapanana dek bırakamadım. Yazar derin ve çok bilgili biri, betimlemeler harika, tipler sayfadan çıkıp, yaşamaya başlayacak neredeyse. Esas adam tam bir sırnaşık, yazarın ona atfettiği üslupla okura bile sarabilir, öyle canlı. Bir diğeri ikinci karakter,  yüzü kızarık, utangaç, kalın gözlük camlarından taşan kocaman gözlerine rağmen bakamıyor kimsenin gözüne.

–Okuduğum kitaplar, tipler falan mevzu o değil tabi Can, mevzu şu zor günlerde kaçışım, kurtuluşum, dayanmak ve direnmek için hayata bir yol okumak, okumak, okumak ve sığınmak gerçek bir dosta, yani kitaplara.

-Güzel bir yol bulmuşsun işte.

-Dünyada eşi görülmemiş bir aptalım ben Can.

-Saçmalama.

-Bir vakayım aslında.

-Anlamadım, ne gibi bir vaka?

-Hiçbir derdimi söyleyemiyorum kimseye mesela.

-Söyleme veya söyle, ne yani?

-Biri bir şey istese veremem, yapamam diyemiyorum mesela.

-İnsan ne isterse onu yapar, sen de ne istiyorsan öyle davrandın, bundan sonra da canın ne istiyorsa onu yap, sadece şikâyet etme kendinden yeter, lütfen.

-Nasıl bir tipim ben sence Can?

-İyi biri.

-Sanki kendime eziyet etmeyi, zorlamayı ama çatlayana dek zorlamayı seviyorum.

-Senin bileceğin bir şey ama sence gerek var mı hiçbir şey için kendini çatlatmaya?

-Hesapsız, plansız yaşamam, olmadık zorluklara girmem feci bir şey ve aptallığımın açık bir göstergesi.

-Deme, öyle deme, olan olmuş, biten bitmiştir, önüne bak.

– Gerçi şu halim, şimdiki yani, benim en berbat halim aslında. Berbat derken, en öfkeli ve umursamaz hani.

-Yanılıyorsun, doğruyu konuşmuyorsun, hep haksızlık ama bir tek kendine, ne öfkeli ne de umursamaz olamadın sen hiçbir koşulda, hiçbir zaman.

-Son beş altı yıldır işlerim bozulduğundan beri epeyce sıkıntı çekiyorum, biliyorsun işte.

-Olabilir insanlık hali.

-Ve böyle durumlarda tahmin edileceği gibi, hiç dostu olmadığını, hiç kimsenin halin nedir diye sormadığını buna benzer hep olumsuz şeyleri düşünür insan. Aslında biraz doğru belki ama pek de alakası yoktur bana göre. İnsan kendi kaçar insanlardan ve sonra da kimse halin nedir diye sormuyor diye dert eder. Hayalperest, dünyayla baş edemeyip hayallere sarılmış geri zekâlının tekiyim ben.

-Yeter, sıkılıyorum bu suçlamalardan, bu ne acımasızlık kendi kendine, ayıp ya.

Tekrar pazartesi, doğru anahtar ve yeni bir hafta, benim için epeyce zor günü geçmiş ödemelerle dolu bir hafta. Sonraki günler, yanlış anahtar, yanlış anahtar. İşler düzelecek gibi yapıp ters gitmeye devam ediyor. Doğrudan her şey ters gidiyor da denilebilir ama beynimin sürekli dünyayı düz ve rengini her daim pembemsi gösteren kıvrımları kafadan isyan ters türs gibi kelimelere. Bu iyimserlik doğuştan bir yazgı gibi ama bu bende ki derin matematik bilgisi varken(!) her şeyi olasılıklara, olabilirliklere bağlamak bilimsel dayanağı olan bir iyimserlik hiç olmazsa. Doğanın tesadüfi gerçekliği var oldukça şans ve şansızlıktan çok matematiksel bir realiteden bahsetmek doğam benim. Tavlada gele atmak sadece olasılıklardan birinin olması, hepsi bu. Neyse mevzu bu değil.

-Mevzu bu zorlu girdabın içinden nasıl çıkacağım. Şu ana kadar kafayı bozup, yorganı kafama çekip şalteri indirmedim dünyaya daha, elimdeyse indirmem de çünkü hayat mücadeledir dedik ya, bu kadar basit.

-Güzel, anlamışsın işte.

-Sanki yaşam mektebinde öğrenmem gereken derslere girmemişim ya da o dersler kafama girmemiş olmalı ki işin sıkılığını elli yaşımdan sonra fark ediyorum. Yanlış hesaplar yaptım, daha doğrusu hiç hesap yapmadım.

-Yapsaydın be kardeşim hayat devam ediyor yap dur.

-Müzmin bir hayır diyememe hastasıydım, çok iyi niyetliydim, herkesin isteklerini yerine getirince aslında onlara mutsuzluğun kapılarını açtığımı fark edemedim.

-Hala başkalarının mutluluğu öylemi? Kendine bak kendine, sen mutlu olunca herkes olur. Ayrıca bu kadar derinliğe de gerek yok, bırak bunlarla uğraşma artık.

-Ve daha da doğrusu hayatın şöyle sağlam bir sillesini de yememiştim.

-Başladık yine, herkes nasibini alır, sen de aldın, daha ne yiyecektin.

-İşler sarpa sardı.

-Sarabilir, oluyor işte.

Anahtar yanlış. Kafam bozuluyor yine. Kahvemi içtim. Düzeleceği yok hiçbir şeyin, olmuyor, anahtar yanlış olunca olmaz zaten.

-Senin anahtarınında, dükkânınında. Şu olasılıklarının, olabilirlik,  olabilemezliklerinin de…, yok işte şansın da yok, ar ediyorsun değil mi söylemeye, söyle, söyle, konuş, küfret, bağır, çağır, nesin ya sen, insan üstü bir varlık mı? İnsan ol artık yeter, insanca tepkiler göster. Affedersin biraz çoştum.

-Seni bile çıldırttım bakJ, ne yapacağım? Yazmak istiyorum sadece.

-Yaz. Yazmışsın zaten yıllar yılı, devam.

-Ters gitmeye görsün işler.

-Gitsin ters gitsin işler ama sen artık kendine uyan.

-Kalakalırsın işte böyle. Hayallerim var gerçekleştiremiyorum, borcum var, iş yok, neler oluyor anlayamıyorum, nasıl olacak bilemiyorum Can.

-Bilemeyecek bir şey yok canım benim, tek yapacağın suçluluk duygusundan kurtulman, at onu at. Ayrıca düşün ki,  böyle bir insan olduğun için bu dünyada çok rahat ettiğin zamanlar az değildir ve yine düşün ki iç huzurun hiçbir şeye değişilmez, unutma.  Böyle olmasında, her şeyin yani, bir hayır var buna inan. Cüzdanının değil ama ruhunun kıskanılacak kadar zengin olduğunu da anla artık, anla, anla, anla olur mu?

-Anladım Can.

Günler gelip geçti. Birçok şey oldu. Yitirdiğimiz insanlar, üzücü olaylar, elem ve bolca gözyaşı. Tebessümler,  sevinçler de oldu elbette, doğanlar oldu mesela güneş gibi dünyamıza, ailemize, başka güzel şeyler de oldu. Yalnız kahkahanın nesli tükendi adeta, sahi neden eskisi kadar çok gülemiyoruz doya doya? Buna bir çare bulmalıyız, kahkahayı hatırlamaya çalışmalıyız ne yapıp edip. Netice olarak hayat devam ediyor ve hala kış, hava soğuk ama bahar gelecek biliyorum. En önemlisi bundan sonra ne yapacağımı biliyor olmak, bu rahatlatıcı bir duygu.

Benim açımdan önemli bir gelişme hayallerimin gerçekleşmeye başlaması. Belki her şeyin olduğu gibi hayallerin de gerçekleşmesi için bir eşref saati var fakat yine de hayallerini ertelememeli, üstüne gitmeli insan sanki. İçten istenir harekete geçilirse imkânsız zamanlarda bile hayallerin gerçekleşebileceğini görüyor, yaşıyorum çünkü.

***

1946-47 yılları sanırım, malum o yıllarda askerlik uzun sürüyor, büyükbabam Bilecik’de yedek subay, bölük komutanı yüzbaşıdan sonra geliyor. Aynı zamanda Bilecik-İstanbul hattının muhafız komutanı trenle sürekli gider gelirmiş. Bir gün annem hayatında hiç görmediği ve merak ettiği denizi görmek için babasına onu da götürmesi için ısrar etmiş. Kızını kıramayan büyükbabam trene mutat refakatlerinden birinde annemi de götürmüş.  Haydarpaşa’da merdivenlerden inip bir odaya girmişler. O odada işleri uzayan babasını beklerken tek başına epeyce sıkılan annemin deniz görme hayali büyük bir umutsuzluğa dönüşür. O sırada odadaki yüksekçe pencereyi fark eden annem bir sehpa bulup üzerine çıkar, yetmez bir şeyler daha bulur üstüne koyar ve parmakları üzerinde yükseldiğinde nefis bir manzara ile karşılaşır, evet annem daima bir yolunu bulur, deniz orada bütün içeriği ve ihtişamı ile durmaktadır. Uzun bir süre büyük bir mutlulukla denize bakakalan annemi o vaziyette bulan, oldukça da endişelenen büyükbabam onu alıp denizin yakınına götürür ve birlikte unutulmaz güzel bir gün geçirirler. Umut ve umutsuzluk hayatın içinde yan yana durur çoğu zaman, bir pencere, bir yol bulunur mutlaka. 

Yazan:Bekir Mutlu Gökcesu

Bu hikayenin her türlü telif hakkı yazarın kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir